Herbert Spencer ve Evrim Teorisi

Herbert Spencer (1820-1903), “evrim” (evolution) kavramının popüler bir kavram olmasını ilk sağlayan kişidir. Darwinci çizgide Evrim Teorisi’ni savunan birçok biyolog, Evrim Teorisi’nin, her bir sonraki formun mutlak surette bir önceki formdan daha gelişmiş olması gerektiğini ileri sürmediğini (veya sürmemesi gerektiğini) söylemelerine rağmen; Evrim Teorisi, yaygın olarak “evrim”in, sürekli gelişmeyi ifade eden anlamında anlaşılmıştır. Spencer’ın Evrim Teorisi; “evrim”in, Güneş Sistemi’nden Dünyamıza, Dünyamızdan tüm canlıların bedenlerine, canlıların bedenlerinden sosyolojik yapılarına kadar gerçekleşen bir kanun olduğunu ileri sürer.[1] Spencer, her alana uyguladığı “evrim” kavramını dillere bile uygular ve dillerin, ortak ilkel bir kökenden yavaş aşamalarla evrimleştiğini savunur.[2] Çeşitli kelimelerin ve tamlamaların kökenine inerek, genel evrim kanununun dillerde nasıl rol oynadığını göstermeye çalışır.[3] Spencer, dinlerin, ilk ve temel kaynağını atalara tapınmada bulduğunu söyler ve kişisel tanrılara tapınmaya geçişi de dildeki değişimlere bağlar. Ernst Cassier, Spencer’ın bu görüşüne karşılık; “İnsan kültürünü salt bir yanılsama ürünü, sözcüklerle hokkabazlık yapma ve adlarla çocukça oynama olarak düşünmek, çok inandırıcı ve akılla bağdaşır bir varsayım değildir” der. [4]

Spencer, kendi döneminde büyük etkisi olan Newton’un fizik sistemiyle, Comte’un toplumlara evrimci yaklaşımının ve pozitivizminin etkisi altındadır. O, etkisi altında olduğu fiziksel yaklaşımdan sosyolojik yaklaşıma kadar geniş bir alanı “evrim” ile birbirine bağlamaya çalışmıştır. Diyebiliriz ki, Hegel dâhil hiçbir felsefeci, “evrim” kavramına Spencer kadar felsefelerinde merkezi bir rol vermemişlerdir. O, Hegel’in, evrimi Mutlak’ın gerçekleştirdiği tinsel bir süreç olarak açıkça tarif etmesinden de, etkisinde olduğu Comte’un pozitivizmindeki çizgisinden de ayrılır. Evrimin, bir zorunluluk olduğunu ve “Bilinemez’in, Kavranamaz Kudret”in kendisini belli etmesine yarayan bir gerçeklik olduğunu söyler. Ayrı ayrı olguların değerlendirilmesinde evrimin sentetik bir düzen içinde anlaşılacağını ve tecrübelerimizi aşan gayesel bir gerçek olduğunu belirtir.[5] Spencer’a göre, somut yorumlamaların hepsini birleştirip bütünleştiren tek gerçek; belirtileri daima değişen, ama geçmiş ve gelecek zamanda değişmez olan bir Kuvvet’i tanıyıp kabul etmektir. Bilimin de, metafiziğin de, teolojinin de kendisine gitmekte oldukları hedef böyle bir neticedir.[6]

Spencer için biyolojik Evrim Teorisi, evrensel bir “evrim” yasasının alt kümesidir. Bu yönüyle Lamarck’ın, Darwin’in ve Wallace’ın biyoloji merkezli Evrim Teorileri’nden ayrılmaktadır. Spencer’ın genel “evrim” yaklaşımında, basit ve homojen bir halden kompleks ve heterojen duruma geçiş esastır.[7] Aynı şekilde bireylerin gelişiminin de bu esas çerçevesinde oluştuğunu savunur, ünlü biyolog Wolff ve Von Baer’i takip ederek, homojen bir yumurtadan canlının değişik bölüm ve organlarının evrimleşmesini, iddiasına delil olarak gösterir.[8] Bu daha önce incelenen sıralıoluş teorisi ile ilişki kurularak Evrim Teorisi’nin savunulmasıdır.

