Ana Sayfa


EVRÝM TEORÝSÝ’NÝN DEÐERLENDÝRÝLMESÝ

BÖLÜM TANITIMI

Buraya kadar Evrim Teorisi ile ilgili bilimsel, felsefî ve teolojik tartýþmalarýn tarihsel arka planýný, bu teorinin ortaya konma sürecini ve ileri sürdüðü iddialarýný göstermeye çalýþtým. Bu bölümde ise Evrim Teorisi’nin, bilimselliðin kriterlerini ne kadar karþýladýðýný inceleyeceðim. Bunun için doða bilimlerinde ve bilim felsefesinde ileri sürülen gözlemlenebilme, öngörü gücü, yasalara sahip olma, matematiksel betimleme yeteneði, yanlýþlanabilirlik, rakip teorilere üstünlük saðlama gibi çeþitli kriterler açýsýndan bu teorinin deðerlendirmesini yapacaðým. Bunlarla beraber, Evrim Teorisi’nin doðal seleksiyon ve mutasyon gibi mekanizmalarýnýn yepyeni özelliklere sahip türlerin oluþumunu açýklayýp açýklayamayacaðýný tartýþacaðým. Ayrýca embriyoloji, moleküler biyoloji, homoloji ve fosilbilimi gibi alanlar açýsýndan bu teoriyi ele alýp irdeleyeceðim.

Bu bölümde cevabýný bulabileceðiniz bazý sorular þunlardýr: Evrim Teorisi bilim felsefesi alanýnda ortaya konan bilimsellik ölçütlerini ne kadar karþýlamaktadýr? Doðal seleksiyon canlýlarda yeni özelliklerin ortaya çýkýþýný açýklayabilir mi? Ispinoz kuþlarý veya pulkanatlý güveler Evrim Teorisi’nin delilleri olabilir mi? Yapýlan laboratuvar deneyleri, mutasyonlarla yeni özelliklere sahip türlerin oluþtuðunu desteklemekte midir? Evrim Teorisi’nin yasalarý var mýdýr? Evrim Teorisi’ne dayanarak öngörüde bulunulabilir mi? Evrim Teorisi yanlýþlanmaya açýk bir teori midir? Evrim Teorisi’nin rakip teorilere üstünlüðünü gösterecek bilimsel bir düzenek kurmak mümkün müdür? Evrim Teorisi’nin mutlak bir gerçek olarak sunulmasý Thomas Kuhn’un ‘paradigma’ görüþü ile açýklanabilir mi? Big Bang Teorisi ile Evrim Teorisi’nin bilimsel ölçütlere uymaktaki baþarýlarý arasýnda fark var mýdýr? Canlýlardaki benzerlikler ile Evrim Teorisi temellendirilebilir mi? Fosiller Evrim Teorisi hakkýnda ne söylemektedir? Fosil-olasýlýk ikilemi nedir? Evrim Teorisi olmadan bilim olur mu?

BÝLÝMSELLÝÐÝN KRÝTERLERÝ, BACONCI ÝLKELER VE EVRÝM TEORÝSÝ

Evrim Teorisi’nin, kendisinin dýþýndaki yaklaþýmlardan daha doðru olup olmadýðýný anlamak için, onu, diðer görüþlerden ayýrt eden unsurlarýn neler olduðunu iyice tespit etmek gerekmektedir. Evrim Teorisi’nde, kendiliðinden türeyen basit bir canlýdan veya canlýlardan diðer bütün canlýlarýn; bir canlý formunun diðerine deðiþmesi yoluyla oluþtuðu savunulmaktadýr. Burada altý çizilmesi gerekli nokta, Evrim Teorisi’nin, istisnasýz bütün türlerin, baþka bir türden oluþtuðunu iddia etmesidir. Türlerin tamamen sabit olup hiç deðiþmedikleri fikri özellikle Linnaeus ve takipçileri tarafýndan savunulmuþtur. Buffon, Linnaeus’un düþündüðünden daha az sayýda kökensel türün baþta yaratýldýðýný, diðer türlerin bu türlerden deðiþerek oluþtuklarýný söyledi. Mendel ise melezleþme yoluyla yeni türlerin oluþumunu Evrim Teorisi’nin alternatifi olarak gördü. Evrim Teorisi’ne karþýt fikirleri savunan biyolojinin bu en ünlü isimlerinin görüþlerine karþý, bu teorinin doðruluðunu göstermek için türlerin sabit olmadýðýný, türlerde bazý deðiþiklikler bulunduðunu göstermek yetmeyecektir. Fakat bir türden diðerine deðiþim olurken, kanadý olmayan bir sürüngenin kanadýnýn çýkýp da yeni bir tür oluþtuðu veya memeli olmayan bir canlýnýn memeli baþka bir türe dönüþtüðü gösterilebilirse; Evrim Teorisi’nin diðer görüþlere göre daha üstün olduðu ispatlanabilir. Görüldüðü gibi bir türün içinde farklýlýklar olmasý, hatta birbirine çok yakýn iki türün ortak bir atadan veya atalardan melezleþme veya deðiþim yoluyla oluþtuðunun iddia edilmesi; Evrim Teorisi’ni savunanlarý diðer görüþlerin sahiplerinden ayýrt eden özellik deðildir. Canlýlar dünyasýnda küçük deðiþimlerin (mikro mutasyonlarýn) gözlenmesinin Evrim Teorisi’nin delili olduðu söylenemez; ancak bir türden önemli ölçüde farklý bir türe, cinse, familyaya veya takýma geçiþi saðlayacak büyük deðiþimlerin oluþtuðu; bunun gerek bir anda gerekse küçük deðiþimlerin birikmesiyle mümkün olduðu gösterilebilirse, Evrim Teorisi’ni diðer görüþlerden ayýrt eden iddialarýnýn delilinin bulunduðu söylenebilir.

Darwin’in hayvan yetiþtiricileriyle ilgili gözlemleri Evrim Teorisi’nin ayýrt edici bir delilini sunmaz.1 Çünkü hayvan yetiþtiricileri, daha çok süt veren bir ineðin veya daha iri bir koyunun nasýl yetiþtirildiðini gösterebilmelerine karþýn yeni bir hayvan türünün oluþumunu gerçekleþtirememiþlerdir. Ayný þekilde yeni Darwincilerin üzerinde en çok deney gerçekleþtirdikleri sirke sineði (Drosophila) ile ilgili deneylerde de yeni bir cins elde edilememiþtir.2

Yeni bir cinsin oluþumuna dair bir gözlemin olmadýðýný, Evrim Teorisi’nin en önemli teorisyenleri de kabul ederler: Yeni bir cinsin oluþumu uzun tarihsel bir süreci gerektirdiði için, bunun gözlemlenmesinin mümkün olmadýðýný söylerler.3 Teori adýna dile getirilen bu savunma, yeni türlerin veya türlerin altýnda birleþtiði cinslerin, familyalarýn, takýmlarýn oluþumunun gözlemle-nememesinin teoriyi yanlýþlamak için yeterli sebep olmadýðýnýn dile getirilmesinden öteye geçememektedir. Oysa Evrim Teorisi’nin, Mendel veya Buffon gibi biyologlarýn ileri sürdüðü alternatiflerden daha tutarlý olduðunun iddia edilebilmesi için muhakkak farklý yeni türlerin, cinslerin, familyalarýn diðer türlerin deðiþmesi sonucu oluþabildiðine dair delile ihtiyaç vardýr. Çünkü Evrim Teorisi’ni, kendisinin dýþýndaki canlýlarýn orijinine yönelik biyolojik yaklaþýmlardan ayýrt eden nokta budur. Evrim Teorisi’nin bilimsel kriterlere uyan bir teori olmasý için, onun yanlýþlanamayacaðýný söylemek yetmez, önemli olan bu teorinin ayýrt edici iddialarýný doðrulayan olgularý göstermektir. “Andromeda galaksisinde zürafalar yaþamaktadýr” diye bir önerme kurarsak bu önermeyi de kimse yanlýþlayamaz; oysa bu önermenin bilimsel kriterlere uygun olmasý için yanlýþlanamaz olmasý yetmez, bu önermeyi destekleyecek delillere ihtiyacýmýz vardýr. Bu yüzden, Ernst Mayr’ýn, Evrim Teorisi’ni savunmak için; evrimin uzun bir süreçte gerçekleþtiði için gözlenemeyeceðini söylemesi, bu teorinin olgusal destekten yoksun olduðunun bir itirafý olarak anlaþýlmalýdýr.

Charles Darwin, tümüyle Baconcý ilkelere baðlý bir þekilde çalýþmalarýný gerçekleþtirdiðini söylemiþtir.4 Baconcý ilkelere göre bilimsel metot tümevarýma dayanmalýdýr; tikel bir veya birkaç olgudan tümevarmakta acele edilmemelidir. Tikel olgularýn bir araya getirilmesi ile aþamalý bir þekilde tümevarýma ulaþýlmalýdýr. Darwin’in açýklamalarý, bilgi teorisinde (epistemolojisinde) ve bilimsel metodolojisinde olgusallýðý ve tümevarýmý benimsediðini göstermektedir, Baconcý ilkeleri takip ettiðini söyleyerek de bu seçimini göstermiþtir. Oysa yeni bir cinsin oluþtuðuna dair tek bir gözlem bile mevcut olmamasý, Darwinci yaklaþýmý zora sokmaktadýr. Halbuki Baconcý metodun doðru uygulamasý için birçok farklý türün ve cinsin evrim ile oluþtuðu gözlendikten sonra, bu gözlemlerden hareketle bütün türlerin evrimleþtikleri söylenebilir. Tür içi varyasyonlarýn varlýðý veya birbirlerine yakýn türlerin ortak atadan oluþtuklarý ve birbirlerine deðiþtikleri; Evrim Teorisi’ni kabul etmeyen birçok düþünürün de benimsediði olgulardýr. Birçok teist, Kutsal Metinler açýsýndan da bu fikre sýcak bakabilir. Üç tektanrýlý dinde de bütün insan ýrklarýnýn beyazý, siyahý, pigmesi, kýzýlderilisi ile tek bir çiftten (Adem ile Havva) yaratýldýðý görüþü hâkimdir. Kuran’da, Nuh’tan sonraki insanlarýn bedenen daha geliþmiþ olduðu geçmektedir (7 Araf Suresi 69); bu da insan türünün ilk çiftten sonra sýnýrlý da olsa bir deðiþim geçirdiði fikrine dinlerin yabancý olmadýðýný gösterir.

Evrim Teorisi’nin, türlerin özel yaratýlýþýna veya kökensel türlerden (cinslerden, familyalardan) diðer türlerin yaratýldýðý fikrine karþý olgusal destek saðlamasý için mutlaka bir cinsten, familyadan veya takýmdan diðerine dönüþümü gösterebilmesi gerekir. Olguculuða dayanan bir bilgi anlayýþý bu tip bir sürecin gözlemlenmesini, Baconcý ilkeler ise gözlenen süreçlerin çeþitliliðini ve tümevarým metodunun naif bir þekilde uygulanmamasýný gerektirir. Oysa Ernst Mayr gibi en ünlü evrimcilerin belirttiði gibi bu sürecin gözlemlenmesi mümkün deðilse, olgusalcý ve tümevarýmcý bir bilimsel metot ve bilgi teorisi açýsýndan Evrim Teorisi’nin gerekli desteði olmadýðý söylenmelidir. Evrim Teorisi’ni doðrulayan (verification) olgular mevcut deðildir, bu yüzden hiçbir tikel doðrulamasý olmayan bu teorinin, birçok tikel önermeden tümevarýma ulaþmayý tavsiye eden Baconcý metodoloji açýsýndan bilimselliðin kriterlerini karþýlamasý mümkün deðildir.

GÖZLEM, DENEY, ANALOJÝ VE EVRÝM TEORÝSÝ

Darwin, teorisini doðrulayacak olgularý gözlemleyip tümevarýma ulaþamadýðý için, bunun yerine tür içindeki deðiþimlerle, türden türe deðiþimler arasýnda analoji (benzerlik) kurmuþtur. Örneðin hayvan yetiþtiricilerini gözlerken, yetiþtiricilerin damýzlýklarý seçme suretiyle çiftleþmeleri saðlamalarýyla, türün daha verimli hayvanlarýnýn elde edilebileceðini tespit etti.5 Darwin’in teorisini ortaya koyarken çok önem verdiði bu gözleminde iki analoji vardýr. Birinci analoji, hayvan yetiþtiricileri (yapay seleksiyon) ile doða (doðal seleksiyon) arasýnda kurulmuþtur. Ikinci analoji ise, bir türün içindeki ýslah faaliyeti sonucu oluþan deðiþim ile bir cinsten diðer cinse deðiþim arasýnda kurulmuþtur. Analojinin bilimsel metot açýsýndan kabul edilebilir bir akýl yürütme olduðunu ve Darwin’in birinci analojisinin doðru olduðunu kabul etsek bile, ikinci analoji yine de sorunludur. Darwin, analojik yaklaþýmýyla þu þekildeki bir çýkarýma inanmamýzý beklemektedir:

1.Türlerin içinde bazý deðiþiklikleri gözlemliyoruz.

2.Demek ki bir cinsten, familyadan ve takýmdan diðer bir cinse, familyaya ve takýma geçiþ de mevcuttur.

