Kendiliğinden Türeme

Canlıların “kendiliğinden türediğini” (spontaneous generation) söyleyen anlayışa göre canlılar, başka canlıların üremesi veya bölünmesi gibi süreçler olmaksızın, cansız maddenin birleşimi sonucunda bir araya gelmişlerdir. Bu anlayışın izlerine binlerce yıl öncesinde rastlıyoruz. Örneğin Nil kıyısında yaşayanlar, kurbağaların doğrudan çamurdan oluştuklarını düşünüyorlardı. Birçok kişi arıların, sineklerin, farelerin her birinin nasıl cansız maddelerden elde edilebileceğine dair reçeteler yazacak kadar ileri gitmişlerdi. Çöpten, çamurdan türemeye inanıldığı gibi, ölmüş hayvanların vücudunun bozulması sonucunda bu leşlerden türemeye de inanılıyordu.[1] Örneğin Aristoteles, sivrisineklerin ve bitkilerin çürümekte olan maddelerden türediğine inanıyordu.[2]

Daha evvel belirtildiği gibi, her Evrim Teorisi’ne inanan ateist olmadığı gibi her ateist de Evrim Teorisi’ne inanmamıştır. Aslında 19. yüzyıldan önce Evrim Teorisi ortaya konulmadığı için bu mümkün de değildir; bunu belirtmemin sebebi, ateizm ile Evrim Teorisi’ni tamamen özdeş göstermeye çalışan yanlış bir anlayışın yaygın olmasıdır. Evrim Teorisi 19. yüzyılda ortaya konulmadan önceki ateistler çoğunlukla “kendiliğinden türeme”ye inanmışlardır. Arıların, farelerin, sineklerin kendiliğinden oluştuğu gibi, tüm canlıların buna benzer süreçlerle oluştuğunu; bu süreçlerin arkasında bilinçsiz doğanın dışında bir gücün var olmadığını savunmuşlardır. Bundan, kendiliğinden türemenin, her zaman için ateistlerin teistlere karşı savunduğu bir oluşum mekanizması olduğu anlaşılmamalıdır. Örneğin İslam felsefesinin ünlü ismi Farabi ve Hıristiyan düşüncesinin en etkili isimlerinden biri olan Saint Augustine için “kendiliğinden türeme”ye inanç bir sorun teşkil etmiyordu: Tanrı doğaya bu özelliği vermişti ve doğa yeni canlıları türetebilirdi. Teistler, bu şekilde bir yaratılışa inandıkları zaman, bunu Tanrı’nın baştan düzenlemesinin bir neticesi olarak algılıyorlar ve bu sürecin arkasında Tanrı’nın kudret ve bilincini kabul ediyorlardı. Nasıl Tanrı bir kiraz ağacına kirazın oluşmasıyla ilgili özellikleri bahşetmişse ve bu ağaçtan kirazlar çıkıyorsa; kendiliğinden türeme ile canlıların oluştuğuna inanan teistler, aynı şekilde, bataklıklardan sivrisineklerin veya leşlerden birtakım böceklerin üreyebileceğini düşündüler. Teistler için kendiliğinden türemeye yol açan hammadde ve kanunlar, Tanrı’nın elinde “araçsal sebepler”di ve Tanrı tüm düzenin ve yaratılışın ardındaki “Gerçek Sebep” idi.

Mikroskobun icadıyla kendiliğinden türeme ile ilgili tartışmalar yeni bir boyut kazandı. Artık hiç kimse arılar veya sinekler gibi böceklerin kendiliğinden türediğini savunamaz duruma geldi. Fakat Leeuwenhoek’in mikroskopla yaptığı incelemeler sonucunda gözle görülemeyen birçok küçük canlının varlığı anlaşıldı. Bu sefer, bu canlıların kendiliğinden türediği savunulmaya başlandı.[3] Francesco Redi (1626-1697), çürümüş etin bulunduğu kapları tülle örttü ve böceklerin ete yumurtlamasını önledi; bu deneyle çürümüş etten kurtçuklar çıktığını söyleyen kendiliğinden türeme anlayışı önemli bir darbe yedi. Bu tip deneyler canlı ile cansız arasındaki ayırımın sanıldığından büyük olduğunu ve Aristoteles’in ve diğerlerinin, böceklerin cansız maddeden kendiliğinden türediğine dair yaklaşımının yanlışlığını ortaya koydu.[4] Bu deneyden sonra tekhücreli mikroskobik canlıların kendiliğinden türediğini savunanlar olduysa da bir daha gözle görülebilen büyüklükteki canlıların kendiliğinden oluştuğunu savunmak mümkün olmadı.

İrlandalı rahip Turberville Needham (1713-1781), ağzını özenle kapattığı bir kaba et suyu koyarak içinde bulunabilecek tohumları öldürmek için yarım saat süreyle ısıttı; ne var ki bu önleme karşın, deney sıvısı içinde hızla çok sayıda hayvancığın ürediğini gözledi.[5] Bu deney, Francisco Redi’nin evvelki deneyine rağmen mikro organizmalar için kendiliğinden türemeyi mümkün görenleri destekledi.

Diğer yandan modern biyolojinin kurucularından sayılan rahip Lazzaro Spallanzani’nin (1729-1799) yaptığı deney Needham’ın yanlışlığını ortaya koydu. Spallanzani, eğer Needham’ın deneyi tekrarlandığında sıvı çok daha yüksek derecede ısıtılırsa ve kabın ağzı iyice kapatılırsa mikro organizmaların sıvıya doluşamayacağını gösterdi. Spallanzani “kendiliğinden türeme” fikrini yaptığı deneylerle gözden düşürmesinin yanında, kurbağalar ve yarasalar üzerine çalışmaları, solunum sistemine getirdiği açıklamalar, üremenin ve sindirimin anlaşılmasına katkılarıyla da biyoloji bilimi açısından önemli bir yere sahiptir.[6]

[1]      Elizabeth Gasking, Investigations into Generations, Hutchinson and Co Publishers, London (1967), s. 18.

[2]      Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 430.

[3]      Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 321.

[4]      F. S. Bodenheimer, The History of Biology an Introduction, s. 122.

[5]      Jean Theodorides, Biyoloji Tarihi, s. 52.

[6]      F. S. Bodenheimer, The History of Biology an Introduction, s. 123-124.

 

Önoluş ve Sıralıoluş
Mikroskobun İcadının Biyoloji ve Felsefeye Etkisi

Bir Cevap Yazın