Spencer, her ne kadar “Sosyal Darwinizm” ile özdeşleştirildiği için daha çok Darwin ile arasında bağ kuruluyorsa da, aslında o, biyolojide Lamarck’ın takipçisidir. 1852 yılında, Darwin daha Türlerin Kökeni kitabını yazmadan yedi yıl evvel, Lamarck’ın Evrim Teorisi’ni, embriyolojiden örneklerle birleştirip savundu.[9] Spencer, Lamarck’ı takip ederek, sonradan kazanılan özelliklerin aktarılmasının biyolojik evrimin temel mekanizması olduğunu söyledi. Kendisi, kalıtım ile ilgili genel bir teori ortaya süren ilk kişi olarak gösterilir. Bu yaklaşıma göre, türe özel, kendini yenileyen, fizyolojik parçacıklar çevreye cevap verme ve böylece sonradan kazanılan özellikleri aktarma yeteneğine sahiptirler.[10]

Darwin, sonradan kazanılan özelliklerin aktarılmasının, doğal seleksiyon mekanizmasının temel olduğu bir sistemde[11] yan bir mekanizma olduğunu ifade etti. Weismann, sonradan kazanılan özelliklerin aktarılamayacağını deneyleriyle gösterip sadece doğal seleksiyonun yeterli olduğunu kabul etti. Bu, aslında, Lamarck’ın Evrim Teorisi’ni yıkıyor ve Darwin’in Evrim Teorisi’ni de yaralıyordu; çünkü Darwin de bu mekanizmaya yer vermişti. Fakat diğer yandan, bu mekanizma gözden düşünce Evrim Teorisi’nin savunulması için “doğal seleksiyon” ön plana çıktı ve zamanla Darwinizm’in rakibi Lamarckçılık (biyolojik bulgular arttıkça Weismann destek kazandı) tamamen gözden düştü.

Spencer, Weismann’ın sonradan kazanılan özelliklerin aktarılamayacağı görüşüne itiraz etti ve sonradan kazanılan özellikler aktarılamıyorsa evrimin de olamayacağını söyledi. O, yeni bir yapı evrimleştiğinde, vücudun geri kalanının ona uyum sağlaması gerektiğini ve tesadüfi değişikliklerin hep beraber doğru zamanda gerçekleşmesini beklemenin mümkün olmadığını ileri sürdü. Doğal seleksiyon bir tek organdaki değişikliği açıklayabilirdi ama birbirine entegre tüm bir vücudu açıklamakta yetersizdi. Ayrıca Lamarckçılık, kullanılmayan organların toptan yok olmasını açıklayabiliyorken, doğal seleksiyon bütünüyle elenmeyi açıklamakta zorluklara sahipti. Spencer, kullanılan organların geliştiğini ve kullanılmayan organların yok olduğunu söyleyen Lamarckçılığın, evrim için açıklayıcı bir mekanizma ileri sürdüğünü düşünüyordu.[12] Aslında sosyolojik görüşünde doğal seleksiyona yer veren Spencer’ın, eğer yeterli görseydi, doğal seleksiyon merkezli bir Evrim Teorisi’ne itiraz etmesi için neden yoktu. “Doğal seleksiyon”, Spencer’ın evrimsel yaklaşımında itiraz etmediği, fakat ikinci dereceden önem verdiği bir mekanizmaydı.[13] Bu tavır Darwin’inkinin tam tersidir. Gelişen biyoloji ile Weismann’ın yaklaşımı haklı bulundu; sonradan kazanılan özellikler aktarılamıyorsa evrimin doğru olamayacağını söyleyen Spencer, Weismann’ın görüşünün biyolojiye hâkim görüş olduğunu görmeye ömrü yetmedi.

