Yeni Darwinizm ve Genetiğin Önem Kazanması

Günümüzde “Evrim Teorisi” veya “Darwinizm” denildiğinde akla gelen biyolojik teori, temelde Darwin’in doğal seleksiyon fikriyle genetikteki gelişmelerin bir sentezidir ki bu yaklaşım Yeni-Darwinizm (Neo-Darwinizm) olarak da anılır. Yeni-Darwinizm’in kurucularından biri olarak gösterilen Theodosius Dobzhansky, “Yeni-Darwinizm” ismi yerine “sentetik teori” (synthetic theory) ve evrimin biyolojik teorisi (biological theory of evolution) demeyi tercih ettiğini; çünkü biyolojinin genetik, sistematik, karşılaştırmalı morfoloji, fosilbilim, embriyoloji, ekoloji dallarının da konuyla ilgili olduğunu söylemektedir.[1] Birçok kişinin “modern sentez” (modern synthesis) veya “evrimci sentez” (evolutionary synthesis) deyimleriyle kastettiği de en temelde Darwinizm’in genetikle birleştirilmiş halidir.[2] Evrimi çalışan biyologlar arasında doğal seleksiyonu ön plana çıkartan seleksiyoncu (selectionism) kanada karşılık (bunlar genetik değişikliklere çok vurgu yapmaz), seleksiyona aşağı yukarı hiçbir önem atfetmeyen veya çok az önem atfeden “moleküler evrimin nötral teorisi”nin savunucuları (neutral theory of molecular evolution) da vardır.[3] Genel eğilim ise doğal seleksiyon ile mutasyonu (genetik değişiklikleri) birleştiren bir Evrim Teorisi’ni savunmaktır.

Her ne kadar Dobzhansky’nin dediği gibi “Yeni-Darwinizm” veya onun ifadesiyle “sentetik teori” biyolojinin birçok alanıyla ilgili olsa da, tüm bu alanlardaki bakış açısını değiştiren temel değişiklik genetik alanıyla ilgili olmuştur. Yeni-Darwinizm’in en önemli özelliği, sonradan kazanılan özelliklerin aktarılamayacağı konusundaki kanaattir. Embriyoloji veya geçmiş dönem fosillerinin incelenmesi üzerine yoğunlaşan Yeni-Darwinci, bir Lamarkçı’dan farklı olarak, sonradan kazanılan özelliklerin aktarılamayacağı kabulünden yola çıkarak embriyo gelişimini veya fosiller arasındaki benzerliklerin değerlendirmesini yapar. Bu temel dışında, Yeni-Darwinci olarak adlandırılan pek çok bilim insanı, birçok önemli konuda kendi aralarında anlaşmazlık içindedirler. Örneğin Edward O. Wilson ve onun gibi düşünenler, genlerimizde kodlu biyolojik yapımızın, sosyolojik yapımızı ve kültürümüzü oluşturduğu ile ilgili “sosyobiyoloji” diye anılan yaklaşımı savunmaktadırlar.[4] Diğer yandan Stephen Jay Gould ve onun gibi düşünenler, “sosyobiyoloji”yi kötü bir bilim olarak değerlendirmekte ve bu bilim dalının masalsı anlatımlarla dolu olduğunu savunmaktadırlar.[5] Yeni-Darwinizm’in genel eğilimi, canlılardaki değişimlerin genlerdeki ufak değişikliklerin (micro-mutation) birikmesiyle gerçekleştiğini iddia etmek üzerine kuruludur. Buna karşı Niles Eldredge, Stephen Jay Gould gibi Darwinci doğal seleksiyonun temel belirleyici olduğunu kabul eden biyologlar “kesintili denge” (punctuated equilibrium) teorileriyle bu ana görüşe karşı çıktılar.[6]

