Ortaçağ Hristiyan Düşüncesi ve Biyoloji

Ortaçağ Hıristiyan dünyasında, genel olarak bilimsel düşüncede de biyolojide de önemli buluşlara ve çalışmalara az rastlanır. İslam dünyasından yapılan tercümelerin ve Haçlı seferlerindeki etkileşimlerin aracılığıyla Grek ve İslam medeniyetinin felsefi-bilimsel birikiminin Hıristiyan dünyaya aktarılması ile Hıristiyan dünyada bir ivme gerçekleşmiştir.[1] Bu aktarma faaliyetinin olduğu yüzyıllarda (12. ve 13. yüzyıllar) aynı zamanda bugünkü anlamda üniversitenin temelleri, bazı Kilise mensuplarının direnmelerine rağmen atılmıştır.[2] Batı’nın genel olarak bilim anlayışının ve de konumuz açısından odaklandığımız biyolojisinin gelişimi için bu gelişme önemli bir dönüm noktası olacaktır.

Batı dünyası İslam medeniyeti üzerinden tanıştığı Aristoteles’in felsefesini ve bilimini Katolikleştirdikten sonra -bunda özellikle Thomas Aquinas’ın (1225-1274) payı önemlidir- adeta resmi görüşü olarak kabul etti. Aristoteles’in, Dünya’yı evrenin merkezi kabul eden görüşü ve diğer birçok fikri, Katolik Kilisesi’ni cezbetti ve ciddi bir tahlil yapılmadan birçok görüşü içselleştirildi. Meşhur bir hikâyeye göre bu dönemde, atların kaç dişi olduğunu merak edenler, atların ağızlarını açıp dişlerini sayacaklarına Aristoteles’in kitaplarına başvuruyorlardı.[3] Böylece ortaçağ Hıristiyan dünyasına, Katolik Kilisesi ile Aristoteles sentezi olan ve Thomas Aquinas’ın çalışmalarında en iyi şekilde temsil edilen sistem (paradigma) hâkim oldu. Aquinas’ın türleri belirli, değişmez bir sayıda gören yaklaşımının, canlılar dünyasına yönelik evrimsel bir teorinin oluşumunu uzun yıllar engellediğini ifade edenler olmuştur. Bu paradigma çok açıklayıcı gözüküyordu, fakat her türlü bilgi elde edilmiş ve iş bitirilmiş havasında sunulduğu için bilimsel bilginin gelişiminin önünü tıkamıştı. Aristoteles felsefesi kendi döneminde olmadığı kadar tartışılmaz olmuştu ve dinselleşmiş bir şekilde Katolik Kilisesi’nin himayesine girmişti. Bu, Aristoteles’in bile tahmin edemeyeceği bir sonuçtu; kendisi adeta azize, felsefi-bilimsel sistemi ise bazı düzeltmelerle dine dönüşmüştü.

Hıristiyan dünyada 13. yüzyılda yaşayan Dominik tarikatından Albertus Magnus’un (1200-1280, Thomas Aquinas’ın hocası) doğal tarih üzerine yazdığı kitap, kendinden önceki Hıristiyan medeniyetinin ve kendi asrının en ciddi biyoloji kitabıdır. O, Galenos, Hippokrates ve İslam düşünürlerinin (İbn Sina ve İbn Rüşd başta olmak üzere) fikirlerinden de yararlanmıştır. Bu kitabında yazar, Aristoteles’in derin etkisi altındadır; kendi gözlemleri de olmakla beraber, bunların çok fazla olduğu söylenemez.[4]

Bu dönemde imparator II. Frederik’in, Dominiken tarikatından Thomas Cantimpratensis’in ve Vincentius Bellovacensis’in biyoloji ile ilgili çalışmaları önemlidir ama hiçbiri Albertus Magnus’unki kadar geniş çaplı değildir.[5] Bilimsel anlamda bilinen bir keşfi olmasa da, ortaya koyduğu metodolojisinin doğa bilimlerindeki önemi sebebiyle Roger Bacon (1214-1293) da bu dönemde anılması gereken bir isimdir. O, matematiği temele alan, fakat soyut akıl yürütmenin yanı sıra gözlemden ve deneyden de yararlanan birleşik bir bilimin olması gerektiğini savundu.[6] Bu metodoloji modern bilimlerin gelişmesini sağlayan metodolojidir. Roger Bacon, bu metodolojinin, modern bilimin geliştiği Batı medeniyetine yerleşmesinde öncülük eden önemli isimlerden birisidir. O, etkisinde olduğu İslam düşünürlerine benzer şekilde, bu dünyadaki olguları bilirsek dini daha iyi anlayacağımızı savundu. Matematiği ve gözlemi daha dindar olmanın araçları olarak gördü.[7]

Bilimde gözlemin merkezi rolünün artması, biyoloji biliminin tüm dallarındaki gelişmelerin motoru hükmündedir. Coğrafi keşiflerin ve özellikle Amerika’nın ilerleyen yüzyıllarda keşfi de biyoloji açısından önemli olmuştur. Bu keşifler sayesinde biyoloji yeni materyallere kavuşmuştur. Bu bulgularla, bunları hiç görmemiş olan Aristoteles ile sınırlı kalmanın imkânı olmadığı daha iyi anlaşılmıştır. Bu durum, yeni araştırmaların yapılıp, gözlemin bilimde daha da merkezi bir role kavuşmasında etkili olmuştur.[8]

[1]      Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 76.

[2]      Bekir Karlığa, İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri, s. 193-194.

[3]      Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 78.

[4]      F. S. Bodenheimer, The History of Biology an Introduction, s. 101.

[5]      Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 79-80.

[6]      Bryan Maage, Felsefenin Öyküsü, s. 58.

[7]      John Hedley Brooke, Science and Religion, Cambridge University Press, Cambridge (1991), s. 58-59.

[8]      Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 81.

 

Kopernik - Kepler - Galile ve Kilisenin Gücünü Yitirmesi
İslam Düşünürlerinde Evrim Fikri

Bir cevap yazın