Bu iki önermeden gözleme, yani olgulara dayanan önerme birinci önermedir. Oysa Darwin’in iddia ettiði gibi teorisinin Baconcý ilkelere dayanmasý için ikinci önermede ifade ettiði olgularýn gözlenmesi gerekirdi. Evrim Teorisi’ne karþý çýkanlarýn bile kabul ettiði birinci maddede ifade edilen deðiþim, rakip teorilerce de savunulduðu için, Evrim Teorisi’ni destekleyen olgularýn bulunduðunu göstermez. Ispinoz kuþlarýnýn gagasýnýn deðiþimi veya ineklerin daha çok süt vermesinin saðlanmasýndaki deðiþim ile analoji kurularak; kuþlarýn kanatlarýnýn oluþumu veya memelilerin sütle yavrularýný beslemelerinin evrimle oluþumu savunulamaz. Var olan organlarýn farklýlaþmasý ile canlýnýn yepyeni organlar veya özellikler kazanmasý arasýnda çok büyük fark vardýr. Günden güne deðiþen hava durumu yüksek ve alçak basýnç alanlarýyla açýklanabilir. Ancak mevsimler arasýndaki hava durumu farkýný, günlük hava deðiþimlerine neden olan faktörler ile analoji kurarak açýklamaya kalkarsak hata yaparýz. Mevsimlik hava deðiþimleri için astronomik olaylar gibi diðer faktörlerin ele alýnmasý gerekmektedir.6 Türlerin yeni organlar kazanmalarý gibi deðiþiklikler yapý deðiþikliðiyken, bir organýn büyüklüðünde (ispinoz kuþlarý) veya renginde (pulkanatlý güveler) veya verimliliðindeki (hayvan yetiþtiricilerinin yetiþtirdiði ineklerde) deðiþiklikler dereceli deðiþikliklerdir. Darwin’in derece açýsýndan farklý deðiþikliklerle yapý açýsýndan farklý deðiþiklikleri açýklamasý bilimsel açýdan meþru bir analoji olamaz.

Jeremy Rifkin, Evrim Teorisi’nin bilimsel metodoloji açýsýndan sorunlu olduðunu þu þekilde ifade etmektedir: “Asgariden söylemek gerekirse, önümüzde utanýlacak, þaþýlacak bir durum vardýr. Bir düþünce ki, bilimsel olduðunu söylüyor ama bilimsel ölçüme elveriþli olamýyor. Gözlemlenemiyor, yeniden türetilemiyor, ölçülemiyor. Ama savunucularý, hayatýn baþlangýcý ve geliþimi konusunda onun yüce ve çürütülemez bir gerçek olarak görülmesini istiyorlar!... O halde, bilimsel gözleme dayanmayan bu evrim görüþü kiþisel bir inanç meselesi olmalýdýr. Teori hakkýnda söylenebilecek en iyi þey, onun, hayatýn nasýl geliþtiðine dair birçok insanýn paylaþtýðý, ne kanýtlanabilen ne de yanlýþlanabilen bir inancý temsil ettiðidir.”7

Bilgi teorisindeki yaklaþýmlarý açýsýdan olgularý ve tümevarýmý bilimsel bilginin kaynaklarý diye kabul eden bir yaklaþýmý savunanlar, Evrim Teorisi’nin bilimsel kriterleri karþýlamadýðýný kabul etmek zorundadýrlar. Birçok ünlü felsefeci, gözlemsel verilere dayandýrýlmadan Evrim Teorisi’nin savunulmasýndaki soruna dikkat çekmiþlerdir. Bunlardan biri olan Wittgenstein þöyle demektedir: “Örnek olarak Darwin teorisi hakkýnda yapýlan yaygarayý ele alalým. Teoriyi destekleyen ve ‘Tabii ki’ diyen çevreler vardýr, bir de ‘Tabii ki hayýr’ diyen çevreler vardýr. Hangi mantýkla ‘Tabii ki’ denilebilir? Tek hücreli organizmalarýn zamanla daha karmaþýk organizmalara dönüþtükleri ve memeli hayvanlardan insanlara kadar geliþtikleri düþüncesi savunuluyor. Peki, bu süreci gözlemleyen biri var mý? Hayýr. Peki, bu süreci þu anda kimse gözlemliyor mu? Hayýr. Yapýlan gözlemler bir damla suyun kýzgýn bir taþa damlatýlmasý gibi. Buna raðmen binlerce kitapta bu teorinin akla en yatkýn çözüm olduðu yazmaktadýr. Insanlar çok zayýf kanýtlara raðmen bu teorinin doðruluðundan emin. ‘Bilmiyorum, bu ilginç bir hipotez ama daha fazla güçlendirilmesi gerekir’ gibi bir tutum savunulamaz mýydý? Bu, nasýl herhangi bir þeye ikna olunabileceðini gösteriyor. Sonunda cevapsýz kalan sorular unutuluyor ve kiþiler bunun mutlaka böyle olduðuna kanaat getiriyorlar.”8

DOÐAL SELEKSÝYON VE MUTASYONLAR ÝLE TÜRLERÝN OLUÞUMU AÇIKLANABÝLÝR MÝ?

Darwin’e göre, yeni türlerin oluþmasý için gerekli hammaddeyi popülasyonun bireylerinde meydana gelen ve kalýtým yoluyla aktarýlan deðiþiklikler oluþturur.9 Daha sonra çevreye uymalarýnda kendilerine avantaj saðlayan deðiþikliklere sahip olan bireyler yaþarken, bu deðiþikliklere sahip olmayan bireyler doðal seleksiyon sonucunda yok olurlar.10 Darwin’in yaþadýðý dönemde genetik bilimi henüz doðmamýþtý. 1920’li yýllardan sonra genetikteki geliþmelerle Darwin’in Evrim Teorisi birleþtirildi ve Yeni-Darwinizm ortaya çýktý.11 Günümüzde Evrim Teorisi ve Darwinizm ifadeleri genelde Yeni-Darwinizm ile özdeþleþmiþtir ve bu ifadelerin biri diðerinin yerine kullanýlmaktadýr. Yeni-Darwinistler, genetikteki deðiþimlerin DNA’nýn kopyalanmasý sürecinde oluþan mutasyonlarla oluþtuðunu ve bu mutasyonlarýn, Darwin’in dikkat çektiði canlýlardaki yeni deðiþimleri oluþturduðunu söylerler.12 Mutasyonlarla canlýlarda yeni deðiþimlerin oluþmasý ve çevreye uyum saðlayamayan canlýlarýn doðal seleksiyon sonucunda elenmesinin, bütün var olan canlý türlerinin oluþum mekanizmasý olduðu, Yeni-Darwinizm’in en klasik Evrim Teorisi tarifidir. Bu tariften de anlaþýlacaðý gibi Evrim Teorisi’nin en temel mekanizmalarý mutasyon ve doðal seleksiyondur.

Daha önce belirtildiði gibi Evrim Teorisi’nin diðer görüþlerden ayýrt edici özelliði; bütün türlerin, cinslerin, familyalarýn, takýmlarýn birbirlerinden oluþtuðunu dile getirmesidir. Bu yüzden doðal seleksiyonun ve mutasyonun canlýlar dünyasýnda önemli olduðunu göstermek, Evrim Teorisi’nin bir delili sayýlamaz. Evrim Teorisi’ne karþý çýkan birçok kiþi de mutasyonlarýn ve doðal seleksiyonun önemini kabul etmekte hiçbir güçlük çekmeyecektir. Örneðin geçmiþte dinozorlarýn yok olduðu gibi, gelecekte pandalar da yok olurlarsa bu bir doðal seleksiyon olur. Doðadan bir canlý türünün yok oluþu elbette önemlidir, ama hiçbir türün yok oluþu, yepyeni özellikleriyle bir türün nasýl oluþtuðu için bilimsel bir delil sunmaz. Evrim Teorisi’ni savunan kitaplarda, sýkça yapýlan bir mantýk hatasýný þu þekilde gösterebiliriz:

1. Evrim Teorisi’nin mekanizmasý doðal seleksiyondur (veya mutasyondur).

2. X olayý doðal seleksiyonun (veya mutasyonun) varlýðýný (veya önemini) gösterir.

3. Bu da bize Evrim Teorisi’nin doðruluðunu ispatlar…

Bu mantýk örgüsünde özellikle ikinci maddedeki önermeye dikkat edilmesi gerekmektedir. Bu ikinci maddenin doðruluðu aslýnda üçüncü maddedeki önermenin doðruluðunu ispat edecek mahiyette deðildir. Birinci maddede de görüleceði gibi, asýl iddia edilen; doðal seleksiyonun ve mutasyonun varlýðý deðil, bu mekanizmalarýn bütün canlý türlerinin oluþumuna sebep olduðudur. Bu yüzden ikinci önermede doðal seleksiyonun ve mutasyonun varlýðýnýn deðil, bu mekanizmalarla yepyeni özellikli canlýlarýn oluþtuðunun delilleri verilebilirse ancak üçüncü maddedeki sonuç önermesine ulaþýlabilir. Oysa Evrim Teorisi’nin anlatýldýðý ders kitaplarýnda; bu mekanizmalarýn varlýðý, Evrim Teorisi’nin delili olarak aktarýlmaktadýr.

Bu mantýk yanlýþýný daha iyi anlamak için benzer bir yanlýþ kurgu oluþturmamýz konunun daha iyi anlaþýlmasýna katkýda bulunacaktýr. “Ahmet 1.000 metre sýçradý” önermesini ele alalým ve bunu þu þekilde formüle ederek ispat etmeye çalýþtýðýmýzý düþünelim:

1.Ahmet 1.000 metre yukarý sýçramayý saðlýklý ayaklar ve bir çift lastik ayakkabý ile becermiþtir.

2.Ahmet’in ayaklarý saðlýklýdýr ve bir çift lastik ayakkabýsý vardýr.

3.Demek ki Ahmet 1.000 metre yukarý sýçramýþtýr.

Bu formülasyondaki hatayý hemen görebiliriz. Birinci önermede Ahmet’in iddia edilen zýplamayý gerçekleþtirmede kullandýðý araçlara dikkat çekilirken, ikinci maddede sadece bu araçlarýn var olduðunun gösterilmesi, bu zýplamanýn yapýldýðýnýn delili sayýlmýþtýr. Oysa önemli olan bu araçlarýn varlýðý deðil, Ahmet’in bu araçlarý kullanarak 1.000 metre yukarý sýçrayacak kapasiteye eriþebileceðinin gösterilmesidir. Hayatýn içinden bu tipteki sýradan örneklerde mantýksal yanlýþ kolayca fark edilebilmesine karþýn, Evrim Teorisi’ni anlatan kitaplardaki bu yanlýþ birçok kiþi tarafýndan fark edilememektedir.

Bazý yazarlar bu hatanýn oluþ sebebini, Evrim Teorisi’nin adeta bir dogma gibi ‘apriori’ (peþinen) kabul edilmesine ve bütün deðerlendirmelerin böylesi bir metafizik kabulden yola çýkýlarak yapýlmasýna baðlamaktadýrlar. Descartes’ýn metodik þüpheciliði de iþte böylesi hatalara düþmeyi engellemek için baþvurulan bir yöntemdir. Peþinen doðru kabul edilen hipotez ve teoriler ile yapýlan gözlemler, mutlak doðru kabul edilen bu hipotez ve teorilere uygun bir þekilde yorumlanacaklarý için, yanlýþ çýkarýmlara sebep olacaktýr. Ahmet’in 1.000 metreye sýçrayabileceðine dair ‘apriori’ bir kabulümüz olmadýðý için, bu örnekteki yanlýþý hemen fark edebiliriz. Fakat, Evrim Teorisi’ni peþinen doðru kabul edip olgulara yaklaþýyorsak, doðal seleksiyon ve mutasyonlarýn varlýðýndan, bunlarýn, bütün türleri oluþturan mekanizmalar olduðuna sýçrayýþtaki mantýksal hatayý görmekte güçlük çekeriz.

PULKANATLI GÜVELER, ÝSPÝNOZ KUÞLARI VE DOÐAL SELEKSÝYON

Darwin ‘Türlerin Kökeni’ adlý kitabýnda, Evrim Teorisi’nin en temel mekanizmasý olarak gördüðü doðal seleksiyonu, hayvan yetiþtiricilerinin yapay seleksiyonuyla analoji kurarak açýklamaya çalýþmýþtý. Doðada, türlerin ve cinslerin oluþumunda rol alan bir doðal seleksiyon vakasý gözlemleyememiþti. Daha sonra ‘pulkanatlý güveler’ (peppered moths) ile ilgili gözlem, doðal seleksiyonla türlerin evriminin oluþtuðuna dair en önemli gözlemsel kanýt olarak ileri sürüldü. Buna göre Ingiltere’deki sanayileþme sürecinden önce beyaz renkli güveler çoðunluktaydý. Daha sonra, sanayi bölgelerinin bacalarýndan çýkan kurum, aðaçlardaki likenleri koyulaþtýrmýþtýr ve beyaz renkli güveler belirgin olarak görülmeye baþlamýþlardýr. Kuþlar, beyaz renkli güveleri daha rahat görüp avlayabildikleri için, koyu renkli güveler ‘yaþam mücadelesi’nde üstünlük kazanmýþlar ve sayýlarý çoðalmýþtýr.13 Biyoloji ders kitaplarýnýn birçoðunda, güveler ile ilgili bu gözlem, doðal seleksiyon yoluyla evrimin oluþtuðu anlatýlýrken kullanýlan en önemli delildir. Kettlewell’in, güvelerdeki bu ‘endüstriyel alacalýðý’, canlýlarýn evriminde gözlenmiþ en çarpýcý delil olarak sunduðunu belirtmek faydalý olacaktýr. Kettlewell, ‘Scientific American’da çýkan bir makalesinde, bu sonucu, “Darwin’in kayýp kanýtýný bulmak” olarak niteledi.14

