Schelling, Hegel ve Felsefede “Evrim” Kavramının Yükselişi

Özellikle 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın tümü, felsefede “evrim” kavramının zirveye çıktığı dönemlerdir. Bunu belirtirken çok sık yapılan bir yanlışa; “evrim” kavramıyla “Evrim Teorisi”nin karıştırılmasının yanlışlığına tekrar dikkat çekmek faydalı olacaktır. “Evrim” kavramıyla aşamalı ve gelişmeci bir süreç kastedilir; bu, Schelling’de (1775-1854) doğa merkezli, Hegel’de (1770-1831) idealist ve insanlık tarihi merkezli, Marx’ta (1818-1883) materyalist ve ekonomik ilişkilerin belirlediği tarih merkezli, Darwin’de (1809-1882) bütün canlı türlerinin birbirinden oluşması (Evrim Teorisi) merkezlidir.

Felsefe tarihinde “evrim” kavramına merkezi rolü veren en ünlü felsefecinin Hegel olduğu söylenebilir. Fakat o, hiçbir yerde Evrim Teorisi’ne benzer bir yaklaşım sergilemez; türlerin birbirinden evrilmesi onun felsefesinin bir parçası değildir. Felsefede “evrim” kavramına merkezi bir rol vermek, canlı türlerinin birbirlerinden oluştuğu fikrinin (Evrim Teorisi) kabul edilmesi ile özdeşleştirilemez. “Evrim” kavramı ile “Evrim Teorisi” elbetteki ilişkilidir ama bu ilişki mutlak anlamda özdeşliği gerektirmemiştir. Aslında “evrim” kavramının bir önceki aşamadaki daha basit, daha kötü, daha aşağı durumun, bir sonraki kompleks, daha iyi, daha üst duruma geliştiğini belirten anlamı; en az karşılığını Evrim Teorisi’nde bulur. Hegel gibi idealist filozoflar, Tanrısal zihni gelişmenin arkasına koydukları için “evrimi” -neden sürekli gelişme olduğunu- temellendirebiliyorlardı. Nitekim Evrim Teorisi’ni savunan 20. yüzyılın Süreç Felsefecileri de –Hegel ile önemli benzerlikleri vardır (önemli ayrılıklarına rağmen)- evrimin, gelişme yönünde ilerleyen sürecini, Tanrı’nın bu yöndeki iradesiyle temellendirmeye çalıştılar. Marx’ın materyalist tarih anlayışında ise kapitalizm, sosyalizm ve komünizm gibi aşamaların insanların ekonomik ilişkileri sonucu oluşması ve bir kez bir aşamaya gelinince geriye dönülmemesi insan bilinci ve iradeli seçimlerle açıklanabilir. Fakat materyalist bir yaklaşımla Evrim Teorisi savunulunca, her ne kadar doğal seleksiyon gibi mekanizmalar olsa da, “gelişmek” evrimin bir yasası olmaktan çıkar. Basit tekhücreliden kompleks canlıların oluşması Evrim Teorisi ile savunulur ama birçok materyalist evrimci, bu süreci tesadüfi buldukları için canlıların daha basitlerinin daha komplekslerden de oluşabileceğini söylemişlerdir. Materyalist Evrim Teorisi anlayışlarını savunanların birçoğu, “tek yönlü gelişmeci evrime” felsefeleri gereği karşı çıkmaları gerektiğini görmüşler ve karşı çıkmışlardır. Bu yüzden materyalist Evrim Teorisi savunucularında, “evrim” kavramı, Hegel gibi felsefecilerde olduğu gibi genel ve mutlak bir yasa olamaz.

Hegel ile aynı dönemde yaşamış ve Hegel’den birkaç yaş küçük Schelling, “evrim” merkezli doğa felsefesini Hegel’den önce ileri sürmüştür. Schelling, doğanın ancak süregelmekte olan gelişimle anlaşılabileceğini söyledi. Doğa başta cansızdı, sonra bitki, sonra hayvan, sonunda insan zihni şeklinde bu birlik -doğa- kendini gösterdi.[1] Doğadaki gelişme aşama aşama gerçekleşir ve bu süreç ancak Tanrı ile anlaşılabilir.[2] Ünlü tarihçilerden Arthur Lovejoy’a göre felsefeye ilk olarak “evrimci metafizik”, daha doğrusu “evrilen Tanrı” anlayışı Schelling ile girmiştir. Bu Tanrı, evrenle birdir (monizm) ve nihai aşamada tam anlamıyla anlaşılır olacaktır. Schelling, filozof Jacobi ile tartışmasında Tanrı’nın hem ilk hem son hem Alfa hem Omega olduğunu söyleyerek “evrilen Tanrı” anlayışı ile Tanrı’nın mükemmelliğini uzlaştırmaya çalışmıştır.[3] Schelling, bilim alanında doğrudan önemli bir katkısı olmasa da Goethe gibi biyoloji alanında da önemli izleri olan birini etkilemesi;[4] Burdach, Oken, Carus, Oersted, Steffens, G. H. Schubert gibi natüralistlerin yetişmesine katkısının olması ve metafizik ile bilimin kaynaşmasını sağlayan doğa felsefesiyle felsefe açısından olduğu kadar bilim açısından da önemlidir.[5]

