Evrim Teorisinin Ortaya Konulduğu Dönem ve Yerdeki Paradigma

Bilimsel bilginin sosyolojik bir ortam içinde üretildiği fikrine benzer görüşler, bilgi sosyolojisi ve bilim sosyolojisi ile ilgili çalışmalarda dile getirilmiştir. Marx, Mannheim ve Durkheim bilginin toplum içinde üretildiğine dikkat çeken ünlü sosyologlardır. Durkheim ahlak, değerler, dini fikirler, hatta insan düşüncesinin temel kategorileri olan uzay ve zamanın, sosyolojik ortamdan bağımsız bir şekilde var olamayacağını göstermeye çalıştı. Fakat her üç sosyolog da bilimi, bilginin özel bir türü olarak düşünüp, bilgi sosyolojisinin -genelde- dışında tuttular.[1] Fakat daha sonra David Bloor gibi bazı sosyologlar, bilimsel bilginin nasıl üretildiğinin sorgulama dışı tutulmasına meydan okuyup, bilimsel bilgiyi de sosyolojik bir analizin objesi yapmaya uğraştılar.[2]

Bu konuyla ilgili olarak bilim felsefesi literatüründe önemli bir yeri olan Thomas Kuhn’un (1922-1996) çalışmaları, bilim felsefesine olduğu kadar, bilgi ve bilim sosyolojilerine de katkıda bulundu ve bu alanlardaki tartışmalara ivme kazandırdı.[3] Kuhn, bilimsel kanaatlerin ancak belli bir “paradigma” içinde geçerli olduğu kanaatindedir. Onun bilim felsefesindeki görüşü benimsenince, ne tümevarımcı bir şekilde bilgilerin sürekli arttığını, ne de sürekli yanlışlayarak daha sofistike bilgilere erişilebileceğini düşünmek mümkün olur. Bir paradigmaya bağlı yapılan bilimsel faaliyetin bazı dönemlerde bunalıma girdiği görünür, bu dönemlerde devrimci bir şekilde paradigma değişikliği olur. Bir paradigmanın diğer bir paradigmaya üstünlüğünü belirleyecek hiçbir objektif kriter yoktur; bu yüzden bilimsel ilerlemeden söz edilemez.[4] Kuhn’un bu görüşlerini tamamen benimsersek “ısıtma olayı ve suyun kaynaması arasında nedensel bir ilişki olduğunu” söyleyen bilimsel bir önermenin, sadece ve sadece “tek bir paradigma”nın içinde önemi olduğunu kabul etmek zorunda kalırız. Günümüzün haritacılığı ile ilkçağ haritalarını kıyasladığımızda bir ilerleme olduğunu da söyleyemeyiz, çünkü Kuhn’un sisteminde ilerlemenin objektif bir kriteri yoktur. Bu tip örnekler, bence, Kuhn’un bilime yaklaşımında önemli hatalar ve abartılar olduğunu göstermektedir. Diğer yandan, bir filozofu veya felsefeyi “kabul etmek” yerine “ondan bir şeyler öğrenmeyi” hedeflersek; Kuhn’dan öğrenilebilecekler olduğu kanaatindeyim. Kısacası Kuhncu olmadan, hatta Kuhn’un bilim felsefesinde vardığı sonuçların çoğunu reddetmeme rağmen “paradigma” kavramını kulanıyorum.

Kuhn tarafından popülerleştirilen “paradigma” kavramı, Kuhn’un ünlü kitabı Bilimsel Devrimlerin Yap›s›’nda birçok farklı anlamda kullanılmıştır. Bu yüzden bu kitapta benim “paradigma” kavramıyla neyi kastettiğimi belirtmem faydalı olacaktır. “Paradigma” kavramıyla; belli bir dönemde ve bölgede hâkim olan felsefi görüşlerin, bilimdeki anlayışların, teolojideki yaklaşımların, ekonomik koşul ve teorilerin, politik ve sosyolojik ortamın ve diğer belirleyici unsurların hepsinin bir arada oluşturduğu çerçevenin, bilimsel çalışmanın yapılış şeklini ve kabulünü etkilediklerini ifade etmeye çalışıyorum. Buna göre Evrim Teorisi; 19. yüzyılda, esas itibarıyla İngiltere’deki felsefi, bilimsel, teolojik, ekonomik, politik, sosyolojik ortamdaki “paradigma”nın içinde ortaya konulmuştur.