Kettlewell’in pulkanatlý güveler üzerindeki gözlem ve deneylerine sonradan birçok eleþtiri yapýldý. Eðer doðal seleksiyon koyu renkli güveleri endüstriyel bölgelerde hakim kýlýyorsa, Manchester þehri gibi endüstriyel kirliliðin olduðu bir bölgede de bunun gözlenmesi gerekiyordu, ama sonuç bundan farklýydý. Kettlewell’in açýklamalarýna ters bir þekilde endüstriyel kirliliðin olmadýðý Doðu Anglia ve Galler bölgesinde de koyu renkli güvelerin oraný yüksekti. Ayrýca Kettlewell’in deneylerinin güvelerin doðal yerleþim alanlarýnda yapýlmadýðý anlaþýldý. Pulkanatlý güveler geceleri uçar ve normalde gün aðarmadan aðaçlarýndaki dinlenme yerlerine giderler, oysa yapýlan deneylerde güveler açýkta býrakýlýp kuþlara hedef yapýlmýþlardý. Finlandiyalý hayvanbilimci Mikkola, 1984 yýlýnda, pulkanatlý güvelerin, aðaçlarýn üst kýsýmlarýndaki küçük dallarýn altýný mesken edindiklerini, ancak çok ender durumlarda aðaç gövdelerini mesken tuttuklarýný gösterdi. Oysa biyoloji kitaplarýnýn birçoðunda, pulkanatlý güveler, aðaç gövdelerinde, kuþlarýn avlanmasýna açýk hedef olarak gösterilmektedirler. Biyolog Bruce Grant’a göre, Kettlewell’in deneyinin en zayýf yönü, gece uçan güveleri gündüz serbest býrakmasýdýr. Chicago Üniversitesi’nden Jerry Coyne, derslerinde öðrettiði pulkanatlý güveler ile ilgili ‘delilin’ kusurlu olduðunu 1998 yýlýnda anlayýnca, hayal kýrýklýðýný þöyle ifade etti: “Benim tepkim, altý yaþýnda olduðumda, bana hediye getirenin Noel Baba deðil de babam olduðunu öðrendiðimde içine düþtüðüm dehþete benzemektedir.”15

Evrim Teorisi’ni savunanlarýn ayýrt edici iddialarýný iyi tespit edemezsek, bu teorinin bilimsel kriterlere ne kadar uyduðunu da iyi tespit edemeyiz; çünkü bu teoriyi ispat ettiði söylenen delillerin doðru deðerlendirmesini yapmamýz mümkün olamaz. Örneðin, birçok biyoloji kitabýnda Darwin’in ispinozlarý (Darwin’s finches) olarak da isimlendirilen ispinoz kuþlarý ile ilgili olarak ileri sürülen görüþleri ele alalým. Darwin, Beagle seyahatinde bu kuþlarý gözlemlemiþtir.16 Ispinoz kuþlarýnýn, farklý alt-türlere ayrýldýðý, birbirlerinden deðiþik gaga biçimleriyle deðiþik gýda kaynaklarýndan yararlandýklarý gösterilmiþtir. Farklý gýda kaynaklarýna deðiþik gagalarýyla uyan türler, doðal seleksiyon ile canlýlarýn çevreye uyumunun bir delili olarak sunulmuþlardýr. Evrim Teorisi’nin delili olarak ileri sürülen bu delil aslýnda bu teorinin ayýrt edici bir delili deðildir. Bu delil, ancak Linnaeus’un ilk baþlardaki ‘türlerin sabitliði’nin hiç deðiþmediði fikrine karþý bir kanýt olarak sunulabilir. Buffon’un kökensel türlerden deðiþimle ve Mendel’in melezleþme yoluyla türlerin oluþtuðuna dair görüþlerine karþý bu delil hiçbir þey ifade etmez. Nitekim melezleþme yoluyla yeni ispinoz türlerinin oluþtuðu gösterilmiþtir. Buna göre, ispinoz kuþlarý zamanla alt-türlere ayrýlmamýþ; fakat deðiþik bir türün nüfusuyla karýþarak (at ve eþeðin çiftleþmesiyle katýrýn oluþmasý gibi) yeni türler oluþturmuþlardýr.

Pulkanatlý güveler ve ispinoz kuþlarýyla ilgili gözlem ve deneyler üzerine birçok tartýþma vardýr. Fakat bu tartýþmalarý tamamen bir kenara býrakýp, bunlar ile ilgili ileri sürülenlerin tamamen doðru olduðunu düþünelim. Bu durumda da bu deliller, Evrim Teorisi’nin bir kanýtý olamaz. Evrim Teorisi’nin doðruluðunu tartýþanlar, biyoloji kitaplarýndaki ispinoz kuþlarý ve pulkanatlý güveler gibi ‘delilleri’ ele alýp bu teoriyi temellendirmeye çalýþmaktadýrlar. Oysa, bunlarýn doðruluðundan veya yanlýþlýðýndan daha önemlisi; bunlar doðru olsalar bile Evrim Teorisi’nin doðruluðunu ispat edecek mahiyette olmadýklarýnýn saptanmasýdýr. Daha önce vurgulandýðý gibi, Evrim Teorisi’ni kendi dýþýndaki görüþlerden ayýrt eden özelliði, bütün türlerin, cinslerin, familyalarýn, takýmlarýn birbirlerinden evrimleþtiklerini iddia etmesidir. Oysa pulkanatlý güveler ile ilgili gözlemde, bu güvelerden belli bir renkte olanýn diðerine göre oranýnýn deðiþmesi söz konusudur. Hiçbir þekilde bu gözlem, ne pulkanatlý güvenin oluþumunu, ne de pulkanatlý güveden herhangi yeni özellikli bir canlýnýn oluþtuðunu göstermektedir. Türlerin her birinin ayrý ayrý yaratýldýðýný kabul edenler de türlerin bireylerinin birbirlerinden farklý olduðunu zaten kabul etmektedirler. Bu yüzden türlerin bazý bireylerini eleyip, bazý özelliklere sahip bireylerinin oranýný arttýran bir mekanizma; türlerin birbirlerinden baðýmsýz yaratýldýklarýný savunanlarca da kabul edilebilir. Zaten bütün insan ýrklarýnýn tek bir çiftten türediðini kabul eden anlayýþ, türün içinde farklý varyasyonlarýn oluþabildiðini veya yakýn türlerin ortak bir atadan gelebileceðini rahatça kabul edebilir. Bundan dolayý, ispinoz kuþlarýnýn zaman içinde alt-türlere veya yakýn türlere dönüþmesini, türlerin baðýmsýz yaratýlýþýný savunanlar da rahatça kabul edebilirler. Pulkanatlý güveler olsa olsa doðada, ‘doðal seleksiyon’un iþleyen mekanizmalardan biri olduðunu gösterebilir.

Daha önce belirtildiði gibi ‘doðal seleksiyon’un varlýðýndan, bütün türlerin ‘doðal seleksiyo’ mekanizmasý yoluyla evrimleþtikleri sonucuna varmak mantýk açýsýndan hatalýdýr. Verdiðim benzetmede, Ahmet’in saðlýklý ayaklarý ve lastik ayakkabýlarý olduðunu ispat etmenin, Ahmet’in 1.000 metreye zýpladýðýný ispat ettiðini sanmak ne kadar hatalýysa; pulkanatlý güvelerle ‘doðal seleksiyon’un varlýðýný göstermenin, Evrim Teorisi’nin delillendirilmesi sanmak da buna benzer bir yanlýþtýr.

SÝRKE SÝNEKLERÝ VE MUTASYONLAR

Doðal seleksiyon ile var olan türlerin çevrelerine nasýl uyum saðladýðý ve canlýlarýn niçin ‘tasarýmlý gibi’ gözüktüðü açýklanmaya çalýþýlýr. Çevreye uyum saðlayamayan ve ‘tasarýmlý gibi’ gözükmeyen canlýlarýn doðal seleksiyon ile elenmesi, var olan türlerin çevreye uyumlu olmasýnýn ve ‘tasarýmlý gibi’ gözükmelerinin sebebi olarak sunulur. Göründüðü gibi doðal seleksiyon aslýnda var olan türlerin nasýl ürediðinden ziyade, çevreye uyumsuz ve ucube görünümlü canlýlarýn neden gözlenemediðini açýklamakta kullanýlabilecek bir mekanizmadýr. Doðal seleksiyonun elemesi için gerekli hammaddeyi saðlayan ise genetikteki deðiþikliklerdir. Canlýnýn genetiðinde oluþan deðiþikliklere mutasyon denir ve mutasyonlar; laboratuvar ortamýnda, hýzlý üreme avantajlarý gibi sebeplerle özellikle sirke sineði (Drosophila) üzerinde, X ýþýný vermek gibi müdahaleler ile gözlemlenmiþtir. Hiçbir canlýnýn üzerinde, mutasyon ile ilgili deney ve gözlemler, sirke sineðindeki kadar çok uygulanmamýþtýr. Sirke sineðinden her yýl birçok yeni kuþak elde edilir ve bir çifti yüzlerce yavru verebilir.17

Sirke sineðiyle yapýlan deneylerin önemi yüzünden, Evrim Teorisi’ni anlatan kitaplarýn çoðunda sirke sineðiyle ilgili laboratuvar çalýþmalarýna yer verilir.18 Evrim Teorisi’nin gözlemsel ve deneysel verilerle desteklenmediðine dair itirazlara, eðer gözlemsel ve deneysel verilerin var olduðuna dair bir cevap verilecek olsaydý, bu cevabýn sirke sinekleriyle yapýlan deneylerden gelmesini beklemek doðal olurdu. Biyoloji kitaplarý sirke sineðinin, mutasyon sonucu, iki kanadýnýn dört kanada çýktýðý bazý bireylerine yer verirler. Oysa bu kanatlar iþlevsel deðildir, ilave kanatlarýn uçmayý saðlayacak kaslarý yoktur. Bu yüzden bu kanatlar canlýya dezavantaj getirmektedir. Iki baþlý veya üç kollu bir insan nasýl sakat oluyorsa, X ýþýnlarýyla radyasyona uðratýlýp yeni doðan bireylerinde fazladan kanatlar oluþan sirke sinekleri de sakat olmaktadýr. Jonathan Wells’in benzetmesine göre dört kanatlý sirke sineðinin kanatlarý, uçak gövdesinden sarkan iþe yaramayan bir çift gevþek kanada benzemektedir. Bu uçak belki yere inebilir, fakat uçuþ kabiliyeti kusurludur. Dört kanatlý sirke sinekleri üreme zorluðu çekerler ve laboratuvar ortamýnda muhafaza edilmezlerse, sirke sineði türünün içinde yok olurlar.19

Sirke sineði üzerinde yapýlan deneylerde, mutasyona uðratýlan sirke sineklerinin vücut ve göz renginin deðiþtiði, vücut büyüklük ve þeklinde farklýlaþma olduðu gözlemlenmiþtir.20 Fakat yeni bir türün oluþumunun gözlenmesi bir yana, doðada bu hayvana faydalý olabilecek dýþ yapýsýyla ilgili tek bir mutasyona rastlanmamýþtýr. Oysa bir canlýya sadece avantaj saðlayacak (faydalý) bir mutasyon da, Evrim Teorisi için bir delil niteliði taþýmayacaktýr. Örneðin daha önce incelediðimiz koyu renkli pulkanatlý güveler bir mutasyon sonucu oluþmuþ olabilir. Bazý bakterilerin antibiyotiðe karþý direnci de yararlý bir mutasyonla açýklanabilir. Evrim Teorisi’nin ayýrt edici özelliði bütün türlerin evrim ile oluþumunu savunmasýdýr. Bu yüzden, ancak yeni bir organ veya yepyeni bir özellik oluþturan mutasyonlarýn gözlenmesi Evrim Teorisi’nin delili olarak sunulabilir. Bir canlýnýn renginin deðiþmesi veya var olan bir kanadýnýn fazladan bir kopyasýnýn oluþmasý, Evrim Teorisi’nin delili olarak sunulamaz. Bir türün içinde çeþitlenmelere yol açan böylesi mutasyonlarýn, farklý özelliklere sahip bir türün oluþumunu da saðladýðýna dair hiçbir delile sahip deðiliz.

Mutasyonlar ile ilgili deneylerin sunumunda da doðal seleksiyon ile ilgili gözlemlerin sunumundaki mantýki hata yapýlmaktadýr. Önce doðal seleksiyonun ve mutasyonlarýn Evrim Teorisi’nin mekanizmalarý olduðu söylenmektedir. Sonra bu mekanizmalarýn sadece var olduðunun gösterilmesiyle Evrim Teorisi delillendirilmiþ gibi sunumlar yapýlmaktadýr. Oysa “Doðada doðal seleksiyon vardýr” veya “Mutasyon sonucu canlýlarda deðiþiklikler olur” önermeleri ile “Evrimin mekanizmasý doðal seleksiyondur” ve “Evrimin mekanizmasý mutasyondur” önermeleri arasýnda çok büyük fark vardýr. Bu önermelerin ilk ikisinin ispatýnýn, sonraki iki önermenin ispatý gibi gösterilmesi yanlýþtýr. Bu mekanizmalarýn varlýðýna dair gözlemler, Evrim Teorisi’nin gözlemlere dayandýðýnýn delili olarak kabul edilemez. Bu yüzden, Evrim Teorisi’nin deney ve gözlemlerle temellendirilemediðini savunan bilim insanlarý ve filozoflar haklýdýrlar. Bu gözlemler, Linnaeus’un türlerin sabitliðine ve türlerin yok olmadýðýna dair fikirlerine karþý kullanýlabilir. Bazý bilim insanlarý, Evrim Teorisi’nin alternatifi sadece Linnaeus’un görüþleriymiþ gibi sunarak; bazý gözlem ve deneyleri, Evrim Teorisi’nin, alternatifi olan bütün teorilere karþý üstünlük elde etmesinin delili gibi aktarmaktadýrlar. Oysa günümüzde Evrim Teorisi’ni eleþtiren ve reddeden biyologlarýn hemen hepsi, Linnaeus’un bu fikirlerini de kabul etmemektedirler21 (Linnaeus’un kendisi de yaþamýnýn son döneminde kýsmen fikirlerinde düzeltmeler yapmýþtýr). Bu sebeplerden dolayý Evrim Teorisi’nin, alternatif teorilerden daha iyi açýklama saðlayacak deney ve gözlemlere sahip olduðuna dair iddiayý kabul etmek için herhangi bir sebep bulunmamaktadýr.