Hegel’in etkisi Schelling’inkinden çok daha büyük olmuştur. Hegel’in felsefesinde de “evrim” çok merkezi bir role sahipti fakat artık burada doğanın evrimi değil, insanlık tarihinin evrimi merkezdeydi. Bu evrimi gerçekleştiren; Hegel’in, kimi zaman Mutlak, kimi zaman Tin (Geist), kimi zaman Akıl dediği Tanrı’dır. Hegel’de varlık ile mantıksal olan ve Tanrısal doğa ile insansal doğa aynıdır; bu yüzden Hegel’in bilgi teorisinde “Tin” bilinç ile bilinebilir.[6]

Görülüyor ki Hegel, insan aklını, subjektif bir yargılayıcı olarak değil, objektif gerçekliğin bir kavrayıcısı olarak görmektedir. O, Kant’ın gerçekliğin bilinemeyeceği, yalnızca fenomenin bilinebileceği düşüncesine karşı çıkar:[7] Kategoriler, Kant’ın sandığı gibi sadece varlık üzerine düşünmeye değil, aynı zamanda varlığı kavramaya yararlar; çünkü varlık ile özdeştirler. Düşünce kalıbına giren formlar Tanrısal yaratmanın aşamalarıdır.[8] Tanrısal yaratma evrimsel bir süreç içinde ortaya çıkar. Hegel’in felsefesinde Tanrı evrene içkin olup, tarihin evrimsel sürecinde kendini gerçekleştirir.[9] Hegel’de, Schelling’de olduğu gibi evrene içkin bir gaye fikri vardır.

“Evrim” ile “Evrim Teorisi”nin ayırt edilmesi önemlidir ama bunun yanında felsefelerinde “evrim” kavramına merkezi bir rol verenlerin, Evrim Teorisi’ni daha kolay kabul edebildikleri de göz önünde bulundurulmalıdır. Örneğin Ernst Mayr, Almanya’daki doğa felsefecilerinin evrimci yaklaşımlarının; Darwin’in Evrim Teorisi’nin Almanya’da, diğer ülkelerde olduğundan daha kolay bir şekilde kabul edilmesini sağladığını söyler.[10] Ayrıca bu evrimci idealist bakış açısı, biyolojide canlının özelliklerinin baştan oluştuğunu söyleyen önoluşumcu görüşe karşı canlının embriyodaki evrimsel aşamalarda oluştuğunu söyleyen sıralıoluşumcu görüşün, Wolff ve Von Baer gibi önemli biyologlarca savunulmasına da etki etmiştir.[11] Daha sonra bu gelişmeler, insan embriyosundaki gelişmeleri, dünya tarihi içindeki canlılığın gelişmesinin bir özeti olarak gören anlayışın (yinelemeli oluş; recapitulation) ortaya çıkmasında da etkili oldu. Ayrıca, evrimci idealist doğa felsefecileri, Evrim Teorisi ortaya konulduktan sonra “Tanrı’nın yönlendirdiği gayesel bir Evrim Teorisi’ni” savunanlara ilham kaynağı olmuşlardır.

[1]      Bryan Maage, Felsefenin Öyküsü, s. 156-157.

[2]      Schelling, System of Transcendental Idealism, çev: Peter Heath, University of Virginia Press, Charlottesville (1993).

[3]      Arthur O. Lovejoy, The Great Chain of Being, Harper And Brothers, New York (1936).

[4]      Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 278-279.

[5]      Alfred Weber, Felsefe Tarihi, s. 344.

[6]      Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul (2004), s. 36.

[7]      Hegel, Felsefe Tarihi Dersleri, çev: Nejat Bozkurt, (‘Seçilmiş Parçalar’ içinde) Remzi Kitabevi, İstanbul (1986), s. 189-190.

[8]      Hegel, Mantık Bilimi, çev: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul (2004), s. 73-92.

[9]      Hegel, Tinin Görüngübilimi, s. 515-516.

[10]     Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 387-388.

[11]     Howard Adelmann, Marcello Malpighi and The Evolution of Embryology, Cornell University Press, New York (1966); Aktaran: Peter J. Bowler, Evolution The History of an Idea, s. 101.

 

Buffon ve Dönüşümcülük

Bir cevap yazın