Evrim Teorisi’nin oluşmasında bu paradigmanın önemli olduğunu söylerken, Evrim Teorisi’nin açıklanmasının sadece ve sadece buradaki paradigmanın açıklanmasıyla mümkün olduğunu veya Kuhn gibi bilimsel bilginin yalnızca belli bir paradigma içinde önemli olduğunu veya objektif bilgi olmadığını (bir paradigmanın dışında o paradigmanın bilgisinin doğruluğu için bir kriter olmadığını) kastetmiyorum. Kuhn’un yaklaşımlarına birçok yönden katılmasam da onun, bilimsel bilgi ve ilerlemeyle ilgili epistemolojik sorunların, yani çağdaş bilim epistemolojisinin, mutlaka sosyal bir yönü de olduğunu göstermesinin çok değerli bir yaklaşım olduğu kanaatindeyim.[5] Bu yüzden Evrim Teorisi’nin nasıl bir paradigma içinde ortaya konulduğunu belirlemeye çalışacağım.

Bir teorinin sosyolojik ortamın etkisiyle de oluştuğunu söyleyerek, o teorinin objektif olmadığını (evrensel bir bilgiyi ifade etmediğini, sadece dönemindeki koşulların bilime bir yansıtılması olduğunu) söylemiyorum. Bilgi sosyolojisine dayanan bu yaklaşım, mevcut bilimsel bilgi ve teorinin neden belli bir ortamda oluştuğunu söyleyebilir ama bu teorinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Fakat bilgi sosyolojisine dayanan böylesi bir yaklaşım, doğru olmayan bir bilimsel bilgi ve teorinin neden oluştuğunu açıklayabilir. Yani yanlış olan bilimsel bir bilgi ve teorinin, neden kabul edilip ortaya konulduğunu belirlememizi sağlayabilir. Bazen aynı paradigma içinde ortaya konulan bir teori doğru, diğeri ise yanlış olabilir veya ortaya konulan bir teorinin bir bölümü doğru diğer bölümü yanlış da olabilir. En zor olan ise bir teorideki yanlış unsurların doğru unsurlara karışmış olduğu durumdur.

Evrim Teorisi’nin belli bir sosyal ortamın yansıması olduğunu, bu teorinin yanlış bir teori olduğu ve sadece belli bir paradigmanın ürünü olduğundan kabul edildiğini göstermek için vurgulayanlar olmuştur.[6] Diğer yandan, Evrim Teorisi’nin doğruluğunu kabul eden ünlü düşünürler de bu teorinin belli bir paradigmanın ürünü olduğuna dikkat çekmişlerdir ve bu yaklaşımları Evrim Teorisi’nin doğruluğunu kabul etmeleri için bir engel teşkil etmemiştir.[7] Daha önceden görüldüğü gibi hem Darwin’in hem de Wallace’ın her ikisi de Malthus’tan (iktisada yönelik bir teoriden) etkilenmişlerdir. Friedrich Nietzsche (1844-1900) Darwin’in “yaşam mücadelesi” görüşünü eleştirirken, Darwin’in doğa ile Malthus’u birbirine karıştırdığına vurgu yapar.[8] Engels ise Darwin’in teorisinin, Hobbes’un “İnsan insanın kurdudur” mantığının, Malthus’un nüfus teorisinin ve burjuvazinin ekonomideki rekabet yaklaşımının doğaya aktarımı olduğunu söyler ve ardından kapitalistlerin önce doğaya aktarılan bu görüşleri, sonra kendilerini meşrulaştırmak için tekrar topluma aktarmalarını eleştirir.[9]

Jeremy Rifkin, iktisadın en önemli düşünürlerinden Adam Smith’in (1723-1790), 1776’da yazdığı ünlü kitabı Milletlerin Zenginli€i (The Wealth of Nations) ile Darwin’in yazdıklarının arasındaki önemli benzerliklere dikkat çeker ve evrimci gelişim düşüncesini, Smith’in “işin bölümlere ayrılması” teorisinin motive ettiğini söyler. Darwin, Smith’in işbölümünün faydaları ve verimliliği artırması ile ilgili görüşlerini biyolog Milne-Edwards’dan aldı.[10]

