Kopernik – Kepler – Galile ve Kilisenin Gücünü Yitirmesi

Bilimsel fikirleri ortaya atanlar toplumdan yalıtılmış bireyler değildir; bilimsel aktiviteler toplumun dışında yapılmazlar. Demek ki bilimin sosyolojik ortamla bir etkileşimi vardır; bu etkileşimin bazen bilimin objektif olma idealine zarar verebilecek veya vermiş olması bu gerçekliği değiştirmez. Ortaçağ Hıristiyan toplumunda Kilise ile Aristoteles’in felsefe ve biliminin karışımı olan paradigmanın hâkim olduğunu gördük. O dönemin sosyolojik ortamında Kilise’nin gücü ve belirleyiciliği, bu paradigmanın kurulmasında ve devam ettirilmesinde en önemli faktördü. Bu paradigmanın değişmesinde ise Kilise’nin gücünü yitirmesi belirleyici olmuştur. Kilise’nin gücünü yitirmesinde, evvelden beri Kilise’yle çekişmekte olan siyasi otoritelerin Kilise’ye karşı kazandıkları başarılar ve özellikle Martin Luther ile John Calvin’in başlattıkları 16. yüzyıldaki Protestan hareketinin birçok kimsenin Katolik Kilisesi’nden kopmasına yol açması önemlidir. Fizik biliminde yaşanan gelişmeler de Kilise’nin kontrol ettiği paradigmanın delinmesinde etkili olmuştur. Bu sistemsel (paradigmal) değişimde, fizik (özellikle astronomi) motor rolü oynasa da, daha sonra bu değişimin, tüm doğa bilimlerinde ve konumuz açısından önemli olan biyolojideki etkisi önemli olmuştur.

Yunanlıların ve İslam düşünürlerinin yaptığı gözlemler, aslında çok az gözlem yapmış olan Kopernik’in (1473-1543) yeni bir evren modelini önermesinde etkili oldu. Kopernik 16. yüzyılın başında (1514) Güneş merkezli kuramının kısa bir özetini sundu. Ancak yaşamının sonlarına doğru eseri yayımlandı. Kilise başta bu kitaba karşı önemli bir tepki vermedi ama daha sonra 1616’da bu kitabın okunması yasaklandı.[1] Kopernik bu kitabında Dünya yerine Güneş’in merkez olduğu ve Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğü aksiyomlarını kabul edersek, evrendeki gök cisimlerinin hareketlerini daha iyi açıklayacağımızı söyledi.[2] Kopernik’in bu iddiası, Aristoteles’in fikirlerini resmi olarak kabul eden Kilise’nin felsefi ve bilimsel görüşlerine aykırıydı.

Kopernik’te suskun kalan Kilise asıl tepkiyi Galile’ye (1564-1642) gösterdi. Birçok kitapta bilim-din çatışmasının en önemli iki örneği olarak “Kopernik’in (ve Galile’nin) evren görüşüyle-din çatışması” ve “Darwin’in Evrim Teorisi’yle-din çatışması” gösterilir. Bu kitapların dinden kastının temelde Katolik Kilisesi olduğu ve bunun tarihsel olarak inkâr edilemeyeceği gözükmektedir. Fakat bu “din” sözcüğüyle diğer dinleri kastetmek hatalı olacağı gibi, bütün Hıristiyanları da bu çatışmanın tarafı görmek hatalı olacaktır, çünkü Kopernik-Kepler-Galile gibi bazı kitaplarda “dinin karşı cephesi” olarak konumlandırılan kişilerin hepsi inançlı Hıristiyanlardı.

  1. ve 17. yüzyıllarda gelişen bilime yön veren bilim felsefesinin bilgi kuramında, gözlem ile matematiksel veri ve modelleri kullanmak merkezi role sahipti. Buna göre kuramın matematiksel modeliyle gözlem kesinlikle uyumlu olmalıydı. Eğer değerlendirilen gözlem verileri kuramın matematiksel modeliyle uyumlu değilse, kuram tamamen değiştirilmeli veya düzeltilmeliydi. Kepler (1571-1630) söz konusu bilim anlayışının en başarılı uygulayıcılarından birisidir. Kepler, 1601’de, başarılı gözlemci Tycho Brahe’nin (1546-1601) ölümünün ardından onun vazifesine atandı. Kepler, Brahe’nin gözlem verilerinden faydalandı ve yeni gözlemler yaptı. Kendi kuramıyla Mars’ın yörüngesinin arasındaki sekiz dakikalık hata üzerine altı yıllık bir çalışma yaptı ve yörüngenin elips olduğunu bularak, daha önceki kuramında yörüngeleri dairesel kabul etmesini düzeltti.[3] Kopernik tarafından ortaya konulan evren tablosundaki bazı yanlışları düzeltti ve evrendeki oluşumları açıklayan daha güçlü bir kuram sundu. Bu, yeni bilim anlayışında kuram ve gözlemin uyumuna verilen önemi ve bu uyumun denetleyicisi olarak matematiğe verilen rolü gösteren önemli bir örnektir. Kepler, Tanrı’nın lütfu sonucunda insanın, anlayabileceği yegâne evrende yaratıldığını söyler; matematiksel bir evrende.[4] Matematiksel kesinlik, eskiden beri felsefecileri büyülemişti, bilimlerin felsefeden bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra yanlarına aldıkları en önemli dayanaklardan biri matematik olmuştur.

