Linnaeus, Türler ve Taksonomi

“Taksonomi” Yunancada düzenleme anlamına gelen “taksis” ile yasa anlamındaki “nomos” kelimelerinin birleşiminden türemiştir ve biyolojide bu kavram canlıların sınıflandırılması için kullanılmaktadır.

Carl von Linnaeus (1707-1778) günümüzde kullanılan taksonominin babası sayılır. Her canlı varlığı iki adla sınıflandırma yöntemini ilk olarak uygulayan odur. Örneğin insan için Homo sapiens, köpek için Canis familiaris tanımlamalarının kullanılması Linnaeus’un yöntemi sebebiyledir. O, kendisinden önce kargaşa içinde olan bir alanı toparlamış, bir canlının birkaç satırla tarif edilmesine son vermiştir. En çok onun sayesinde, 18. yüzyılın ve 19. yüzyılın ilk yarısında biyolojiye taksonomik yaklaşım hâkim olmuştur.

Linnaeus’un doğa felsefesinin kalbini Tanrı’nın tasarımı oluşturur. O, Tanrı’nın, evreni insan zihninin kavrayacağı şekilde yarattığını söyledi. Linnaeus, kendisini, Tanrı’nın planını açığa çıkaran, Tanrı’nın düşüncelerinin anlaşılmasını sağlayan kişi olarak görüyordu.[1] Bu yaklaşımı, özellikle son yüzyılda, en önemli hedefin “Tanrı’nın düşüncelerini okumak” olduğunu söyleyen ünlü fizikçilerinkine benzemektedir.[2] Fakat şu farkla ki, Linnaeus bunu başardığı kanaatindeydi. O, Aristoteles’in mantığını takip ederek, varlıkla (ontic) mantığın (logic) özdeşliğini yaklaşımında temel aldı. Bu arada Aristoteles’in biyoloji alanına geçtiğinde gözlemi merkeze aldığını ve taksomonisini “kanlı-kansız” ve “kıllı-kılsız” gibi gözlemsel özelliklere dayanarak yaptığını belirtmek faydalı olacaktır.

Linnaeus canlıları âlem, filum, sınıf, takım, familya, cins, tür şeklinde sınıflandırarak her canlının doğadaki konumunu belirlemeye çalıştı. Onun sınıflandırma yöntemiyle insanın yeri şu şekilde gösterilmektedir:

Âlem:                               Hayvanlar

Filum:                              Omurgalılar

Sınıf:                                Memeliler

Takım:                             Primatlar

Familya:                          Hominidler

Cins:                                Homo

Tür:                                  Sapiens

Linnaeus, bütün türlerin en baştaki yaratılış şekillerini koruduklarını, en başta sabit sayıda tür yaratıldığını söylüyordu. O, Leibniz’in “doğada atlama olmadığı”na dair fikrini takip etmişti ve “hiyerarşik varlık merdivenleri”nde, her türün diğer iki türün arasında bir yerde yer aldığını düşünüyordu.[3] Bu aslında evrime en ters fikirdir, çünkü “varlık skalası”nda tüm yerler dolu olduğu için evrimle oluşacak yeni türe yer yoktur. Ayrıca türlerin baştaki sabitliğini muhafaza ettiğini düşünmek Evrim Teorisi ile asla bağdaştırılamaz. Bu özelliklerinden dolayı, bilim dünyasında etkili olan Linnaeus’un yaklaşımı, Evrim Teorisi’ne karşı direncin önemli bir sebebi olmuştur. Diğer yandan ilginç bir şekilde bu yaklaşımın, Evrim Teorisi’ne yol açan bir yaklaşım olduğunu da tespit edebiliriz. Linnaeus, haritadaki devletlerin sınırlarda birbirlerine değmeleri gibi bitki türlerinin birbirine bitiştiğini söylemiştir.[4] Bu yaklaşım, türleri kendi içlerinde döl oluşturma yoluyla diğer türlerden izole ederken bir yandan da bitiştiriyordu. Darwin de “varlık merdivenleri”ne canlıları dizen ve görüşüne ters bir şekilde türleri sabit sayan anlayışın “doğada atlama olmaz” ilkesine sonuna kadar sadık kaldı. Canlıları hiyerarşik bir sıraya dizmese de, her bir türü diğer iki türün arasına koyarak doğadaki devamlılığı savundu. Ama canlıları bu farklı görüşler altındaki bu şekilde dizişler, gözlemsel verilerden çok “doğada atlama olmaz” metafiziksel ilkesinin bir tezahürü olmuştur. Linnaeus’un varlıkları hiyerarşik sıralayışının başına ortak bir ata konularak ve canlıların birbirlerinden türedikleri söylenerek evrimsel gelişme açıklanmaya çalışılmıştır.