Görüldüğü gibi Darwin’in teorisini oluşturmasında etkili olmuş paradigmanın önemli unsurlarından bir kısmı, konuyu iyi bilmeyenlerin hiç ummayacakları bir alan olan iktisat teorileridir. Bu teoriler, Darwin’in yaşadığı İngiltere’de 19. yüzyılın sosyo-ekonomik şartları ile yakından ilgili oldukları için, sırf soyut teoriler düzeyinde düşünülmemelidirler. Avrupa’nın nüfusu 1750 yılında 140 milyon olmasına karşın, bir asır sonra 266 milyona çıkmıştı. 1750 yılının İngiltere’sinde doğan her üç çocuktan ikisi beşinci yaş günlerini görememiştir.[11] Malthus’un teorisi böyle bir ortamda oluştu ve etkili oldu. Onun etkisiyle ise Darwin’in “yaşam mücadelesi” ve “doğal seleksiyon” kavramlarının zihni yapısı vücut buldu. Yarışmacı kapitalizmin oluştuğu yerde ve dönemde bulunmuş olması da Darwin’i etkilemiş olmalıdır, çünkü o dönemde kimi şirketler tekniklerini geliştiriyor, büyüyor ve etkilerini artırıyordu kimi şirketler ise batıyor ve eski meslekler yok oluyordu. Bu tabloyu saptayan ünlü evrimci biyolog John Maynard Smith, Darwin’in daha durgun olan bir feodal toplum içinde yaşamış olması halinde, doğada var olmak mücadelesinde “yarışma” ve “savaş” kavramlarına atıf yapmanın aklına gelmeyebileceğini söylemektedir.[12]

Robert Young, Darwin’in doğada da İngiliz fabrika sistemine benzer bir işbölümünün geçerli olduğunu keşfettikten sonra, doğru yolda olduğuna daha çok kanaat getirdiğini belirtir. Bu yüzden dönemin kapitalist işverenlerinden birçoğu, Darwin’in teorisini coşkuyla karşılamışlardır. Çünkü o dönem, işçilerin rahatsızlıklarının olduğu, çalışma reformu için baskı yapıldığı, işçi-işveren ilişkisinde gerilimin en üst düzeyde olduğu bir dönemdi. Burjuvazi, işbölümü sürecini makineleştiren bu yeni fabrika sistemini onaylayacak sağlam bir gerekçeye muhtaçtı. Benzer bir sürecin doğada da var olduğunu söyleyen Darwin, kapitalistlere, yönettikleri ve yararlandıkları bu ekonomik hiyerarşiye karşı işçi sınıfından gelen tehdidi savuşturmaları için bir gerekçe sunuyordu.[13] Adam Smith’in iktisat teorisinde “verimlilik için ayrışma” kavramını, Darwin kullanmıştı ve bu yaklaşım, o dönemin İngiliz sömürge emperyalizminin işine yaradı.

Darwin’in Türlerin Kökeni kitabını yazdığı yıllarda (yayımlanması: 1859), İngiliz İmparatorluğu’nun üzerinde güneşin hiç batmadığı söyleniyordu ve İngiltere dünyadaki oluşumların en önemli aktörüydü. Evrim Teorisi’ni meşrulaştırmak için sömürü düzeninden doğaya (sosyo-politik ve iktisadi düzenden doğaya) analojiler (benzetmeler) kurulurken, sömürü düzenini meşrulaştırmak için tam tersi yönde, doğadan sömürü düzenine analojiler kuruldu. Bu süreçler bilinçsiz olarak gelişmişse de teorinin kabulünde rol oynadı.[14] Adam Smith’e göre bireyler arasındaki yarışa “görünmez bir el” müdahale etmekte, ekonomik pazardaki arz ve talep, güvenilir bir tabiat kanunu tarafından düzenlenmektedir: Tanrı’nın doğayı yaratışı, bu kanunun güvenilirliğinin garantisidir; Adam Smith iktisat teorisini, böylece teolojik bir kökenle birleştirmişti.[15] Herkesin bireysel menfaatini korumasıyla üretim ve tüketim arası denge sağlanır. Darwin’in doğanın işleyişi üzerine görüşleri, ekonomideki “görünmez el” formülüyle benzeşiyordu. Darwin gerek Smith gerekse Malthus’la, toplumda olduğu gibi doğada da her bireyin kendi çıkarlarını en üst düzeye yükseltme ve sınırlı kaynaklar içinde diğerleriyle giriştiği hayat mücadelesinde ayakta kalma amacını gerçekleştirmeye çalıştığında hemfikirdi. Darwin’in temel problemi böyle bir birey eyleminin nasıl olup da bir bütün işleyiş ağı oluşturduğunu anlamaya çalışmaktı. Smith’in “bırakınız-yapsınlar” merkezli yarışmacı ekonomisi ve Malthus’un “nüfus analizi” ile kendisinin “doğal seleksiyon” teorisi arasında kurduğu paralel ilişkiyle teorisini oluşturdu.[16] Darwin, tıpkı ekonomik alanda arz ve talebi düzenleyip dengeleyen bir kanunun işlemesi gibi, doğada da dengeleyici benzer bir kanunun (doğal seleksiyonun) var olduğu sonucuna ulaştı.