YASALAR VE EVRÝM TEORÝSÝ

Evrimin yasalarý olup olmadýðý, eðer yasalarý varsa bunlarýn fizikteki bazý yasalar gibi mutlak mý yoksa olasýlýksal mý olduðu tartýþmasý; Evrim Teorisi’ni kabul edenler ile reddedenlerin arasýnda olduðu gibi, Evrim Teorisi’ni kabul edenlerin kendi aralarýnda da yapýlmaktadýr. Evrim Teorisi’nin ortaya konduðu dönemdeki ideal bilim örneðini, fiziðin, özellikle de Newton fiziðinin oluþturduðuna dair inanç yaygýndý. Bu yüzden bu ideal bilim örneðine yaklaþmak için, matematiksel verilere dayanmak ve yasalarla ifade etmek, arzu edilen bir amaçtý.

Böyle bir arzuyla bazý ‘evrim yasalarý’ olduðunu söyleyenler oldu. Bunlardan biri Dollo Yasasý’dýr. Dollo Yasasý’na göre evrim geriye dönmez. Böyle bir evrim yasasýnýn ileri sürülmesi, bazýlarýnca, evrimin bilinçli bir þekilde yönlendirildiðinin, eðer tesadüfi bir evrim oluþsaydý, evrimin geriye dönmemesinden bahsetmenin anlamsýz olacaðý þeklinde yorumlanmýþtýr. Richard Dawkins ilerlemeci, tek yönlü bir evrim oluþtuðuna dair yaklaþýmlarý ‘idealist saçmalýklar’ olarak niteler ve “Evrimdeki genel eðilimlerin tersine dönmemesi için hiçbir neden yoktur” der.22 Diðer yandan Dawkins, doðada iki defa ayný oluþumun gerçekleþmesinin imkânsýz olduðunu söyleyerek, Dollo Yasasý’ný genelde haklý bulmaktadýr, fakat bu yasanýn deneysel olarak doðrulanamayacaðýný da þöyle ifade etmektedir: “Ayrýca bu yasa, doðada deneyebileceðimiz bir þey de deðil, ancak matematiksel olasýlýk hesaplamalarýyla kolayca Dollo Yasasý’na varabiliriz. Iþte bu nedenle, bir evrimsel patikadan iki kez geçme olasýlýðý da çok çok düþüktür.”23 Dawkins’e göre, evrimin Dollo Yasasý’na uymasý için bir sebep yoktur, istatistiki açýdan ise bu yasanýn genelde doðru çýkmasý beklenmelidir.

Oysa Dawkins’in kendisi, doðal seleksiyonun maharetine atfederek, yanký ile yön bulmanýn, hem yarasalarda hem iki farklý kuþ grubunda hem balinalarda hem de bazý baþka hayvanlarda birbirlerinden baðýmsýz þekilde evrimleþtiðini anlatýr.24 Yani bu canlýlar, bu özelliði ortak bir atadan almamalarýna raðmen, doðada bu özellik, birbirinden baðýmsýz þekilde defalarca ortaya çýkmýþtýr. Bu da Dawkins’e þu sorunun yöneltilmesini gerekli kýlmaktadýr: Evrimsel patikadan iki kez geçme olasýlýðý çok çok düþükse, nasýl olur da yankýyla ses bulmak gibi çok kompleks bir özelliðin doðadaki birçok canlýda birbirlerinden baðýmsýz þekilde tesadüfen oluþtuðunu düþünebiliriz?

Dawkins’in de belirttiði gibi Dollo Yasasý’nýn doðruluðunu gösterecek bir deney mümkün deðildir. Üstelik tesadüfi bir evrim oluþtuðunu iddia edenler, evrimi sadece genlerde rastgele oluþan mutasyonlara ve doðal seleksiyonun uyumsuz canlýlarý elemesine baðladýklarý için, böyle bir yasayý kabul edemezler. Fakat, Dawkins’in de belirttiði gibi evrimde ayný yolun iki defa izlenmesi istatistiksel açýdan mümkün gözükmemektedir. Bu da bilimsel kriterler açýsýndan Dollo Yasasý diye biyolojik bir yasanýn varlýðýnýn ispat edilemediði, fakat istatistiksel açýdan bu yasanýn öngördüðü sonuçlarýn aynýsýnýn, tesadüfi bir evrimi savunanlarca umulmasý gerektiði anlamýný taþýr. Oysa, doðada, yanký ile yön bulma, kanatlar ve gözler gibi birçok kompleks özelliðin canlýlarda birbirlerinden baðýmsýz olarak birden çok defa geliþtiðini Evrim Teorisi’ni savunanlarýn hemen hemen tümü ifade etmektedir. Ateist evrimciler bile, örneðin kuþlarýn uçma özelliðini, böceklerin uçma özelliðini ve memelilerin uçma özelliðini ‘ortak bir atadan’ elde ettiklerini söylemezler. Bu da ortak bir atadan mirasla açýklanamayacak bu özelliklerin, canlýlarda defalarca oluþmasý demektir. Bu sonucun her türlü Evrim Teorisi açýsýndan sorun olduðunu söylemek yanlýþ olur, fakat ateist bir Evrim Teorisi açýsýndan, bu olgu çok büyük bir sorundur. Bilinçli bir yaratýlýþla birleþtirilen Evrim Teorisi için ‘istatiki imkânsýzlýk’ sorun olmaz, çünkü ‘bilinçli yaratma’ evrimin gerçekleþmesini saðlar. Oysa ‘tesadüfi bir Evrim Teorisi’ savunulursa, bir kere bile ortaya çýkmasý olasýlýk hesaplarý açýsýndan imkânsýz olan özelliklerin, birbirlerinden baðýmsýz olarak defalarca ortaya çýkmasý matematiksel olarak açýklanamaz. Bu konuyu kitabýn 4. bölümü olan ‘tasarým delili’nde daha ayrýntýlý bir þekilde ele alacaðým.

Varlýðý savunulmuþ diðer bir Evrim Yasasý ise Cope Yasasý’dýr. Bu yasaya göre, evrim ilerledikçe canlýlarýn vücut büyüklüðü artma eðilimindedir. Oysa fosillerden, dinozor gibi birçok dev cüsseli canlýnýn yok olduðunu biliyoruz, diðer yandan birçok tek hücreli bakteri ise günümüzde yaþamaktadýr. Buna karþýlýk, biyolojide mutlak kanunlarýn olmadýðý, ancak olasýlýksal kanunlarýn bulunduðu ve Cope Yasasý’nýn %70’lik bir oranda doðru olduðu söylenebilir. Cope Yasasý’nýn bir yorumuna göre -gýda kaynaklarýndan daha iyi faydalanmak gibi- büyük bedenlerin evrimsel avantajlarý vardýr. Bu da daha büyük bedenlerin neden doðal seleksiyon tarafýndan seçildiðinin ve daha çok yavru ürettiklerinin bir açýklamasýdýr.25

Zaman olarak sonradan var olan canlýlarýn neden daha büyük bedenli olduðu, genelde büyük bedenlilerinin daha küçük bedenli canlýlarý yedikleri, “Büyük balýk küçük balýðý yer” sözünde ifade edildiði gibi, büyüðün küçükle beslenmesinin -istisnasý çok olan- genel bir durum olduðu söylenebilir. Fakat, türlerin baðýmsýz yaratýlýþýný savunanlar da Tanrý’nýn önce canlýlarýn besleneceði ekolojik ortamý yarattýktan sonra diðer canlýlarý yaratýðýný söyleyerek, Cope Yasasý’ný kabul edebilirler. O zaman, Cope Yasasý’ný Evrim Teorisi’nin bir yasasý olarak görmek için bir sebep yoktur. Bu yasa, canlýlarýn Dünya’daki ortaya çýkýþ sýrasýnda, genelde önce küçük, daha sonra büyük bedenlilerin kendini gösterdiðini söyler. Canlýlarýn, ‘bilinçli baðýmsýz yaratýlýþla’, ‘evrimsel tesadüfi oluþumla’ veya ‘evrimsel bilinçli yaratýlýþla’ meydana geldiðini savunanlarýn her biri, bu olasýlýksal yasanýn doðruluðunu kendi inancýyla baðdaþtýrabilir. Bu farklý görüþlerden birini diðerinin aleyhine olacak þekilde desteklemediði için, bu yasa, Evrim Teorisi’nin bir yasasý olarak görülemez. Üstelik birçok istisnasý olan Cope Yasasý’na olasýlýksal anlamda bile bir yasa demek için büyük güçlükler bulunmaktadýr.

ÖNGÖRÜ VE EVRÝM TEORÝSÝ

Bilimsel kriterleri karþýlayan bir teoriden beklenen en önemli özelliklerden biri, teorinin öngörülerde bulunabilmesidir. Oysa Evrim Teorisi ile hiçbir öngörüde bulunulamaz. Örneðin tamamen izole bir adaya kurbaða, kelebek, fare, timsah gibi birçok canlýyý alýp býraktýðýmýzý düþünelim. Evrim Teorisi’ne dayanarak bu canlýlardan hangi tür bir canlýnýn türeyeceðine dair bir iddiada bulunulamamaktadýr. Hiç kimse bu canlýlardan þu kadar yýl sonra at, þu kadar yýl sonra insan, þu kadar yýl sonra bir kuþ oluþur diyemez. Bazýlarý cevap olarak, evrim çok uzun sürede oluþtuðu için, böyle bir öngörünün gerçekleþtirilemeyeceðini söyleyebilir. Bu savunma, Evrim Teorisi’nin yanlýþlanamayacaðýnýn bir ifadesi olabilir, ama diðer yandan Evrim Teorisi’nin doðrulanmasýnýn da mümkün olmadýðý -klasik bilimsel kriterleri karþýlamadýðý- anlamýna gelir. Buradaki sorun aslýnda bundan da fazladýr. Evrim Teorisi’ne dayanarak, adaya konulan canlýlardan, bir milyon yýl sonra bir fil oluþacaðý söylenirse, bu öngörü, gözlenerek doðrulanmasý mümkün olmayan bir niteliktedir; oysa Evrim Teorisi’ne dayanarak gözlenmesi mümkün olmayan bu tip bir öngörüde bulunmak bile mümkün deðildir. Çünkü Evrim Teorisi’nin yasalarý yoktur ve matematiksel ifadeleri olan yasalar olmadan bir öngörüde bulunmak mümkün deðildir.

Evrim Teorisi’nin yasalarý ve matematiksel bir modelinin bulunmamasý, gözlem ve deneye dayanmamasýndan daha büyük bir sorundur. Astronomide de gözlenemeyecek olan birçok olgu ele alýnýr, fakat eldeki yasalarýn matematik modellemeye elvermesi sayesinde gelecek hakkýnda tahminlerde bulunulabilir. Örneðin, her þey ayný þekilde devam ederse, milyarlarca yýl sonra uzayda hiçbir ýþýðýn kalmayacaðý, tüm yýldýzlarýn yok olup, yerlerine hiçbir yýldýzýn oluþamayacaðý bir duruma gelineceði söylenebilmektedir.26 Fakat bahsedilen þekilde bir adada, her þey ayný þekilde devam ederse, farenin bir gün insan veya sincap olacaðý þeklinde bir öngörüde bulunmak mümkün deðildir. Çünkü canlýlardaki deðiþimlerin hangi yasalar çerçevesinde gerçekleþtiðine dair Evrim Teorisi’nin söyleyebildiði bir sözü yoktur.

Eðik atýþýn bir yasasý vardýr, bu yasaya dayanarak atýlan bir cismin nereye düþeceðini belirlemek mümkündür. Hidrojenin hangi miktarý, ne kadar miktarda oksijenle birleþirse ne kadar su oluþacaðý da tespit edilebilir. Oysa, Evrim Teorisi’nin, öngörüyü mümkün kýlacak böylesi bir yasasý yoktur. Evrim Teorisi’nin diðer biyolojik yaklaþýmlardan farklý yönü, türlerin ve cinslerin hepsinin birbirlerinden evrimleþtiðini savunmasýdýr. O zaman, Evrim Teorisi’nin, bilimsel kriterlere dayalý bir üstünlüðünün olmasý için, ‘ayýrt edici iddialarý’ný doðrulayacak yasalara sahip olmasý ve onlarla öngörülerde bulunmasý lazýmdýr. “On yýl sonra, timsahlar bütün kurbaðalarý yiyecek ve kurbaðalar doðal seleksiyon neticesinde yok olacaklardýr” þeklinde yapýlacak bir öngörü gözlenebilse bile, Evrim Teorisi’ne dayanýlarak yapýlan bir öngörünün doðru çýktýðý söylenemez. Çünkü, daha önce ifade edildiði gibi, doðal seleksiyonun varlýðý deðil, doðal seleksiyona dayanarak yeni türlerin oluþumunun izah edilmesi Evrim Teorisi’nin ayýrt edici özelliðidir. “On yýl sonra kurbaðalar bukalemun olacak” iddiasý gözlenmesi mümkün Evrim Teorisi’nin bir öngörüsü, “Bir milyon yýl sonra kurbaðalar bukalemun olacak” iddiasý ise gözlenmesi mümkün olmayan Evrim Teorisi’nin bir öngörüsü olabilirdi; fakat, bu teori bu iki önermeye de benzer hiçbir öngörüde bulunamamaktadýr.