Yeni-Darwinizm’i benimseyenlerin içinde, birçok muhalif görüşün savunulmasına karşın, sonradan kazanılan özelliklerin aktarılamayacağı konusunda genel bir kanaat vardır. Her ne kadar sonradan kazanılan özelliklerin aktarılabileceğini hâlâ savunanlar olsa da, bunlar Yeni-Darwinci çizginin dışında etkin olmayan bir azınlıktır.[7] Bu arada, Yeni-Darwinci çizgide kalıp da, özellikle son dönemlerde, türlerin özelliklerinin oluşumunda epigenetik süreçlere (dış, çevresel süreçlerin etkisine) önem atfeden birçok biyolog da vardır. Darwin, doğal seleksiyonu temel mekanizma olarak görmesine rağmen, sonradan kazanılan özelliklerin aktarılabileceğini de savunuyordu. 1868 yılında yazdığı Evcilleflen Hayvanların ve Bitkilerin Çeflitlenmesi adlı kitabında kalıtım konusunda “pangenesis teorisi”ni savundu. Bu görüşe göre vücudun tüm organlarından gelen parçacıklar (gemmules) üreme organlarına geçiyordu. Böylece dış çevreden etkilenen organların, bu değişiklikleri üreme organlarına aktarımını açıklayan bir teori oluşturuldu.[8] Haeckel gibi Darwin’i takip eden birçok ünlü biyolog, sonradan kazanılan özelliklerin aktarılabilmesine özel önem verip savundular. Modern biyolojide, Mendel ve Weismann’ın daha önceden ortaya koydukları çalışmaların doğru olduğu ve sonradan kazanılan özelliklerin aktarılamayacağı (üreme hücreleri vücudun diğer organlarındaki değişimlerden etkilenmediklerinden) kabul edilince, Darwinizm gözden düşeceğine daha da popüler oldu. Çünkü Darwinizm’in en büyük rakibi olan Lamarckçılık bu sonuçla tamamen geçersiz oldu. Darwinizm’in en temel mekanizması olan “doğal seleksiyon” iyice ön plana çıktı. Yeni-Darwinizm, Evrim Teorisi’nin en önemli iki mekanizması olarak ileri sürülen “doğal seleksiyon” ve “sonradan kazanılan özelliklerin aktarılması”ndan, ikincisini reddederek birincisi üzerine odaklanmıştır.

Bu revizyon genetikteki gelişmelerin getirdiği bir sonuçtur. Kalıtım ile ilgili modern teorinin temel ilkeleri, Darwin ile aynı dönemde yaşayan Gregor Mendel (1822-1884) tarafından ortaya konmuştur. Mendel, bezelyelerle ilgili yaptığı deneylerini 1865 yılında yayımladı. Kendi döneminde yeterli ilgi görmeyen bu çalışmalar 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren yeniden keşfedildi. Mendel, birbirinden farklı bezelyeleri çiftleştirdi ve yeni oluşan melez bezelyelerin, çiftleştirilen bezelyelere ne kadar benzediğini gözlemledi. Bu gözlemi yaparken bezelyelerin yuvarlak veya buruşuk olması, rengi, uzun veya kısa olması gibi özelliklere yoğunlaştı. Melezleşen bezelyelerde kısalığa karşı uzunluğun, buruşukluğa karşı yuvarlaklığın, beyaza karşı mor rengin daha çok gözlendiğini tespit etti. Daha çok gözlenen bu özelliklere dominant (baskın), daha az gözlenen özelliklere ise resesif (çekinik) denir. Mendel, melezleştirdiği bezelyeleri birbirleriyle de çiftleştirince dominant özelliğin yeni oluşan melez bezelyelerde üçe bir oranına yakın bir şekilde ortaya çıktığını belirledi. Bu çalışma, canlının genotipi ile (genetik özellikleriyle) fenotipinin (dış görünüşünün) tamamen aynı olmadığını gösterir. Bireylerde, atalarından aldıkları bazı özellikler resesif olarak bulunup sonra ortaya çıkıyorsa; bu, genetikte var olan ve bireyin genetiğinde taşıyıp ilettiği bazı özelliklerin, dış görünüşünden belli olmadığı anlamını taşır. Mendel, melezleştirme yoluyla tür oluşumunu Evrim Teorisi’ne alternatif bir izah olarak değerlendiriyordu (Linnaeus son döneminde ve Buffon da melezleşme ile tür oluşumuna dikkat çekmişti). Mendel’in çalışmaları, o dönemde Darwin ve daha başka birçok biyoloğun düşündüğü şekilde, atalardan gelen özelliklerin, kan yoluyla ve birbirine karışarak yeni oluşan yavruya geçmediğini gösterdi. Özellikler atadan yavruya birbirinden ayrı, karışmayan bir şekilde geçer. Johanssen, kalıtımı sağlayan ve atalardan yavruya geçen bu parçacıklara 1911 yılında “gen” adını koydu.[9]