Darwin, İngiliz sömürgeciliğine biyolojik bir temel sağlamıştı. O, “Farklı ırklardan iki insan karşılaşınca tıpkı iki farklı türden hayvan gibi davranırlar. Dövüşürler, birbirlerini yerler, birbirlerine zarar verirler. Ama ardından en güçlü bünyenin (yani insandaki aklın) kazanacağı daha ölümcül bir mücadele başlar… Doğal seleksiyon o kadar etkilidir ki, tüm dünyada alt ırklar üst medeniyetlerin ırkları tarafından zamanla bertaraf edileceklerdir” diyordu. İngilizler, sömürgecilik yaparken doğanın bir gereğini yerine getirdiklerini düşündükleri için eylemlerine güvenlerini tazeliyorlardı ve tabii ki bu durum teorinin ilk ortaya konulduğu ortamda benimsenmesinin kolay olmasına katkıda bulunmuştur.[17]

Darwin’in yaşam sürecinde İngiltere, Fransa ile savaştı (1808-1814) ve Napolyon 1815’te Waterloo’da yenildi. İngiltere’nin Ortadoğu ve Uzakdoğu’da savaşları vardı ve Amerika’da sivil savaş (1861-1865) oluyordu. Savaşla beraber endüstri devriminin gerçekleştiği bu çağ bazılarına göre zamanların en iyisiydi. Bazılarına göre ise zamanların en kötüsüydü; örneğin Charles Dickens ‹ki fiehrin Hikâyesi isimli eserinde bu düşünceyi ifade etti. Özellikle Waterloo Savaşı’nı takip eden yirmi yılın, İngiltere kırsal alanının en kötü dönemi olduğu söylenir.[18]

  1. yüzyılın İngiltere’si, aynı zamanda, endüstriyel ilerlemenin, vahşi kapitalizmin (Marx komünizme dair fikirlerini bu dönem İngiltere’sini gözleyerek geliştirdi), bireysel teşebbüsün serbestliğini savunan liberal görüşlerin hâkim olduğu bir yerdi. İşte böyle bir ortamda “yaşam mücadelesi” içinde “en güçlünün yaşaması” ve “güçsüzlerin elenmesi”ne dayalı “doğal seleksiyon” fikri oluştu. Darwin, Wallace ve Spencer gibi “doğal seleksiyon” fikrini ortaya koyanların hepsinin de, İngiltere’de aynı dönemde yaşamış olması ve aynı fikri (birbirlerinden bağımsız geliştirdikleri genel inançtır) ileri sürmelerini herhalde tesadüfle açıklamak çok zordur. Bu olgu, doğal seleksiyona dayalı Evrim Teorisi’nin ortaya konulduğu paradigmayı iyi tanımamız gerektiğinin önemli bir delilidir.