Bu noktada varlıkların hiyerarşik sıralamasının ne kadar doğru olduğunu sormak gerekir. Bal yapan arının, denizde sonar sistemi olan yunusun, uzun göç yollarını izleyen kuşların ve konuşma yeteneğiyle insanın hangi kritere göre sınıflaması yapılacaktır? Birçok canlı kendi özel becerisinde diğer tüm canlılardan daha iyidir. Bu farklı becerilere sahip canlıların hiyerarşik sırasını, kim hangi kriterle belirleyecektir ki bu canlılar “varlık merdivenleri”ne yerleştirilebilsin? Canlılar üzerine modern araştırmalar canlıların özgün yanlarını daha çok ortaya koymuştur ve bu, “hiyerarşik bir varlık merdiveni” kurmanın imkânsızlığını göstermektedir. İnsanın ve diğer birçok canlının, kendilerine has alanlarda diğer canlılara üstünlükleri vardır ve canlıların hiyerarşik sıralaması için hangi ölçüyü alırsak alalım, pek çok canlıyı birbirine göre konumlandırmak mümkün olamayacaktır. Günümüzdeki canlı sınıflamalarının hemen hepsi, canlıların hiyerarşik sınıflamasıyla ilgilenmeden, özellikle canlıları benzerliklerinden hareketle sınıflama üzerine kuruludur.

Linnaeus’un doğanın dengesinden bahsederken “yaşam mücadelesi”ni vurgulaması, Darwin’in “doğal seleksiyon” fikrinin oluşmasında kavramsal olarak arka plan oluşturmuştur.[5] Fiziksel benzerliklere göre sıralama yapan Linnaeus’un, insan ile maymunu beraber sınıflamasının da Evrim Teorisi’ndeki insan ile maymunu ortak atadan türeten anlayışı kolaylaştırdığı söylenir. Ayrıca dünyanın yaşını Usher’i takip edenlerden çok daha yüksek bulması da Evrim Teorisi’ni savunmayı kolaylaştırıcı nitelikte olmuştur.

Linnaeus’un sisteminin sorunlu bir yanı, türlerin yok olmasını mümkün görmemesidir.[6] Bulunan fosillerin birçok canlı türünün yok olduğunu göstermesi, Linnaeus’un, Tanrı’nın düşüncelerini sandığı gibi doğru okuyamadığını gösterdi. Oysa en basit gözlemle, insanların veya diğer canlıların, birçok birey canlıyı öldürdüğünü herkes gözlemleyebilmektedir; bir türün bireylerinin yok olması mümkünse, neden tüm türün yok olması mümkün olmasın? Türler de bireylerden oluşmuyor mu? Anlaşılıyor ki kendi akıl yürütme süreçleriyle ulaştığı neticeleri tüm canlılara uygulaması, biyoloji tarihinin en başarılı ve etkili simalarından biri olan Linnaeus’u yanıltmıştır.

Linnaeus’un yaklaşımında bir türün mensupları ortak özellikleri paylaşırlar, türlere içkin bu özler Tanrı tarafından yaratılmıştır. Biyoloğun görevi bu özleri bulmak ve türleri cinsleriyle (genus) tanımlamaktır.[7] Türler konusunda özcü yaklaşımı savunanlar, bu özleri değişmez ve sürekli özellikler olarak görürler. Oysa özcü yaklaşıma katılmayanlara göre türlerin ortak özellikleri varsa da bunlar, özcülüğün savunduğu gibi değişmez ve sürekli değillerdir.[8] Özcülük karşıtlarının varlık anlayışında “tür” kavramı sadece pratik faydaları açısından yararlı olsa da, canlılar dünyasında bir gerçekliğe karşılık gelmez. Linnaeus’un varlık anlayışına göre ise “türler” gerçek varlıklardır. Türlerin ontolojik statüsünün ne olduğu hâlâ tartışılmaktadır. Stephen Jay Gould’u örnek olarak verebileceğimiz birçok biyolog, türlerin sadece zihnin bir projeksiyonu olduğunu, doğa üzerine düşünmemizde taksonomik ayırımın pratik faydası olduğunu ve türlerin ontolojik açıdan gerçek varlıklarının olmadığını söyler.[9]