Ernst Mayr, bilimde olasýlýkçý yorumlarýn arttýðýný, bunun Evrim Teorisi açýsýndan önemli olduðunu, biyolojide fizikteki gibi yasalarýn deðil genellemelerin olduðunu söylemektedir. Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’nde, 100’den fazla kez yasa (law) kelimesini kullandýðýný, 19. yüzyýlýn sonuna dek biyologlarýn, biyolojik olgularý yasayla açýklamaya çalýþtýklarýný vurgulamaktadýr.27 Ernst Mayr, fizikteki anlamda yasalarý savunmanýn Evrim Teorisi’ni nasýl zora sokacaðýný görmektedir. Mutlak bir yasa, tek bir olgunun yasayý yanlýþlamasýyla bile inkar edilebilir. Tek bir olgu tümevarýmla varýlmýþ yasanýn yanlýþ olduðunu gösterebilir. Örneðin “Memeliler karada yaþar” þeklinde bir yasa ileri sürülmeye kalkýlýrsa, balinalarýn denizde yaþadýklarý gösterilerek bu yasa yanlýþlanabilir. Oysa istatistiksel ve olasýlýksal genellemelerle bu sorun çözülebilir. Fakat Evrim Teorisi açýsýndan bu yaklaþým da kurtarýcý gözükmemektedir. Evrim Teorisi, bir türün, diðer bir türe ve cinse dönüþmesi hakkýnda istatistiksel ve olasýlýksal bir öngörüde (gelecek için) veya tarifte (geçmiþ için) de bulunamamaktadýr. Matematiksel yasalara yalnýz gelecek için deðil, geçmiþteki olaylarýn açýklamasý için de gerek duyulur. Bu þöyle gösterilebilir:

1.Evrim Teorisi, geçmiþte var olan türlerden sonradan gelen türlerin oluþtuðunu söylemektedir.

2.Oysa bu açýklamanýn öngörüde bulunma gücü yoktur. Çünkü mutlak veya olasýlýksal bir yasa ile önceki türler bir arada ele alýnýp, bunlarýn sonraki türlerin oluþumu için ‘yeterli koþul’ (sufficent condition) olduðu söylenememektedir.

3.Evrim Teorisi, bir tek önceki türlerin sonrakilerin açýklamasý olduðunu söyler. Nedenden sonuca da sonuçtan nedene de öngörü yapmak, Evrim Teorisi ile mümkün deðildir.28 Bu ise Evrim Teorisi’nin rakip teorilere göre daha çok kabul edilebilir olmasý için bilimsel veri sunamadýðý anlamýný taþýr.

Evrim Teorisi, yýlanlarýn ve kurbaðalarýn, yüz milyon yýl geçtikten sonra, bu uzun süre sonucunda, hangi yeni türü (sonucu) oluþturacaklarýnýn tahmini için kullanýlamaz. Ayný þekilde, Dünya’nýn tamamen aynýsý ekolojik bir ortamda yýlan ve kurbaðalarla karþýlaþsak, bunlarýn hangi türden (nedenden) türediði, Evrim Teorisi’ne dayanýlarak öngörülemez. Elimizde gözlemsel ve deneysel veri olmadýðý gibi, türler arasý neden-sonuç iliþkilerini kuracak mutlak veya olasýlýksal yasalar yoksa, Evrim Teorisi’ne olan inancýn kaynaðýný ‘apriori’ (deneyi önceleyen) kabul edilen ilkelerde aramak gerekir. Bu apriori ilkelerin en önemlisi ‘doðayý sadece doða içinde kalarak açýklamamýz’ gerektiðine dair inançtýr.

Mikroskobun geliþtirilmesiyle cansýz doðadan canlýlarýn ‘kendiliðinden türeme’ yoluyla meydana gelemeyecekleri anlaþýldýðý için, tamamen gözlediðimiz doða içerisinde kalýrsak, türlerin birbirlerinden oluþtuðunu söylemek tek alternatif olarak gözükmektedir. Fakat o zaman, Evrim Teorisi tamamen ‘apriori bir ilke’nin ürünü olmaktadýr. Bu ‘apriori ilke’yle olgularýn baðlanmasý Evrim Teorisi’nin tek dayanaðý olarak gözükmektedir. Bu da, bu teorinin, deney ve gözlemlerle oluþturulmuþ bir teori olmadýðýný, deney ve gözlemi önceleyen kabullerce ortaya konulup savunulduðunu gösterir. Gözlem ve deneysel destek ile olgularý baðlayýcý yasalarý olmayan bir teorinin ise bilimsel kriterleri karþýladýðý söylenemez. Bahsedilen ‘apriori ilke’yi ise temellendirecek epistemolojik bir kaynak gösterilemez. Kimse “Sadece doðanýn içinde kalmak gerekir” þeklinde bir düþünceyi ne doðuþtan aklýnda taþýdýðýný söyleyebilir, ne de gözlenen doðanýn bizleri bu ilkeye mecbur ettiði iddia edilebilir. Bu ‘apriori ilke’nin salt bir inanç ürünü olduðu rahatlýkla söylenebilir. Zihinlerdeki bu ‘apriori ilke’ nedeniyle Evrim Teorisi doðru kabul edildiði ve bu teoriyle olgular birbirine baðlandýðý için; olgular, Evrim Teorisi’nin delili olarak sunulmaktadýr. Oysa bilimsel kriterler açýsýndan, olgularýn Evrim Teorisi’ni desteklemesi beklenirdi. Burada gizlenmiþ bir totoloji (ayný düþüncenin farklý sözcüklerle tekrarý) göze çarpmaktadýr. Bu yanlýþ sunumu þöyle gösterebilirim:

1.(A) Evrim Teorisi doðru olduðu için (B) olgularý (türleri) ona göre (türleri birbirlerinden evrimleþmiþ olarak) deðerlendirmeliyiz.

A-----B

2.(B) Türler birbirlerinden evrimleþtikleri için (A) Evrim Teorisi doðrudur.

B-----A

3.(A) Evrim Teorisi doðru olduðu için (1. madde) (A) Evrim Teorisi (2. madde) doðrudur.

A-----A

Kýsacasý, Evrim Teorisi, bilimselliðin kriterlerini oluþturan deneylenebilme, gözlenebilme, yasalara sahip olma ve öngörüde bulundurabilme açýsýndan gerekli kriterleri karþýlayamamakta; buna karþýn ‘sadece ve sadece gözlenen doðanýn içinde kalmamýz gerektiðine’ dair peþinen kabul edilmiþ metafizik bir inanç ile tüm türlerin birbirlerinden deðiþerek oluþtuklarýný söylemektedir. Wittgenstein’ýn ifadelerine göre kanýtsýz olmasýna raðmen gerçek olarak sunulan bu teori, Popper’ýn ifadelerine göre metafizik bir araþtýrma programýndan ibarettir.

POPPER VE ‘METAFÝZÝK BÝR ARAÞTIRMA PROGRAMI’ OLARAK EVRÝM TEORÝSÝ

Francis Bacon ve çaðdaþlarýnýn birçoðu “Eðer doðayý anlamak istiyorsak Aristoteles’in yazýlarýna deðil doðaya baþvurmalýyýz” þeklindeki yaklaþýmlarýnda ýsrar ederlerken, çaðlarýnýn bilimsel tavýr alýþ ve tutumunu özetliyorlardý.29 O dönemden beri, tek tek olgularýn gözlenmesinden genel yasalara varmak anlamýna gelen tümevarým yöntemi bilimlere hakim olmuþtur. Bilimlere hâkim olan bu ilke gündelik hayattaki düþünce biçimlerimize de hâkimdir. Bertrand Russell bunu þöyle ifade etmektedir: “Eðer tümevarým ilkesi çürükse, Güneþ’in yarýn doðmasýný beklememiz için sebep yok, ekmeðin taþtan daha besleyici olacaðýný beklemek için de çatýdan kendimizi býraktýðýmýzda düþeceðimizi beklemek için de bir sebep yok. En iyi arkadaþýmýz sandýðýmýz þeyin bize yaklaþtýðýný gördüðümüzde, onun bedenine en büyük düþmanýmýzýn ya da tümüyle yabancý birinin ruhunun yerleþmediðini kabul etmemiz için de bir sebep yok. Bütün davranýþlarýmýz, geçmiþte iþleyen ve bu yüzden gelecekte de iþleyecek gözüyle baktýðýmýz birliktelikler temeline dayanýr ve bu olasýlýðýn saðlamlýðý tümevarýmsal ilkeye baðlýdýr. Bilimin, yasanýn egemenliðine inanmak ya da her olayýn bir nedeni olduðuna inanmak türünden genel ilkeleri de tümüyle, günlük yaþantýlarýmýzdaki inançlar gibi tümevarýmsal ilkeye baðlýdýr.”30

Bilimde ve günlük yaþantýda böylesine belirleyici olan ve otoritesi sorgulanmadan kabul edilen tümevarým ilkesinin güvenilirliði hakkýnda bilim felsefesi alanýnda çok önemli tartýþmalar yapýlmýþtýr. Özellikle David Hume’un tümevarým ilkesine yönelttiði eleþtiriler, bu ilkenin üzerindeki felsefî tartýþmalarýn baþlangýcý olarak kabul edilir. Hume, tekil gözlemlerin sayýlarýnýn ne denli çok olursa olsun, mantýkça genel bir önermeye varamayacaðýný söyler; ‘A’ olayý ile beraber ‘B’ olayýný gözlersek, bu gözlemimiz binlerce defa da tekrarlansa, mantýkça bu olaylarýn hep birbirini takip edeceðini söyleyemeyiz. Hume’a göre bu birliktelik beklentimiz mantýksal deðil, psikolojiktir. Hume’un tümevarýma getirdiði eleþtiri, ‘Hume’un sorunu’ olarak adlandýrýlmýþ ve birçok felsefeciyi meþgul etmiþtir.31 Bazý felsefeciler, örneðin Rudolf Carnap, tümevarýmla varýlan genel önermenin olasýlýksal olduðunu, yapýlan gözlem ve deneylerin çokluðunun tümevarýmsal genellemenin güvenilirliðini artýrdýðýný söylemiþtir.32 Ünlü ekonomist John Maynard Keynes, bilimde ve gündelik hayatta olasýlýksal tümevarýmcý bir yaklaþýmýn kullanýldýðýný göstermiþtir. Ayrýca istatistikçi R. A. Fisher, matematikçi Von Mises, fizikçi ve felsefeci Hans Reichenbach da olasýlýk teorileri üretmiþlerdir.33

Tümevarýmý olasýlýkçý bir yaklaþýmla daha sofistike bir tarzda savunan sözü edilen yaklaþýmlara karþýn Popper, kendini ‘tümevarým-karþýtý’ olarak tarif etti ve çaðdaþ bilim felsefesinin en çok gündemde olan metotlarýndan ‘yanlýþlamacýlýðý’ (falsification) savundu. Bilimsel ilerlemenin, olgularýn yýðýlmasýyla ya da açýklanmasýyla deðil; ileri sürülen hipotez ve teorilerin katý bir biçimde sýnanmasý, eleþtirilmesi ve yanlýþlanmasýyla ilerlediðini söyledi.34
Popper, teorinin gözlemi öncelediðine vurgu yapar. Neyin gözleneceði bile gözlemcinin belirlemesine baðlýdýr.35 Bu da bizi, boþ bir zihinle (tabula rasa) gözlemin yapýlmadýðý sonucuna götürür. Popper, bunu bilimsel açýdan sorun olarak görmez, bilim insanýnýn sezgi ve becerisine vurgu, Popper’ýn yaklaþýmýnda özel bir yere sahiptir. Popper’a göre önemli olan, bilim insanýnýn ortaya koyduðu hipotez veya teorinin sýnanmaya açýk olmasý, yanlýþlanma imkânýnýn bulunmasýdýr; bilimselliðin gerçek ölçütü budur. Yanlýþlanan teori, ya düzeltilir ya da bir kenara býrakýlýr. Baþarýlý bir bilimsel teori, apaçýk þekilde ortaya konan, mümkün olan en çok þekilde yanlýþlanma imkâný tanýyan ve buna raðmen yanlýþlanamayan teoridir. Deneme, yanýlma ve düzeltme þeklinde ilerleyen bilimsel araþtýrmalar daha sofistike olabilirler, ama Popper’a göre nihai olarak doðrulama (tümevarým sorunu nedeniyle) mümkün deðildir. Bilimsel önermelerin mutlak olarak iki þartý yerine getirmesi gerekir; bunlardan birisi mantýðýn temel ilkelerinden ‘çeliþmezlik koþulu’nu gözetmesi, diðeri ‘yanlýþlanabilirlik koþulu’nu saðlamasýdýr.36

Popper, Darwin’in Evrim Teorisi’ne karþý özel bir ilgi duyuyordu. Herbert Spencer’ýn hatýrasý için Oxford Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Evrim ve Bilgi Aðacý’ (Evolution and The Tree of Knowledge) isimli bir ders vermiþtir. Popper’ýn ilgisinin en önemli sebebi ise, kendi ifadesine göre, bilimsel bilginin deneme ve yanýlmayla ilerlediðine iliþkin bilim felsefesindeki görüþünün; Darwin’in uyum saðlayamayan türlerin doðal seleksiyon ile elendiðine dair görüþüne benzerliðidir.37 Popper’a göre önce teori ortaya atýlýr, Darwin’e göre ise önce varyasyonlar oluþur; Popper’da yanlýþlamayla eleme olur, Darwin’de ise doðal seleksiyon elemeyi yapar. Popper, ilk olarak ‘Tarihsiciliðin Sefaleti’ (The Poverty of Historicism) isimli eserinde, Evrim Teorisi ile ilgili epistemolojik sorunlarý irdeler. Yeryüzünde hayatýn veya insan toplumunun evriminin, özel bir tarihi sürece karþýlýk geldiðini, ancak bu sürecin betimlenme tarzýnýn bir yasa deðil, sadece tekil bir tarihi önerme olduðunu söyler. Þu ya da bu þekilde formüle edilen bir yasanýn, bilim tarafýndan ciddi bir biçimde ele alýnmadan önce yeni örneklerle test edilmesi gerektiðine dikkat çeker. Fakat Evrim Teorisi’nde sadece özel bir tarihsel dönem ile sýnýrlý kalýndýðýndan; bir evrensel hipotezi test etmeyi ve de bilim tarafýndan kabul edilebilir bir doða yasasý bulmayý ümit edemeyeceðimiz sonucuna varýr.38