Weismann, 1883 yılında, üreme hücreleri vücudun diğer bölümlerinden ayrı olduğu için sonradan kazanılan özelliklerin aktarılmasının mümkün olmadığını ve “doğal seleksiyon”un evrimci yaklaşım için yeterli olduğunu ileri sürdü. Bu, kullanılan organların gelişip sonraki nesillere aktarılmasının veya kullanılmayan organların körelmiş bir şekilde sonraki nesle aktarılmasının mümkün olmadığı anlamına gelmektedir. Farelerin birçok nesil boyunca kuyruklarını kesip, sonradan oluşan farelerin de kuyruklu doğmasını bu tezine delil olarak gösterdi. Evrime bir tek doğal seleksiyonun yön verdiğini söyleyerek kendi karşıtlarının alternatif teoriler için çaba göstermesine yol açtı. Herbert Spencer, Weismann’ın görüşleri üzerine kendisinin Darwinci kampın dışında olduğunu açıkladı. Weismann’dan sonraki elli yıl onun ortaya koyduğu problemin tartışmasıyla geçti; Mendel’in yeniden keşfinde de onun ortaya koyduğu yaklaşımın önemli etkisi oldu. Weismann ilerleyen yıllarda, doğal seleksiyonun evrimi açıklamaya yeterli tek mekanizma olduğu fikrinden vazgeçti. “Tohumsal seleksiyon” fikrini benimsemeye başladı; bununla canlılarda “yönlendirilen bir çeşitliliğin” oluştuğunu, bunun sayesinde yeni organların meydana çıktığını savundu. Doğal seleksiyonun yeni organ işe yaramazsa etkin olacağını iddia ederek[10] eski çizgisini kısmen devam ettirse de, bu yaklaşımıyla eski yaklaşımından önemli şekilde farklılaştı.

Darwin’in teorisini ortaya koyduğu ilk dönemde, en yakınlarından biri olan Huxley, Darwin’in ufak değişikliklerin birikmesiyle evrimi savunmasına karşın büyük değişikliklerle (sıçramalarla) yeni türlerin oluştuğunu (saltationism) iddia etti. Mendel’in ilk dönemdeki takipçilerinden bir kısmı, mutasyonların (gendeki değişikliklerin), bir türden diğerine geçişi sağlayacak şekilde sıçramalı olduğunu savundular. Mutasyonla yeni bir türün oluşacağına dair yaklaşımı ilk olarak Hollandalı botanikçi Hugo De Vries (1848-1935), Mutation Theory (1901) adlı eserinde ileri sürdü.[11] Bazı bilim insanları, mutasyonlarla yeni türlerin oluşabileceği, doğal seleksiyon mekanizmasına ihtiyaç olmadığı görüşünü benimsediler. Bu yaklaşımı benimseyenler, Darwin için çok önemli olan, çevrenin türlerin oluşumu üzerindeki etkisi olduğu fikrini önemsemiyorlardı. Zamanla, oluşan mutasyonların bireylerde değişikliklere yol açıp hammaddeyi sağladığı, doğal seleksiyon mekanizmasının ise çevreye uyum sağlayamayan bireyler elenirken uyum sağlayanları seçtiği söylenerek, genetik ile Darwinizm arasında bir sentez oluşturuldu.

1910 yılından itibaren, hızlı üreme özelliklerinin avantajları gibi sebeplerle sirke sinekleri (Drosophila) üzerinde laboratuvar ortamında X ışını vermek gibi müdahaleler ile mutasyon deneyleri yapıldı. Mutasyonların genelde resesif (çekinik) olmakla beraber dominant da olabileceği görüldü. Yapılan deneylerde, De Vries’in beklentisine uygun şekilde, Drosophila’nın “yepyeni özelliklere sahip bir türe/cinse” dönüştüğü gözlemlenemedi.[12] (Buna karşın mutasyonların Drosophila’da sebep olduğu değişimle ilgili önemli gözlemler yapıldı.) Richard Goldschmidt gibi bazı biyologlar, ufak mutasyonların birikmesiyle yeni bir türün oluşumunu tamamen imkânsız gördükleri için, büyük bir mutasyonla yeni bir türün oluşumunu, örneğin bir sürüngenin yumurtasından bir kuş çıktığını ileri sürdüler ve “umulan canavar” (hopeful monster) teorisini savundular. Darwin dâhil birçok biyolog, böylesi “sıçramalı mutasyon” iddialarını, türlerin bağımsız yaratılışından farksız “metafizik iddialar” olarak görüp kabul etmediler.