Douglas Medin’in yürüttüğü geniş çaplı bir araştırma, insan zihninin taksonomi ile düşündüğünü göstermektedir. Bu araştırma Amerika’nın şehirleşmiş bireylerinden Mayaların yağmur ormanlarındaki bireylerine dek geniş ve farklı bir kitleye uygulanmıştır. Buna göre tüm farklı kültürlerdeki insanların zihni, insanlar dışındaki canlıları belli “özler” temelinde türlere bölüp taksonomi yapmaktadır. Bu deneyden varılan sonuç, taksonomi yapmanın, insan zihninin gözlemlerden bağımsız, apriori bir özelliği olduğudur.[10] Bu araştırma gerçekten çok ilginçtir ama türlerin ontolojik statüsünü belirlemek için yetersizdir.

Türlerin ontolojik statüsü, özellikle tekhücrelilerin mikroskobik seviyesine inilince iyice karışır ama türlerin birçoğunun kapalı bir sistem oluşturup, kendi içlerinde üremesi ve döl verebilecek döller oluşturmaları da göz ardı edilebilecek bir husus değildir. Canlılar dünyasını anlamak için taksonominin uygulanmasının bilinen en akılcı yöntem olduğu genel kabul görmüştür. Fakat bu, Linnaeus’un taksonomisini kullanmak olarak anlaşılmamalıdır. Farklı taksonomiler oluşturmak için gayretler vardır; türlerin ontolojik gerçekliği olsun veya olmasın, taksonominin, insan zihninin doğayı anlama ve bilim yapma faaliyetindeki yararı apaçıktır.

1753 yılında Linnaeus 6000 adet bitki türü biliyordu ve bunların 10.000 kadar olduğu düşünülüyordu; 1758’de 4000 hayvan listelemişti ama onların sayısını da yine 10.000 civarında tahmin ediyordu.[11] Canlılarla ilgili sınıflama böceklerin dünyası ile ilgili keşifler arttıkça ve bu dünyadaki faaliyet ve tür çeşitliği saptanınca bayağı zorlaşmıştı; hele bir de mikroskobik canlılarla ilgili bilgiler arttıkça taksonomi yapmak iyice zorlaştı. Günümüzde ise türlerin sayısının milyonlarca olduğu bilinmektedir.

Linnaeus kendi dönemine göre büyük bir iş başardı ve yaşarken kendi fikirlerinde değişiklikler yaptı. Melezleşmenin (at ile eşekten katır oluşması gibi), türlerin hepsinin baştan sabit olup hiç değişmediği fikrine ters olduğu görülüyordu. Melezleştirme ile yeni türlerin oluşabileceğini savundu ki, bu başta ileri sürdüğü tüm türlerin sabit yaratıldığı fikrinde bir değişiklikti. Melezleşme ile yeni türlerin oluşumu, Mendel’in, Darwin’in Evrim Teorisi’ne karşı alternatif olarak ileri sürdüğü bir fikir de oldu.[12] Linnaeus’a göre melezleşme ve dış faktörler ancak türün mükemmelliğini azaltarak dejenere ediyorlardı ki;[13] bu yaklaşımı, değişimle daha kompleks varlıklar ortaya çıktığını söyleyen Evrim Teorisi’ne tersti.

[1]      Peter J. Bowler, Evolution the History of an Idea, University of California Press, Los Angeles (1984), s. 60.

[2]      Stephen W. Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, çev: Sabit Say-Murat Uraz, Doğan Kitapçılık, İstanbul (1998), s. 183.

[3]      Fairfield Osborn, From The Greeks to Darwin, s. 129.

[4]      Ernst Mayr, Toward A New Philosophy of Biology, s. 177.

[5]      Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 341.

[6]      Peter J. Bowler, Evolution the History of an Idea, s. 60.

[7]      Marc Ereshefsky, Species and the Linnean Hierarchy, s. 287.

[8]      Ernst Mayr, Toward A New Philosophy of Biology, s. 345.

[9]      Stephen Jay Gould, Full House the Spread of Excellence from Plato to Darwin, s. 39.

[10]     Scott Atran, The Universal Primacy of Generic in Folkbiological Taxonomy, (ed: Robert Wilson, ‘Species’ içinde) MIT Press, Cambridge (1999), s. 231-261.

[11]     Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 172.

[12]     Peter J. Bowler, Evolution The History of an Idea, s. 256.

[13]     Fairfield Osborn, From The Greeks to Darwin, s. 130.

 

Buffon ve Dönüşümcülük
Dünyanın Yaşı İle İlgili Tartışmalar

Bir cevap yazın