Popper, daha sonra bu konuyu özel olarak ele aldýðý makalesinde, Darwinizm’in test edilemeyeceðini (yanlýþlanamayacaðýný), bu yüzden ‘bilimselliðin kriterlerini karþýlamadýðýný’ ve ‘metafizik bir araþtýrma programý’ olduðunu belirtir.39 Darwinizm’in, ‘durumsal mantýk’ (situational logic) uyguladýðýný söyler. Darwinci yoruma göre, türlerin içinde çeþitliliðe yol açan bazý deðiþiklikler (varyasyonlar) olur, bu varyasyonlardan bazýsý yaþar, bazýsý ise doðal seleksiyona uðrayýp yok olur. Bu yorum, türlerin oluþumu için bir süreç tarifi yapar; fakat gözlemlediðimiz, bu sürecin sonucudur. Söylenen “Çevreye uyum saðlayanýn yaþadýðýdýr”, fakat “Yaþayan kim” diye sorarsak bu sorunun cevabý da “Çevreye uyum saðlayan” þeklindedir. Popper, duruma göre uygulanan bu mantýðýn bir totoloji olduðunu söyler.40

Evrim Teorisi bu þekilde formüle edildiði için yanlýþlanmaya imkân tanýmaz. Bilimselliðin temel kriterinin ‘yanlýþlanmaya açýklýk’ olduðunu savunan görüþe göre, bu yüzden, Evrim Teorisi, bilimsel bir gerçek (fact) olarak kabul edilemez. Örneðin kaplumbaðalarý ele alalým ve kaplumbaðalarýn nasýl var olduðunu Evrim Teorisi’ni savunanlarýn açýklamasýný istediðimizi varsayalým. Kaplumbaðalarýn atalarýndan birçok varyasyon oluþtuðu, bu varyasyonlarýn çevrelerine uyum saðlayamadýklarý için doðal seleksiyon ile yok olduklarý, kaplumbaðalarýn ise çevrelerine uyum (adaptasyon) saðladýklarý için var olabildikleri söylenecektir. Adaptasyon var olmak ile açýklanýr, oysa kaplumbaðalarýn var olmasý zaten Evrim Teorisi’ne göre çevreye adapte olduklarýnýn bir delilidir. Çevreye uyum saðlayan yaþayandýr; yaþayan ise çevreye uyum saðlayan olarak açýklanýr. Bu tarzda bir totolojinin yanlýþlanabilmesine olanak yoktur.

Popper, Mars’ta üç tür bakteri bulursak, Darwinizm’in yanlýþlanýp yanlýþlanamayacaðýný sorduðumuzda, cevabýn ‘yanlýþlanamayacaðý’ olduðunu söyler; çünkü bu var olan türlerin, mutasyona uðramýþ evvelki türlerin adapte olmuþ yegâne formlarý olduðunu söyleyebiliriz. Ayný þeyi Mars’ta tek bir tür bakteri de bulsak, herhangi bir baþka sayýda bakteri veya baþka canlý organizma bulsak da söyleyebiliriz. Bu da bize, Evrim Teorisi’nin, hiçbir þekilde yanlýþlanamayacak ve hiçbir þeyi öngörmeyecek þekilde formüle edildiðini gösterir.41 Bir teorinin bilimsel kriterlere uygunluðunu, mümkün olduðunca yanlýþlanmaya açýk bir þekilde ve çok anlamlýlýktan uzak bir þekilde formüle edilmesine baðlayan yanlýþlamacý yaklaþýmýn42 kriterlerini; Popper’ýn da belirttiði gibi Evrim Teorisi’nin karþýladýðý söylenemez.

YANLIÞLAMACILIK VE EVRÝM TEORÝSÝ

Popper, Darwinizm’in veya baþka bir teorinin canlýlýðýn kökenini açýklayamayacaðý kanaatindedir.43 Kendisinin bilimin ilerlemesine dair görüþüne benzerliðinden dolayý sempati duyduðu bu teorinin deðerli olduðunu da düþünür. Bu teorinin metafizik olmakla beraber pratik yararlarýnýn olduðunu söyler; örneðin bakterilerin penisiline karþý adaptasyonu doðal seleksiyon ile açýklanabilmektedir.44 Fakat, Popper’in verdiði bu örnek Evrim Teorisi’nin baþarýsý olarak gösterilemez, çünkü daha önce de açýklandýðý gibi, doðal seleksiyonun var olan türlerin çevreye adaptasyonunu açýklamasý Evrim Teorisi’ni rakip görüþlerden ayýrt eden bir özelliði deðildir. Penisiline karþý koyabilen bakterilerin varlýðýný sürdürmesi ve karþý koyamayanlarýn doðal seleksiyona uðramasý; yeni bir bakteri türünün oluþumunu izah edememektedir, sadece belli bir bakteri türünde doðal seleksiyonun ne kadar etkili olduðu gözlenmektedir. Bakteriler, baðýþýklýðý, yeni genetik materyal oluþumuyla saðlamazlar. Baðýþýklýðýn birinci kazanýlma yolu, antibiyotiðe karþý koyan, zaten var olan genlerin, bakteriler arasýnda transfer edilmesidir. Ýkinci yol ise, mutasyonla deformasyona uðrayan bakterinin moleküllerinin yapýsý deðiþtiði için; antibiyotiðin, bu moleküllere yapýþamadýðýndan, bu bakteriye zarar verememesidir. Bu durum, evin anahtarýný çalan hýrsýzýn (antibiyotiðin), evin (bakterinin) kilidi bozulduðu (molekül mutasyonla deforme olduðu) için içeri girip eþyalarý çalamamasýna (baðýþýklýk kazanma) benzemektedir. Evi koruyan, evdeki bir yapýnýn bozulmasýdýr. Oysa Evrim Teorisi’nin, rakip teorilere karþý üstün olabilmesi için; ‘doðal seleksiyon’la, yeni özelliði olan türlerin, cinslerin, familyalarýn ve takýmlarýn oluþtuðunu göstermesi gerekmektedir.45 Bu yüzden, Popper’ýn deyimiyle ‘metafizik bir araþtýrma programý’ olan Evrim Teorisi’nin, karþýt görüþlerden daha deðerli olduðunu söylememiz için objektif bir verimiz bulunmamaktadýr. Doðadaki oluþumlarý açýklamada, ‘doðal seleksiyon’un deðerli bir açýklayýcý mekanizma olmasýndan, ‘doðal seleksiyon’un türlerin oluþumunu açýklayabildiðine sýçrama yapmak yanlýþ olacaktýr. Evrim Teorisi’ni savunanlarýn en çok yaptýðý hata (veya yanýltmaca), doðal seleksiyon ile Evrim Teorisi ayný þeylermiþ gibi sunmalarýdýr. Popper’ýn bilimsel bir teoriyi baþarýlý bulmasýndaki ölçütler, sýnamalardan baþarýyla geçmesi (yanlýþ-lanmaya açýk olmasýna ve buna çalýþýlmasýna raðmen yanlýþla-namamasý) ve rakip görüþlerle karþýlaþtýrýlmasýndan üstünlükle çýkmasýdýr.46 Fakat Evrim Teorisi’nin ne sýnanmasý mümkündür ne de rakip görüþlerle karþýlaþtýrýldýðýnda üstünlük saðlayabilmektedir. Bu sonuç, Evrim Teorisi’nin göz önünde bulundurulmasý gerekli bir teori olmadýðý anlamýna gelmez. Evrim Teorisi ‘metafizik bir teori’ olsa da bu teoriyle ilgili bilimsel araþtýrmalar devam etmelidir; fakat bu teoriyle canlýlarýn orijinine dair açýklamaya ulaþýldýðýný söylemek hatalýdýr.

Marcel Schützenberger, Evrim Teorisi’nin yanlýþlanamayacaðýný ateþböceklerini örnek vererek þöyle anlatmaktadýr: “Ateþböcekleri ýþýk üreterek bir araya gelirler ve bundan haz aldýklarýna eminim. Neden yalnýz ateþböceklerinin bunu yaptýðýný bilmek ilginç olurdu. Onlarýn neden ýþýðý icat ettiðini açýklayabilecek genel bir sebep var mý? Bu canlý türü çiftleþmek için diðer türlerin kullanmadýðý bu kadar kompleks bir mekanizmaya neden ihtiyaç duymuþtur? Her özel soru için bana özel bir cevap verebilirsiniz, fakat ben iddia ediyorum ki Evrim Teorisi’nin durumunda, baþtan hangi özel açýklamayý yapacaðýnýzý belirleyebilecek hiçbir genel ilke yoktur. Bir teorinin yanlýþlanamayacak bir teori olmasý iþte budur.”47

Evrim Teorisi’nin bilimsel bir teori olduðuna dair savunmalarýyla ünlü Micheal Ruse þöyle demektedir: “Evrimin bütünü görünemiyor olabilir. Ama o bir gerçektir, hem de iyi ortaya konmuþ bir gerçektir; 8. Henry’nin kýzý Elizabeth’in Ingiltere kraliçesi olmasý ve göðsümde kalbimin atmasý kadar gerçektir.”48 Ruse’un bu aþýrý savunmasý ile Evrim Teorisi’nin bilimsel kriterler açýsýndan deðerlendirilmesi arasýnda ciddi bir fark vardýr. Ruse’un kalbinin atýp atmadýðý gözlemle doðrulanabilir, yanlýþlanmaya da açýktýr. Elizabeth’in kraliçeliði ile ilgili geçmiþte yaþayanlarýn tanýklýðý, bunu ileten yazýlý belgeler ve resimler vardýr. Üstelik Ruse’un kalbinin attýðýna ve Elizabeth’in kraliçeliðine karþý bir teori de yoktur. Evrim Teorisi, gözlenen canlýlarýn biyolojik durumuyla deðil de kökeniyle alakalý olduðu için, doðal tarihe dayalý evrimsel açýklama, insanlýk tarihinden örneklere -Elizabeth örneði gibi- benzetilerek, teorinin bilimsel kriterlere uygunluðunun tarih bilimi ile benzer olduðu söylenmek istenmektedir. Oysa Elizabeth örneðindeki gibi tarihsel vakalar birçok ayrý kanaldan gelen yazýlý veya resimli belgelere dayanýr, Evrim Teorisi için bu tarzda bir belge gösterilemez. Hiç kimse, sýrf günümüzdeki insanlarý ve toplumlarý inceleyip de yazýlý belgeler olmasaydý, Aristoteles veya Iskender hiç bilinmeseydi, geçmiþte Aristoteles’in veya Iskender’in yaþadýðýný çýkarsayamaz. Evrim Teorisi’nin, Elizabeth ile ilgili tarih biliminin anlatýmlarýnýn epistemolojik desteðinin aynýsýna sahip olabilmesi için -Michael Ruse’un imasý budur- yazýlý belgelere karþýlýk gelecek bir desteðe sahip olmasý gerekirdi; oysa bu þekilde herhangi bir desteði bulunmamaktadýr.

Bazýlarý fosillerin bu tarihsel belgelere karþýlýk geldiðini düþünebilir. Aslýnda Evrim Teorisi’nin savunulmasýnda fosiller, genel kitlenin sandýðýndan daha az önemli olmuþtur. Darwin ve ondan sonra birçok bilim insaný, Evrim Teorisi’ni, yaþayan canlýlardan yola çýkarak yaptýklarý soyut akýl yürütmelerle formüle etmeye çalýþmýþlardýr. Fosiller, ölmüþ canlý hakkýnda bilgi verir, fakat bu canlýnýn nasýl türediðini söylemez; fosillere dayalý çýkarým da tamamen soyut akýl yürütmelere dayanýr. Fosiller, beraberlerinde canlýnýn soy aðacý ve nasýl türediði ile ilgili belgelerle bulunmazlar. Hiçbir fosile dayanarak, bu fosili býrakan canlýnýn ayrýntýlý hayat hikâyesini anlamamýz mümkün olamaz. Hiçbir fosil, kendi soy aðacý ve hayat hikâyesi ile gömülü deðildir. Tüm bunlar Evrim Teorisi’nin, tarih biliminin sahip olduðu epistemolojik desteðe bile sahip olmadýðýný gösterir. Kitabýn ilerleyen sayfalarýnda ‘fosiller’ konusu daha ayrýntýlý iþlenecektir.