Darwin’in içinde yaşadığı dönemde endüstri devrimi ile beraber “ilerleme” fikri halkın her tabakasında yaygınlaşmıştı. Sosyo-ekonomik alanda ve teknolojik gelişmede gözlemlenen “ilerlemeci evrim” fikri, felsefe alanında Schelling, Hegel ve Comte gibi filozofların felsefesindeki “ilerlemeci evrim” görüşüyle birleşiyordu. Bu teori ortaya konulduğunda halkın geniş tabakalarından entelektüellerine kadar geniş bir kesimin zihninde “evrim” fikri zaten vardı. Kant-Laplace ile gök cisimlerinin oluşumunun evrimi ve Lyell gibi bilim insanlarıyla yerkürenin evrimi hakkındaki evrimsel yaklaşımlar, sosyo-ekonomi ve felsefe alanının dışında bilimde de “evrim” görüşünü yaygınlaştırmıştı. Bu da “evrim” kavramının 19. yüzyılda özellikle İngiltere’de hâkim bir kavram olmasına yol açtı. Marx ve Engels’in, tarihin evrimine ve sınıf kavgasına dayalı komünist felsefelerini bu yüzyılın İngiltere’sini (aynı paradigma içinde) gözlemleyerek geliştirmelerini de tesadüf olarak göremeyiz. Felsefe, fizik, yerbilimi, sosyoloji, iktisat, tarih gibi alanlarda ön plana çıkan “evrim” kavramı, canlıların dünyasındaki karşılığını Darwin ve Wallace gibi isimlerin çalışmalarında buldu. Evrimin mekanizması olarak görülen “doğal seleksiyon” da daha önce belirttiğimiz gibi çağın olayları, iktisat ve sosyolojisi gibi unsurlarla uyumluydu.

Evrim Teorisi’nin ortaya konulduğu dönemde, Newton fiziğinin ve felsefe ile bilimde mekanik yaklaşımın hâkimiyeti vardı. Teologların birçoğu mekanik işleyişi, Tanrı’nın yaratışındaki bir araç olarak görerek Tanrısal yaratma ile gayesellik ve mekanizm arasında uzlaşım kurmuşlardı. “Doğal seleksiyon”u ortaya ilk koyan Wallace, mekanik prensiple işleyen bir biyolojik düzen ile “tasarım” arasında bir çelişki görmedi. Diğer yandan mekanik yaklaşımı Tanrısal yaratmaya karşı gören pozitivistler, Evrim Teorisi’nin metafizik unsurları dışladığı kanaatine varıp, kendi paradigmalarının tamamlayıcısı olarak gördüler. Bunun yanında, pozitivizmin kurucusu Comte’un, Lamarck’ın Evrim Teorisi’ni bilimsel bulmayıp reddetmesi gibi olgular, gerek teolojik yaklaşımla gerekse pozitivist yaklaşımla herkesin aynı sonuçları çıkarsamadığının ilginç bir örneğidir ve acele ile genellemeler yapılmaması gerektiğini göstermektedir. Aynı paradigma içinde herkes aynı sonuçlara varmamıştır; paradigmanın yerçekimi kanunu gibi mutlak belirleyici bir fiziksel kuvveti yoktur fakat önemli belirleyici bir etkisi olduğu ve bunun da göz ardı edilmemesi gerektiği anlaşılmaktadır.

Her bilimsel çalışma bir toplumda yapılır. Bu yüzden sosyolojik ortamdan bağımsız bir bilimsel çalışma olamaz. Bilimsel çalışma yapılırken belirlenen ilkelerde de toplumun rolü vardır. Çalışmaların kabul edilip toplumsallaşmasında ise toplumun değerleri ve menfaatleri ile toplumu yönlendiren siyaset gibi kurumların etkisi vardır. Tüm bu unsurlar objektif bilgiye ulaşmak arzusunda olan bilimin önünde ciddi engellerdir. Objektif bilgi; menfaatlere, mevcut siyasete, kültüre veya peşinen kabul edilmiş ilkelere aykırı olabilir. Toplumdan soyutlanmış bilgi olamayacağı için, elde edilen bilginin objektifliğini belirlemekte birçok defa önemli zorluklar olmaktadır. Çünkü bu bilgiyi değerlendiren “biz” de toplumun bir parçası olduğumuzdan dolayı kabul edilmiş ilkeler, toplumsal kurumlar ve kültürle kuşatılmış bulunmaktayız.