Spencer’ın Evrim Teorisi açısından bir önemi de, onun “evrim” kavramını popülarize etmesinin yanında, “en uygun olanın yaşaması” (survival of the fittest) deyimini ilk olarak kullanmasıdır. O, var olma kavgasının (struggle for existence), en uygun olanın yaşamasına (survival of the fittest) yol açtığını söylemiştir (Spencer’ın bu ifadesi ile, Nietzsche’nin Nazizm’e ve ırkçılığa yol açan üstün-insan ifadesi arasında bağlantılar kurulmuştur).[14] Darwin, Türlerin Kökeni kitabının beşinci baskısından (1869) itibaren Spencer’ın bu ifadesini kullanmaya başlamış ve günümüzde bu ifade Spencer’dan çok Darwin ile özdeşleşmiştir. Darwin, “evrim” kavramını ise ilk olarak ‹nsan›n Soyu kitabında, 1871’de, sonra 1872’de ‘Türlerin Kökeni’nin altıncı (sonuncu) baskısında kullandı.[15] Daha evvel “evrilme” (evolve) fiilini kullanıyordu ama “evrim” (evolution) kavramını kullanmamıştı. Darwin, Türlerin Kökeni kitabının sonraki baskılarında, Herbert Spencer’ın zihinsel gelişimin aşamalı oluşumuna dair fikirlerinin, gelecekteki psikoloji bilimini belirleyeceğini düşündüğünü de ekledi.[16] Ancak tüm bunlara rağmen Darwin’in, Evrim Teorisi’ni Spencer’a dayanarak oluşturduğunu söylemek hatalı olur. Her ne kadar canlıların evrim geçirdiğini Spencer daha önce söylemiş olsa da (1852), Darwin araştırmacılarının hemen hepsi, o dönemde, Darwin’in canlıların evrim geçirdiğine dair kanaatini oluşturduğu görüşündedirler. Ama her iki düşünürün birbirinden alıntıları ve birinin kullandığı kavramı sonra diğerinin de kullanması karşılıklı etkinin açık bir delilidir.

Spencer’ın günümüzdeki şöhretinin en önemli sebebi, genel evrimsel felsefesinden ve biyoloji alanındaki yaklaşımından ziyade, evrimi sosyoloji ve ahlak alanına uygulamasını ifade eden “Sosyal Darwinizm” diye anılan görüşüdür. Buna göre, doğadaki evrimsel süreçten insanlar ve toplumlar için reçeteler çıkartılır. Kitabın dinlerle ilgili bölümünde, Evrim Teorisi’nin ahlak ve sosyoloji alanına taşınması ile ilgili bu konu işlenecektir.

[1]      Herbert Spencer, İlk Prensipler, çev: Selmin Evrim, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul (1947), s. 3-22.

 

[2]      Stephen G. Alter, Darwinism and The Linguistic Image, The John Hopkins University Press, Baltimore (1999), s. 21.

[3]      Herbert Spencer, İlk Prensipler, s. 22-28.

[4]      Ernst Cassier, Devlet Efsanesi, çev: Necla Arat, Remzi Kitabevi, İstanbul (1984), s. 35-36.

[5]      Herbert Spencer, İlk Prensipler, s. 143-145.

[6]      Herbert Spencer, İlk Prensipler, s. 361.

[7]      Herbert Spencer, İlk Prensipler, s. 141-142.

[8]      Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 495.

[9]      Peter J. Bowler, Evolution The History of an Idea, s. 225.

[10]     Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 669-670.

[11]     Charles Darwin, The Origin of Species, s. 69.

[12]     Peter J. Bowler, Evolution The History of an Idea, s. 245-246.

[13]     Michael Ruse, Can A Darwinian Be A Christian, Cambridge University Press, Cambridge (2001), s. 171.

[14]     Theodosius Dobzhansky, Evolution, Genetics and Man, s. 112.

[15]     Jacques Barzun, Darwin, Marx, Wagner A Critique of A Heritage, Garden City, New York (1958), s. 38; R. B. Freeman, The Works of Charles Darwin an Annotated Bibliographical, s. 29.

[16]     Charles Darwin, Türlerin Kökeni, çev: Öner Ünalan, Onur Yayınları, Ankara (1996), s. 550.

 

Yeni Darwinizm ve Genetiğin Önem Kazanması
İnsanın Soyu, Seksüel Seleksiyon ve Duyguların İfadesi

Bir Cevap Yazın