RAKÝPLERE ÜSTÜNLÜK, MATEMATÝK, HÝPOTEZLÝ TÜMDENGELÝM VE EVRÝM TEORÝSÝ

Ernst Mayr bilim tarihi incelendiðinde, bilimsel teorilerin reddedilmesinin gerçek sebebinin bu teorilerin apaçýk yanlýþlanmasý olmadýðýný, daha basit ve daha muhtemel bir teorinin ortaya konmasýnýn eski teoriyi bir kenara býraktýrdýðýný savunur. Yeni teorinin -özellikle biyolojide- olasýlýkçý yoruma dayanan bilimsel çýkarýmlara uyduðunu; mutlak deliller aramamak gerektiðini söyler. Bilim insanýnýn pragmatik olduðuna ve yeni bir teori ileri sürülünceye kadar eskisinden memnun olduðuna dikkat çeker. Darwin’in de bu þekilde düþündüðünü ve Evrim Teorisi’nin, matematiksel deliller gibi mutlak olduðunu ileri sürmediðini; bu teorinin, türlerin ayrý ayrý yaratýlýþýndan daha muhtemel olduðu için kabul edilmesi gerektiðini söylediðini belirtir.49 Ernst Mayr, Evrim Teorisi’nin bilimsel kriterleri karþýlamadýðý eleþtirisinin farkýndadýr ve alternatif görüþlerden daha muhtemel olduðu temeline dayandýrarak eleþtirileri bertaraf etmeye çalýþmaktadýr. Oysa gördük ki, Evrim Teorisi ile olasýlýkçý bir öngörü bile yapýlamamaktadýr; o zaman bu teorinin alternatiflerine karþý daha muhtemel olduðunu söyleyecek bir temel bulunamaz. Gözlenen canlýlar ve fosiller, alternatif teorilerce de açýklanabilmektedir. Ernst Mayr’ýn bilime yaklaþýmýný tamamen doðru kabul etsek bile, vardýðý sonucu doðrulayacak hiçbir kriter gösterememektedir. Evrim Teorisi’nin daha muhtemel olduðunu söylemekte,50 fakat bunun nasýl anlaþýlacaðýný ortaya koya-mamaktadýr. Bir teorinin mutlak olduðunu söylemek kadar daha muhtemel olduðunu söylemek de eðer sýnanabilen bir iddia olursa -yanlýþlanmaya açýk olursa- bir deðer taþýr. Mayr’ýn ortaya koyduðu kritiði kabul etsek ve rakip teorilerle Evrim Teorisi’ni yarýþa soksak, en iyimser bakýþla 0,5’den (1 üzerinden) daha büyük istatistiki bir deðeri Evrim Teorisi lehine elde etmeliyiz ki rakip teorilere karþý üstünlüðünü iddia edebilelim. Oysa böyle bir düzenek ve de böylesi bir veri gösterilememektedir. Darwinizm’in gözlem verilerine dayandýðý veya alternatiflerinden daha iyi olduðunun iddia edildiði her seferinde, ya doðal seleksiyonun varlýðý ispat edilmeye çalýþýlmakta51 veya tür içi deðiþiklikler veya coðrafi bir alanda izole olan türün farklýlaþmasý vurgulanmaktadýr. Oysa doðal seleksiyonun veya böylesi deðiþikliklerin varlýðý, daha önce de açýkladýðým gibi Evrim Teorisi’ni rakiplerinden ayýrt edici özellikler deðildir. Ernst Mayr’ýn iddia ettiði gibi, Evrim Teorisi’nin rakip teorilere üstünlüðünün ortaya konabilmesi için, doðal seleksiyonun ve türün mutasyon, izolasyon gibi faktörlerle yaþadýðý deðiþikliklerin; yepyeni özellikleri olan türlerin, cinslerin, familyalarýn oluþumuna sebep olabildiðinin gösterilebilmesi gerekir ki hiç kimse bunu baþaramamýþtýr.

Michael Ruse, Evrim Teorisi’nin, Malthus’un matematiksel yaklaþýmýný kullandýðýný52 söylerken de, yine Evrim Teorisi’ni diðer görüþlerden ayýrt eden bir özelliðini verememektedir. Malthus’un yaklaþýmýna göre, gýda kaynaklarý aritmetik olarak artarken, nüfus geometrik olarak artmaktadýr, bu yüzden bu gýda kaynaklarýndan yeterince faydalanamayýp ölenler olacaktýr.53 Bu matematiksel yaklaþým Evrim Teorisi’nin ayýrt edici özelliði olan yeni özellikli türlerin, cinslerin, familyalarýn oluþumu için hiçbir þey söylemez. Ayný þekilde popülasyon genetiðinde (population genetics) yapýlan matematik hesaplar da yeni bir türün oluþumu için matematiksel bir veri vermekten uzaktýr.54 Evrim Teorisi ile uðraþan bilim insanlarýnýn yaptýðý matematiksel iþlemlerin, Evrim Teorisi’nin ayýrt edici özelliði olan, yeni özellikleri olan türlerin, evrim ile oluþmasý ile alakalý olup olmadýðý önemlidir. Evrim ile uðraþan bir bilim insaný, dünyada var olan pandalarýn sayýsýný, pandalarýn kilosunu, son kýrk yýlda sayýlarýnýn deðiþimini matematiksel verilerle hesaplayabilir. Bu matematiksel veriler veya pandalar yok olursa bu doðal seleksiyonun nedeninin açýklanmasý, Evrim Teorisi’ni doðrulayýcý veriler olarak deðerlendirilemez. Çünkü, bu anlatýmlarda matematiksel dil kullanýlsa bile; ne pandanýn diðer bir türden oluþumu, ne de pandadan yeni bir türün oluþumu ile alakalý matematiksel bir veri mevcuttur. Yeni-Darwinciliðin en ünlü temsilcilerinden -bazýlarýnca en ünlüsü- kabul edilen Ernst Mayr, Evrim Teorisi’nde matematik aranmamasý gerektiðini þöyle anlatmaktadýr: “…Bu gösteriþli baþarýlar matematiðin sýnýrsýz bir prestij kazanmasýna sebep oldu. Bu da Kant’ýn ünlü betimlemesi olan, gerçek bilimin doða bilimleri içinde bulunabileceði, çünkü bu bilimlerin matematiksel olduðu yargýsý ile sonuçlandý. Eðer bu yargý doðruysa, Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’ kitabýnýn bilimsellik açýsýndan yeri nedir? Sürpriz olmayacak bir þekilde, Darwin’in matematik hakkýnda az bilgisi vardý. Niteliksel ve tarihi bilimler veya kompleks sistemler ile ilgilenen bilimler hakkýndaki yanlýþ yargýlar, biyolojinin aþaðý kategoride bir bilim olduðuna dair kibirli bir kanaatin ortaya atýlmasýna sebep oldu… Sistematik ve evrimsel biyolojinin çoðunda matematiðin katkýsý çok azdýr.”55 Görüldüðü gibi en ünlü evrimciler de Evrim Teorisi’nin matematiðe dayanmadýðýný kabul etmektedirler. Bu da, bilimsel kriterlere uygunluðu matematiksel olmakta anlayan anlayýþýn kriterlerini de Evrim Teorisi’nin karþýlamadýðýný göstermektedir.

Darwin, teorisinin Baconcý metot ile oluþturulduðunu söylerken tümevarýmcý bir yöntemi takip ettiðini, peþinen bir hipotezi öngörmediðini, gözlemleri neticesinde Evrim Teorisi’ne vardýðýný söylemek istiyordu. Sonradan, tümevarým hakkýnda felsefî itirazlar Darwinizm’e yöneltilince, Darwinizm’in aslýnda ‘hipotezli-tümdengelim’ (hypothetico-deductive) metodunu takip ettiði söylenmeye baþladý. Buna göre önce hipotez ileri sürülür, sonra bu hipotezin doðru olup olmadýðýný test etmek için gözlem ve deney yapýlýr.56 Oysa bu metot kabul edilir bir metot bile olsa, ancak alternatif görüþlere karþý üstünlük saðlanýrsa anlamlý olabilir. Fakat Evrim Teorisi yanlýþlanmaya açýk sýnamalara giremediði için, alternatif görüþlere göre üstün olup olmadýðýný da göstere-memektedir. Bilimsel olmanýn kritiðini ister tümevarýmcýlýkta, ister hipotezli-tümdengelimcilikte, ister matematiksel veriye dayan-makta, ister yanlýþlanabilir olmakta, ister öngörü gücünde, ister olgusalcýlýkta arayalým, istersek Evrim Teorisi’ni tarih bilimi gibi doða bilimlerinden ayrý bir sýnýfa koyalým; bu teorinin alternatif teorilere göre neden kabul etmemiz gerektiðine dair objektif bir kriter ortaya koyamazsak, Evrim Teorisi’nin bilimsel kriterleri karþýladýðýný söyleyemeyiz.

PARADÝGMANIN ETKÝSÝ

Özellikle Thomas Kuhn’un, 1962 yýlýnda ‘Bilimsel Devrimlerin Yapýsý’ (The Structure of Scientific Revolutions) kitabýný yayýmlamasýndan sonra ‘paradigma’ terimi bilim felsefesinin çok sýk kullanýlan kavramlarýndan biri oldu. ‘Paradigma’ bilim insanlarýnýn dünyaya bakýþ açýlarýný belirleyen, yapýlan bilimsel çalýþmalarýn temel önkabullerini dikte eden, ayrýca bilimsel faaliyetin oluþtuðu ve kontrol edildiði sosyolojik ortamý ifade eden genel çerçevedir.57 Thomas Kuhn’un bahsedilen eseri, II. Dünya Savaþý’ndan sonra Ingilizce yazýlmýþ en etkili eserlerden biri olup, bu esere katýlmayanlar bile, bu eserle hesaplaþmak için birçok cevap niteliðinde kitap ve makaleler yazmýþlardýr.58 Onun yaklaþýmýna katýlmayanlar da ‘paradigma’ terimini benimsemiþ ve sýkça kullanmýþlardýr.

Kuhn’un bilgi teorisindeki görüþü tamamen görelilikçidir, objektif bilimsel bilginin mümkün olmadýðý, var olan bilimsel kanaatlerin ancak belli bir ‘paradigma’ içinde geçerli olduðu kanaatindedir. Ona göre bilimsel ilerleme diye bir þey söz konusu deðildir; ne tümevarýmcý bir þekilde bilgileri artýrmak, ne de sürekli yanlýþlayarak daha sofistike bilgilere eriþmek mümkündür. Bir paradigmaya baðlý yapýlan bilimsel faaliyetin bazý dönemlerde bunalýma girdiði görünür, bu dönemlerde devrimci bir þekilde paradigma deðiþikliði olur. Kuhn’a göre bu deðiþiklik din deðiþtirmeye benzer. Bir paradigmanýn diðer bir paradigmaya üstünlüðünü belirleyecek hiçbir objektif kriter yoktur, bu yüzden bilimsel ilerlemeden söz edilemez.59 Kuhn’un görüþünü tamamen benimsersek ‘ýsýtma olayý ve suyun kaynamasý arasýnda nedensel bir iliþki olduðunu’ söyleyen bilimsel bir önermenin, sadece ve sadece ‘tek bir paradigma’nýn içinde önemi olduðunu kabul etmek zorunda kalýrýz. Günümüzün haritacýlýðý ile ilkçað haritalarýný kýyasladýðýmýzda bir ilerleme olduðunu da söyleyemeyiz; çünkü Kuhn’un sisteminde ilerlemenin objektif bir kriteri yoktur. Bu tip örnekler, Kuhn’un bilime yaklaþýmýnda önemli hatalar olduðunu gösterir. Diðer yandan, bir filozofu veya felsefeyi ‘kabul etmek’ yerine ‘ondan bir þeyler öðrenmeyi’ hedeflersek; Kuhn’dan öðrenilecek çok þey olduðu kanaatindeyim.

Kuhn’un görüþlerinin önemli bir öðesi olan, bilimsel bilginin sosyolojik bir ortam içinde üretildiði fikrine benzer görüþler, bilgi sosyolojisi ve bilim sosyolojisi ile ilgili çalýþmalarda da dile getirilmiþtir. Marx, Mannheim ve Durkheim bilginin toplum içinde üretildiðine dikkat çeken ünlü sosyologlardýr. Durkheim ahlak, deðerler, dini fikirler, hatta insan düþüncesinin temel kategorileri olan uzay ve zamanýn; sosyolojik ortamdan baðýmsýz bir þekilde var olamayacaðýný göstermeye çalýþtý. Fakat her üç sosyolog da bilimi, bilginin özel bir türü olarak düþünüp bilgi sosyolojisinin dýþýnda tuttular.60 Fakat daha sonra David Bloor gibi bazý sosyologlar, ‘bilimsel bilgi’nin nasýl üretildiðinin sorgulama dýþý tutulmasýna meydan okuyup, ‘bilimsel bilgi’yi de sosyolojik bir analizin hedefi yapmaya uðraþtýlar.61 Kuhn’un çalýþmalarý, bilim felsefesine olduðu kadar, bilgi ve bilim sosyolojilerine de katkýda bulundu ve bu alanlardaki tartýþmalara ivme kazandýrdý.62

Bahsedilen tüm bu çalýþmalar, Evrim Teorisi üzerine yapýlan incelemelerde ufuk açýcý nitelikte olabilir. Bu yüzden kitabýn 2. bölümünde Evrim Teorisi’nin ortaya konduðu dönem ve yerdeki ‘paradigma’yý göstermeye çalýþtým. Thomas Kuhn, hayatýnýn bir döneminde hemen hemen herkesin, bilim insanýnýn önyargýlardan arýnmýþ, hür bir ‘gerçek arayýcýsý’ olduðu kanaatine sahip olduðunu söyler; bilimsel olmayý hür fikirlilik ve objektiflik olarak, en azýndan hayatýmýzýn belli bir döneminde nitelemiþizdir. Oysa Kuhn, gerek teorik, gerek deneysel çalýþmalarda, bilim insanlarýnýn genelde objektif olamadýðýný söyler. Bilim insanlarýnýn çalýþmalarýna baþladýklarý zamanki öngörülerini haklý çýkarmak için gerek aletleriyle, gerekse teorilerindeki denklemlerle oynamaktan kaçýnmadýklarýný belirtir.63 Duane T. Gish’in, Evrim Teorisi’ne karþý türlerin birbirlerinden baðýmsýz yaratýlýþýný kabul edenlere makale yayýnlatmada, doktora ve profesörlük derecelerini kazanmakta zorluk çýkarýldýðýna; televizyon, radyo gibi medya kuruluþlarýnda ve National Geographic, Reader’s Digest, Life gibi etkin popüler dergilerde evrimci bilim insanlarýnýn hâkimiyetinin alternatif görüþlere geçit vermediðine dair tespitlerini64 göz ardý edemeyiz. Çünkü bilim sosyologlarýnýn ve Kuhn’un gösterdiði gibi bilimsel faaliyet; sosyolojik ortamdan baðýmsýz, mutlak olarak objektif bir uðraþ olmadýðý için, bilim cemaatinin önkabul, tavýr ve organize olma þekillerini göz önünde bulundurmalýyýz.