Kopernik’in yazıları, aslında çok fazla etkili olmamıştı ve Kilise de çok fazla dikkate almamıştı. Fakat Galile’nin de bu düşüncelere destek vermesiyle Kilise tavır koydu ve hem Kopernik’in kitabını yasakladı hem de Galile engizisyon mahkemesinde (69 yaşındayken) yargılandı. Aslında Galile dindar bir insandı. İki kızı rahibeydi, kendisi ise Kutsal Ana Kilisesi’ne bağlıydı. Kiliseye zarar verdiğini değil, onu kurtarmaya çalıştığını düşünüyordu.[5] Bu şahısların hiçbirinin Kilise ile çatışmak gibi bir niyetleri olmasa da bilimsel çabalarıyla vardıkları sonuçlar, Kilise’nin resmi görüşleriyle çatışıyordu. Onlar buldukları bilimsel sonuçların, Tanrı’nın varlığıyla ve gücüyle çelişmediğini düşünüyorlardı. Örneğin Galile, “Matematik Tanrı’nın, evreni yazdığı dildir” diyordu. Tanrı’nın yarattığı evrenin de Tanrı’nın bir kitabı olduğunu ve Tanrı’nın kitapları arasında çelişki olamayacağını vurguluyordu. Galile’nin bu görüşleri, Kilise’nin, sarsılan otoritesini kurtarmak için onu yargılayıp tecrit etmesini engellemedi.[6]

Galile, Aristoteles’in felsefe ve biliminin otorite konumunu bozdu; Aristoteles ve Ptolemaious’un (Batlamyus) Dünya merkezli evren modelini yıkacak gözlemler yapmakla kalmadı, Aristoteles’in ağır cisimlerin hafif olanlardan hızlı düştüğü gibi yanlış birçok fikrini de yaptığı deney ve gözlemlerle yanlışladı.[7]

Biyoloji açısından bu sürecin birinci önemi Kilise ve Aristoteles’in görüşlerinin bilim üzerindeki hegemonyasının kırılması ve yeni görüşlere kapıların açılmasıdır. İkincisi ise bu süreçle nicel veriler biyolojide de önem kazandı. Örneğin biyoloji tarihi açısından önemli bir yere sahip olan ve kan dolaşımını bulan William Harvey (1578-1657) nicel deney ile başarılı sonuçlar elde etti. Ayrıca aynı dönemde yaşayan Santoria (1561-1636) da fizyolojik gözlemler yaparken terazi, ısıölçer, nemölçer kullandı. Harvey, kalbin yarım saat içinde aorta pompaladığı kanın organizma içindeki toplam kan miktarından fazla olduğunu hesapladı. Biyolojide niceliksel yöntem kullanmak o dönem için alışılmamış bir yöntem olduğundan bu tip örnekler önemlidir.[8] Harvey, Galile’nin “ölçülebilineni ölçmek, ölçülemeyeni ölçülür kılmak” prensibini, biyolojiye ciddi şekilde ilk uygulayan kişi olarak gösterilir.[9] O, Francis Bacon ve Galile’nin matematiksel ve deneyci yaklaşımıyla -her ikisi de Aristotelesçi metoda muhalifti- Aristoteles’in gayeci yaklaşımını çalışmalarında birleştirmiş;[10] hep zıt metodolojiler olarak gösterilen bu yaklaşımların sentezinin mümkün olabileceğinin başarılı bir örneğini ortaya koymuştur.

  1. yüzyılın felsefecilerinden Francis Bacon (1561-1626) da savunduğu metodun doğa bilimlerini etkilemesiyle bilim tarihinde önemli bir yere sahiptir. Ünlü bilim adamları Newton ve Darwin, Bacon’ın metodolojisinin kendi çalışmalarındaki etkisini ifade etmişlerdir. O, kurtuluşu Yunan felsefesinin etkisinden kurtulmakta ve tümevarım metodunun benimsenmesinde bulmuştur. Deneysel bilimin ve metotların başlangıcı Bacon’dan önce olsa da, Bacon’ı yine de yeniçağ pozitivizminin babası olarak kabul edenler olmuştur. O, bilimsel açıklamaların gayesel açıklamalar değil nedensel açıklamalar olduğunu söyledi ve metafizik ile bilimi ayırmaya çalıştı. Yapılan deneylerde karşımıza çıkan kurama aykırı örneklerin göz ardı edilmemesi gerektiğini, kuramların bunlardan dolayı düzeltilmesi gerektiğini vurguladı.

[1]      James T. Cushing, Fizikte Felsefi Kavramlar, çev: B. Özgür Sarıoğlu, Sabancı Üniversitesi, İstanbul (2003), s. 91-92.

[2]      Nicolaus Copernicus, Gökcisimlerinin Dönüşleri Üzerine, çev: Saffet Babür, Yapı ve Kredi Yayınları, İstanbul (2002), s. 8-9.

[3]      James T. Cushing, Fizikte Felsefi Kavramlar, s. 100-101.

[4]      Alfred W. Crosby, The Measure of Reality, Cambridge University Press, Cambridge (1998), s. 126.

[5]      Hall Hellman, Büyük Çekişmeler, çev: Füsun Baytok, TÜBİTAK Yayınları, İstanbul (2001), s. 6-10.

[6]      Caner Taslaman, Big Bang ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, İstanbul (2003), s. 24.

[7]      James T. Cushing, Fizikte Felsefi Kavramlar, s. 111-115.

[8]      Jean Theodorides, Biyoloji Tarihi, s. 29-30.

[9]      Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 117.

[10]     John D. Barrow-Frank J. Tipler, The Anthropic Cosmological Principle, Oxford University Press, Oxford (1996), s. 52-53.

 

Descartes, Matematik, Mekanik Açıklama ve Gayesellik
Ortaçağ Hristiyan Düşüncesi ve Biyoloji

Bir Cevap Yazın