Tüm bunlar, objektif bilimsel bilgiye ulaşmanın imkânsız olduğu anlamına gelmez. Bu söylenenlerden sosyolojizme gitmek isteyenler olabilir fakat bana göre bilim sosyolojisi açısından değerlendirmeleri görmezden gelmekten daha büyük bir hata varsa o da sosyolojizme gidip, bilimsel bilgileri salt sosyolojik yaklaşımla açıklayabileceğini sanma yanılgısına düşmek ve bilimlerin metodolojisinde objektifliği sağlayan yaklaşımları görmezden gelmektir. Paradigmanın, bilgiye ulaşma ve bilginin kabulünde zorlaştırıcı veya kolaylaştırıcı etkisi olduğunu, ele aldığımız bilginin kabul veya reddinin, bilginin doğruluk veya yanlışlığından ayrı olarak paradigmaya da bağlı olabileceğini göz önünde bulundurmalıyız. Bu ise bizi, bir bilgiyi (veya teoriyi) değerlendirmek için, o bilginin ortaya konulduğu paradigmayı bilmemiz gerektiği sonucuna götürür. Bu yüzden Evrim Teorisi’nin içinde yer aldığı paradigmayı ele aldım. Paradigma, bilimsel çalışmayı etkileyen tüm çerçeveyi ifade ettiği ve bu çerçevenin unsurları kendi aralarında da etkileşim içinde oldukları için, bir paradigmayı kusursuz şekilde ortaya koymakta ciddi zorluklar vardır. Özellikle biyoloji alanındaki Evrim Teorisi gibi teolojiden bilime, felsefeden sosyolojiye kadar geniş bir alanda etkisi olan bir teori söz konusuysa bu zorluk iyice artar. Bu teorinin belli bir paradigmada ortaya konulmasının yanında farklı kültürlerde, farklı ekonomik koşullarda, farklı siyasi yapılarda ve bilim açısından devrimsel değişimlerin yaşandığı iki asır boyunca geniş kabul gördüğünü de unutmamalıyız.

[1]      Steve Woolgar, Bilim İdesi Üzerine Sosyolojik Bir Deneme, çev: Hüsamettin Arslan, Paradigma, İstanbul (1999), s. 34-35.

[2]      Steve Woolgar, Bilim İdesi Üzerine Sosyolojik Bir Deneme, s. 57.

[3]      Barry Barnes, Bilimsel Bilginin Sosyolojisi, 2. baskı, çev: Hüsamettin Arslan, Vadi , Ankara (1995), s. 43-44.

[4]      Thomas S. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, s. 264-270.

[5]      Nilüfer Kuyaş, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, (Çevirmenin Sunuşu) s. 40.

[6]      Philip E. Johnson, Darwin on Trial, Intervarsity Press, Illinois (1993), s. 113-146.

[7]      John Maynard Smith, Evrim Kuramı, çev: Hüsen Portakal, Evrim Yayınevi, İstanbul (1997), s. 70.

[8]      Friedrich Nietzsche, Putların Alacakaranlığı, çev: Hüseyin Kaytan, Akyüz Kitabevi, İstanbul (1991), s. 57-58.

[9]      Karl Marx-Friedrich Engels, Selected Correspondance, çev: I. Lasker, International Publishers, London (1975), s. 302; Aktaran: Jeremy Rifkin, Darwin’in Çöküşü, s. 75.

[10]     Jeremy Rifkin, Darwin’in Çöküşü, çev: Ali Köse, Ufuk Kitapları, İstanbul (2001), s. 47-50.

[11]     Charles Urbanowicz, Charles Darwin, s. 21.

[12]     John Maynard Smith, Evrim Kuramı, s. 70.

[13]     Jeremy Rifkin, Darwin’in Çöküşü, s. 51.

[14]     Jeremy Rifkin, Darwin’in Çöküşü, s. 52-53.

[15]     Adam Smith, The Wealth of Nations, Barnes & Noble, New York (2004).

[16]     Thomas S. Kuhn, The Essential Tension, The University of Chicago Press, Chicago (1977) s. 139.

[17]     Jeremy Rifkin, Darwin’in Çöküşü, s. 53-54.

[18]     Charles Urbanowicz, Charles Darwin, s. 26.

 

Sahtekarlıkları Paradigmayla Anlamak
Yeni Darwinizm ve Genetiğin Önem Kazanması

Bir Cevap Yazın