Watson ve Crick, 1953’te, DNA’yı keşfetmeden önce, genlerin vücut hücrelerindeki değişimlerden etkilenmediği ve bu izole genlerin, yeni bireyin oluşumuna şekil verdiği konusunda genel kanı oluşmuştu. DNA’nın keşfi bu kanıyı iyice kuvvetlendirdi ve genetik bilginin DNA’larda nükleik asitlerle kodlu olduğu öğrenildi. Mutasyonlar, bu nükleik asitlerin düşmesi veya zarar görmesi gibi etkilerle açıklanmaya başlandı. DNA’nın yapısının keşfi makro-mutasyonları savunmayı güçleştirdi çünkü DNA’nın hassaslığı bu kadar büyük mutasyonları kaldıramazdı. Bu da türlerin sıçramalı mutasyonlarla oluştuğu fikrinin savunulmasını açmaza soktu.

Yeni-Darwinizm canlılardaki benzerliklerden (homoloji) evrim olduğu sonucuna dayanmaya devam etti, ama canlılardaki “homoloji” artık ortak atadan benzer genler alındığı yaklaşımıyla açıklanmaya başlandı. Bu noktada, teorinin benzerlikten evrime yükselmesine dair içeriği aynı kaldı. Haeckel’in savunduğu merdiven gibi yükselen evrimsel ağacını Yeni-Darwinistler’den neredeyse hiç savunan kalmadı. Onun yerine ortak bir atadan dallanan bir evrim ağacı kabul edildi. Yeni-Darwinistler’in içinde evrimi ateist inançlar ile birleştirip savunanlar olduğu gibi, “yaratılışçı” olduğunu söyleyip evrimi benimseyenler de oldu. Birçok bilim insanı ise dinlere veya Tanrı’ya dair fikirlerini Evrim Teorisi’nden tamamen ayırarak bu teoriyi savundu. Örneğin ünlü biyokimyacı Jacques Monod evrimin tamamen tesadüfi bir süreç olduğunu düşündü.[13] Buna karşın Yeni-Darwinizm’in kurucularından olan Theodosius Dobzhansky, Evrim Teorisi ile dinlerin çatışmadığını ve kendisinin hem yaratılışçı, hem de evrimci olduğunu söyledi.[14] Evrim Teorisi’ne en baştan beri hem teist, hem de ateist yaklaşımların olmasıyla ilgili durum Yeni-Darwinizm ile de devam etti.

[1]      Theodosius Dobzhansky, Evolution, Genetics and Man, s. 109-110.

[2]      Peter J. Bowler, Doğanın Öyküsü, s. 139.

[3]      Wen-Hsiung Li, Molecular Evolution, Sinnauer Associates Publishers, Massachusetts (1997), s. 55.

[4]      Edward O. Wilson, Heredity, (ed: Michael Ruse, ‘Philosophy of Biology’ içinde), Prentice Hall, New Jersey (1989), s. 246-252.

[5]      Stephen Jay Gould, Sociobiology and The Theory of Natural Selection, (ed: G. W. Barlow ve J. Silverberg, ‘Sociobiology : Beyond Nature / Nurture’ içinde), Westview Press, Colorado (1980), s. 257-269.

[6]      Niles Eldredge ve Stephen Jay Gould, Punctuated Equilibria: An Alternative to Phyletic Gradualism, (ed: T. J. M. Schopf, ‘Models in Paleobiology’ içinde), Freeman, San Francisco (1972).

[7]      Bir örneği için bakabilirsiniz: Mae-Wan Ho, Genetik Mühendisliği, çev: Emral Çakmak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul (1998).

[8]      Charles Darwin, The Variation of Animals and Plants Under Domestication, ed: Mark Ridley, W. W. Norton and Company, New York (1996), s. 142-174.

[9]      Christian B. Anfinsen, The Molecular Basis of Evolution, John Wiley and Sons, New York (1961), s. 16.

[10]     Peter J. Bowler, Evolution The History of an Idea, s. 239.

[11]     Theodosius Dobzhansky, Evolution, Genetics and Man, s. 82.

[12]     Theodosius Dobzhansky, Evolution, Genetics and Man, s. 83.

[13]     Jacques Monod, Rastlantı ve Zorunluluk, çev: Vehbi Hacıkadiroğlu, Dost Kitabevi, Ankara (1997), s. 17-29; 79-92; 109-115.

[14]     Theodosius Dobzhansky, Nothing in The Biology Makes Sense Except in The Light of Evolution, (ed: Connie Barlow, ‘Evolution Extended’ içinde), MIT Press, Cambridge (1994), s. 262.

 

Evrim Teorisinin Ortaya Konulduğu Dönem ve Yerdeki Paradigma
Herbert Spencer ve Evrim Teorisi

Bir Cevap Yazın