Eski Yunan Medeniyetinin İlk Filozofları ve Evrim

Mısır, Fenike (Filistin, İsrail, Lübnan), Anadolu, Ege adaları ve Yunanistan’la çevrelenen Doğu Akdeniz’de deniz ticaretinin hayli yaygın boyutta yapılmaya başlaması sonucu mal ve ürün ticareti gelişmiş, ayrıca farklı yörelerdeki insanların farklı gelenek, görenek, görüş, düşünce ve inançlarıyla karşılaşılmıştır. Kavramlarla düşünme ve soyutlama becerisinin bu bölgede hızla filizlenip yayılmasında, farklı kültür değerlerinin harmanlanmasına yol açan bu iletişim ortamı etkili olmuştur.[1] Bilinen ilk felsefeci olan Miletli Thales (MÖ 6. yy); tüccar, devlet adamı, mühendis ve matematikçiydi. Thales, evrenin temel hammaddesinin su olduğunu söyledi, buna göre evrendeki canlı-cansız tüm varlıklar suyun değişime uğramasıyla oluşmuştur. Evrenin hammaddesinin ne veya neler olduğu Eski Yunan’ın ilk dönem filozoflarının en önemli tartışma konusu olmuştur. İyonya filozofları, günümüzdeki anlamında bilim insanları olarak nitelenemezler, çünkü deney ve sistematik gözlem, onların çalışmalarında önemli bir yere sahip değildi. Fakat geleneksel öğretileri bir kenara bırakarak ve kendi akıl yürütmelerine dayanarak evreni anlamaya çalışmış olmaları önemlidir. Aklın mitolojik düşüncenin esaretinden kurtulması, bilimsel ve felsefi düşüncenin gelişmesindeki en önemli aşamalardan birisi olarak kabul edilmektedir.

Thales, biyoloji ve canlılar dünyasıyla pek ilgilenmemiştir. Fakat onun talebesi Anaximander (MÖ 610-546 civarı) hem canlılar dünyasıyla ilgili ilginç açıklamalar yapmış hem de evrenin temel hammaddesinin “apeiron” olduğunu söyleyerek hocasına muhalefet etmiştir. Anaximander, ilk hayvanların suda oluştuğunu ve bunların büyüyünce kuru alanlara göç ettiğini söylemiştir. Canlılarla ilgili fikirlerinden dolayı Anaximander’in evrimci görüşleri ilk kez dile getiren kişi olduğunu ifade edenler olmuştur. Bu görüşleri, -Ernst Mayr’ın da dediği gibi- Evrim Teorisi’nin önceden sezinlenmesi olarak görmemek gerekir.[2] Anaximander’in çalışmalarını yakından incelediğimizde, onların, modern bilimden çok mitolojiye benzediklerini görürüz.[3] Evrim Teorisi’nin günümüzde anlatılan şekli, tarih boyunca yapılan açıklamaların bazılarıyla elbette ortak noktalara sahiptir. Fakat birkaç cümlelik bir anlatımı günümüzün Evrim Teorisi ile karıştırmamak gerekir. Bazıları, kurbağanın prense dönüşmesiyle ilgili hikâyeyi, neredeyse Evrim Teorisi’nin önceden sezinlenmesi olarak görme eğilimindedirler.

Empedokles (MÖ 492-432) canlıların orijini ile ilgili çok uçuk bir teori ortaya atmıştır: Ona göre önce vücudun bazı parçaları ortaya çıkmıştır; gövdesiz baş veya gözsüz kafa gibi. Mükemmel form bulunana kadar bu böyle devam etmiş ve ucubeler yok olmuştur. Ernst Mayr, bu yaklaşımı, doğal seleksiyonun öncüsü kabul etmenin saçma olduğunu söyler. Çünkü Empedokles’in anlatımında doğal seleksiyon; ne birbirlerini tamamlayan parçaları bir araya getirmekte bir mekanizma olarak işin içine sokulur, ne de mükemmel olmayan parçaları eleyen bir mekanizma olarak ele alınır. Mayr’a göre Empedokles, iki başlı dana gibi bazı canavarların varlığını ileri sürmek için teorisini bir öneri olarak ortaya atıyordu.[4] Modern evrimci kuram, gelişmenin daha çok, daha basit formların sürekli bir şekilde farklılaşması sonucu ortaya çıktığını söylediği halde; Empedoklesçi kuram, bu gelişmeyi daha çok başka cinsten formların birbirleriyle birleşmesinde görmekteydi.[5]

İyonyalı filozoflardan Anaximandros’un talebesi Anaximenes’in (MÖ 585-525 civarı) ve Apollonlu Diogenes’in (MÖ 435’ler civarı) çalışmaları da dikkat çekmiştir. Örneğin Diogenes’in çalışmaları bilinen en eski anatomi çalışmalarından birisidir.[6] Eski Yunan’da yapılan bu çalışmaların önemi evrenin neden-sonuç ilişkileri içerisinde açıklanmaya çalışılması, akılcı yaklaşımın temel olması ve mitolojik göndermelerin ve geleneğin otoritesinin, tamamen yok olmasa da gittikçe azalmasıdır. Bu özelliklerden dolayı Eski Yunan’ın ilk dönem filozoflarının günümüze göre çok safça olan yaklaşımları bile değerli kabul edilmiştir. Ayrıca bu düşünme ve fikir ileri sürme sürecinin bir diyalektiği vardı. Talebe rahatlıkla hocasının fikrine muhalefet edebilmişti; bu diyalektik süreç, ilkel bazı girişimlerin süreç sonunda gelişmesini sağlamıştır. Fakat bu dönemde Hippokrates’in (MÖ 460-370 civarı) okulu dışında gözlem ve deneye yeterli önemin verildiğine pek rastlanmaz. Onun çalışmalarını Herophilus, Erasistratus ve de özellikle Galen geliştirmiştir. Daha sonra bu çalışmalar, Rönesans döneminde anatomi ve fizyolojinin yeniden canlanmasında temel oluşturmuştur. Bu çalışmalarda genelde felsefi akıl yürütmeler, deney ve gözleme göre ön planda olmuştur.

[1]      A. Osman Gürel, Doğa Bilimleri Tarihi, İmge Kitabevi, Ankara (2001), s. 59-60.

[2]      Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, The Belknap Press of Harvard University Press, Cambridge (1982), s. 301-302.

[3]      Fairfield Osborn, From the Greeks to Darwin, Macmillan and Co., USA (1899), s. 33-35.

[4]      Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 302.

[5]      Friedrich Albert Lange, Materyalizmin Tarihi ve Günümüzdeki Anlamının Eleştirisi 1, çev: Ahmet Arslan, Sosyal Yayınları, İstanbul (1998), s. 52.

[6]      Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 13.

 

Atomcu Görüş ve Evrim
Tarihin Eski Dönemleri ve Evrim

Bir cevap yazın