SAHTEKÂRLIKLARI PARADÝGMAYLA ANLAMAK

Toplumsal kabulün, akademik atamalarýn veya maddî ödül gibi karþýlýklarýn, çoðu zaman bilimsel sonuçlarýn ‘mevcut paradigma’ya uygun olmasýna baðlý olduðunu hatýrlamalýyýz. Tüm bunlarý göz önünde bulundurursak, Evrim Teorisi adýna niçin bazý sahtekârlýklarýn yapýldýðýný anlayabiliriz. Birçok kiþi ideoloji veya dinsel inanç uðruna niye insanlarýn sahtekârlýk yaptýðýný anlayabilmekte, fakat ‘bilimsel bir çalýþma’da sahtekârlýðýn sebebini anlayamamaktadýr. Bu noktada, Kuhn’un ‘paradigma’ anlayýþý ve bilim sosyolojisinin yaklaþýmlarý yardýmcý olacaktýr.

Evrim Teorisi adýna yapýlan çok önemli sahtekârlýklardan biri ‘Piltdown adamý’ (Eoanthropus Dawsoni) ile ilgilidir. 1912 yýlýnda Londra Tabiat Tarihi Müzesi müdürü Arthur Smith Woodward ile Charles Dawson, bir çene ile kafatasý fosili ve kabaca yontulmuþ taþ aletler bulduklarýný açýkladýlar. Ingiltere’de Piltdown yakýnýnda bulunan bu fosilin çene kemiðinin maymununkine, diþlerinin ve kafatasýnýn ise insanýnkine çok benzediði söylendi. Bu fosilin, insan evriminde büyük bir boþluðu doldurduðu ve 500.000 yýl önceki bir canlýya ait olduðu savunuldu. Fosil kemiklerin yaþýný tespit etmek için 1950 yýlýnda bulunan bir metot ile çene kemiðinin toprakta ancak birkaç yýl kaldýðý, kafatasýnýn ise birkaç bin yýllýk olduðu öðrenildi. Bu bilgiler elde edildikten sonra yapýlan detaylý araþtýrmalarda, kemiklerin, eski görüntüsü verilebilmesi için boyayýcý maddeler ile iþleme tabi tutulduklarý saptandý. Ayrýca diþler çene kemiðine yerleþtirilmek için zýmparalanmýþtý. Maymun çenesi ile insan kafatasý bir araya getirilerek sahtekârlýk yapýldýðý detaylý araþtýrmalar ile doðrulandý.65 Bu örnek 40 yýl boyunca, bir sahtekârlýk ürününün bilim insanlarýný ne kadar kolay yanýlttýðýnýn bir delilidir. Sahtekârlýk yapýlmasýndan daha önemli olan, mevcut paradigmaya uyum saðladýðý, hatta destek verdiði için, sahte bir delilin, 40 yýl boyunca birçok bilim insanýný ciddi þekilde yanýltýyor olabilmesidir. Paradigmaya uygun olan delil ciddi analizlere tabi tutulmamýþ, elde ciddi veri olmadan Piltdown adamýnýn yaþý 500.000 yýl olarak belirlenmiþtir. Oysa Evrim Teorisi’nin görüþlerine çok aykýrý sahte bir fosil imal edilseydi, ‘hâkim paradigma’ olan görüþe aykýrý bu fosildeki sahtekârlýðýn hemen tespit edileceðini, Kuhn’un yaklaþýmýndan esinlenerek tahmin etmek mümkündür.

Piltdown adamý 40 yýl boyunca Evrim Teorisi’nin en önemli delillerinden biri sayýlmasýna karþýn, bu sahtekârlýk ortaya çýkýnca, sonradan yazýlan ders kitaplarýndan çýkartýlmýþtýr. Fakat Haeckel’in embriyo çizimleriyle ilgili sahtekârlýk hala Evrim Teorisi ile ilgili kitaplarda yer almaktadýr. Ünlü evrimci biyolog Stephen Jay Gould, modern ders kitaplarýnda hâlâ Haeckel’in çizimlerinin olmasýný hayret edilecek ve utanýlacak bir durum olarak deðerlen-dirmektedir.66 1995 yýlýnda embriyolog Michael Richardson, Haeckel’in embriyonun geçirdiði aþamalar ile ilgili yanýltýcý bilgiler verdiðini detaylý bir þekilde göstermiþ ve bunun biyolojideki en ünlü sahtekârlýklardan biri olduðunu söylemiþtir.67 Thomas Kuhn, günümüzdeki þekliyle ders kitaplarýyla eðitimin 19. yüzyýlda ortaya çýktýðýný, daha önce temel matematik kitaplarý dýþýnda, bu tarz hazýrlanmýþ kitaplarla eðitimin olmadýðýna dikkat çeker ve bu ders kitaplarýnýn mevcut paradigmanýn temel kabullerini ve problem çözme kurallarýný aktardýðýný, öðrencilerin ise paradigmayý sorgulama þansýna hiç sahip olamadýklarýný belirtir.68 Kuhn’un dediði gibi günümüzün paradigmasýnýn muhafazasýnda ders kitaplarýnýn yeri çok önemlidir, diðer yandan en ünlü evrimci biyologlarýn bile yanlýþlýðýný kabul ettikleri çizimler hâlâ bu ders kitaplarýnda yer alabilmektedir. Paradigmanýn muhafazasý için çabalar, paradigmaya uygun çalýþmalarýn ödüllendirilmesi, paradigmaya karþý olanlarýn dýþlanmasý, paradigmanýn bilim insanlarýnýn ‘nereye’ ve ‘nasýl’ bakmalarý gerektiðini buyurmasý, göz önüne alýnmaz ise; ‘bilim’in ideoloji, sosyolojik baský, ödüllendirme mekanizmalarýndan baðýmsýz, her zaman için objektifliðini muhafaza edebilen bir faaliyet olduðunu zannetme hatasýna düþebiliriz. Bu ise ders kitaplarýnda aktarýlan bilgilerin temel önkabuller olarak alýnmasýna ve sonraki tüm gözlem ve deneylerin bu dogmatik önkabullerle þekillenmesine yol açmaktadýr.

‘Evrimci paradigma’nýn peþinen doðru kabul edilmesinin yol açtýðý yanlýþ yorumlara Nebraska adamý (Hesperopithecus Haroldcookii) da örnek olarak verilebilir. 1922 yýlýnda ünlü fosilbilimci Henry Fairfield Osborn Nebraska’da bir diþ fosili buldu. Konunun uzmanlarý, bu diþin insan ve þempanze arasýnda ara bir türün diþi olduðunu söylediler. Ardýndan Nebraska adamýnýn özellikleriyle ilgili detaylý anlatýmlar yayýmladý. Daha sonra bu diþin bir domuz diþi olduðu anlaþýldý.69 Bundan önce ise birçok antropolog, Nebraska adamýnýn nasýl yaþadýðý ile ilgili hikâyeler türetmiþlerdi.

Piltdown adamý, Nebraska adamý ve Haeckel’in çizimleriyle ilgili yapýlan sahtekârlýk ve hatalar, Evrim Teorisi’nin yanlýþ bir teori olduðunu göstermez. Evrim Teorisi’nin doðruluðu veya yanlýþlýðý, bu teorinin bilimsel kriterleri ne kadar karþýlayabildiði temelinde sorgulanmalýdýr. Fakat din adýna veya ideoloji adýna, nasýl dogmatik önyargýlý yaklaþýmlar veya sahtekârlýklar yapýlabiliyorsa, ayný þeyin ‘bilim’ adýna da yapýldýðýný, ‘bilim’in bazýlarýnýn zannettiði gibi her zaman objektif olan, önyargýlardan uzak bir faaliyet olamadýðýný, söz konusu örnekler göstermektedir. Dinde, Tanrý’nýn ödülü olduðu gibi, bilimde, bilim cemaatinin maaþ veya takdir gibi ödülleri vardýr; dinde, dini cemaatin dýþlamasý veya kabulü önemli olduðu gibi, bilimde, bilim cemaatinin dýþlamasý veya kabulü önemlidir; dinin tartýþmasýz önkabulleri olduðu gibi, bilimin de tartýþmasýz önkabulleri vardýr. Belki de bu yüzden Kuhn, ‘bilim’in mutlaka bir paradigma içinde yapýldýðýný belirttikten sonra, ‘paradigma deðiþimleri’ni din deðiþimine benzetmiþtir. Kuhn’un, bütün bilimsel çalýþmalarý, paradigmaya baðlýlýklarýndan dolayý objektif olmayan ve olamayacak uðraþlar olarak tarif etmesi bence abartýlý bir yaklaþýmdýr; fakat bilimsel çalýþmalarýn bütünü olmasa bile, bir bölümünün böyle olduðu görülmektedir. Özellikle Evrim Teorisi gibi, bireylerin varoluþsal yaklaþýmlarýyla önemli ölçüde baðlantýsý olan bir konuda, bu sorun iyice kendini göstermektedir.

Çoðu zaman sorun bahsedilen örneklerdeki gibi sahtekârlýk deðildir. Evrim Teorisi açýsýndan en önemli sorun, paradigmanýn empoze ettiði önkabullerle canlýlarýn deðerlendirilmesidir. Bu deðerlendirmeler genelde ‘yanlýþlanamaz’ niteliktedir ve aksi görüþler yokmuþ gibi bir tavýr takýnýlmaktadýr. Örneðin Buffon’un biyolojideki yaklaþýmý ‘kökensel türlerden yeni türlerin oluþumu’nu öngörmüþtür. Darwinci ve Buffoncu yaklaþýmdan hangisinin daha doðru olduðunu söyleyecek bilimsel verilere sahip deðiliz. Fakat Kuhn’un özellikle dikkat çektiði ders kitaplarýyla ‘evrimci paradigma’nýn önkabullerinin dayatýlmasý; canlýlar âleminin tümüne bakarken, her tür, birbirinden türemiþ gibi ‘apriori bir inancýn’ çalýþmalarý yönlendirmesine sebep olmuþtur. Örneðin canlýlarýn ‘soy aðacý’ gibi gözlemsel ve deneysel verilere dayanmayan hayali þemalar, alternatif görüþler göz önüne alýnmadan yapýlmýþtýr. Bu da gözlenen tüm türlerin, gözlenemeyen bir sürece ‘apriori bir inanç’la deðerlendirildiklerinin; bu türlerin kökenine dair ‘inançlar’ýn, objektif bilgilerden çok ‘öðretilen bir paradigma’yla þekillendirildiklerinin bir göstergesidir. Mevcut paradigmaya uymayan gözlemler olduðunda, Kuhn’un dikkat çektiði gibi bu gözlemler göz ardý edilir ve durumu kurtarýcý (ad hoc) düzenlemelere gidilir. Böylece bilimsel faaliyet, mevcut paradigmanýn dayattýðý kurallarla, Kuhn’un benzetmesine göre ‘bilmece çözme faaliyeti’ gibi sürer.70

PARADÝGMA HATIRINA PARADÝGMAYA RAÐMEN

Evrim Teorisi’nin ortaya konmasýnda ve kabulünde; belli bir dönemin bilimsel, felsefî, teolojik, politik, sosyolojik ve iktisadi durumunun büyük etkisi olmuþtur.71 Böylece, Evrim Teorisi kendisinin de içinde yer aldýðý daha geniþ bir paradigmanýn parçasý olduðu gibi, canlýlarýn kökenine dair doðal tarih çalýþmalarýnda ise kendisi bir paradigma olmuþtur. Her ne kadar Teilhard de Chardin ve Whitehead gibi birçok teolog ve filozof, Evrim Teorisi’ni Tanrýsal müdahale ile beraber ele almýþlarsa da, Kuhn’un özellikle önemine dikkat çektiði ders kitaplarýný incelememiz, mevcut paradigmada, Evrim Teorisi’nin, Tanrýsal müdahalenin dýþlanmasýyla sunulduðunu gösterir. Evrimci filozof ve bilim insanlarýnýn teist ve ateist yaklaþýmlarýndaki çeþitliliðin ders kitaplarýna yansýdýðý söylenemez. Mevcut ders kitaplarýndaki bu durumun anlaþýlmasý için, bilimsel analiz kadar sosyolojik ve tarihsel analize de ihtiyaç olduðu, bilim sosyologlarýnýn ve Kuhn’un yaklaþýmlarýna dayanýlarak söylenebilir. Örneðin Kilise’nin tarih boyunca eðitimdeki tekelinin ve bunun yol açtýðý zararlarýn, laikleþme ve sekülerleþme ile ilgili süreçlerin de bu konuyla alakalý olduðu tespit edilebilir.

Bilimin devlet politikasýna baðlý olarak çalýþmalarýný gerçekleþtirdiðini vurgulayan Paul Feyerabend, “Bilim pek çok ideolojiden yalnýzca biridir ve din devletten artýk nasýl ayrýysa, bilim de devletten öyle ayrýlmalýdýr” der.72 ‘Tanrý’nýn müdahalesinden’ bahsetmek bazýlarýna göre laikliðe aykýrý gözüküyor olabilir. Oysa Evrim Teorisi’ne alternatif bir teori olan ‘türlerin baðýmsýz yaratýldýðý’ veya ‘sadece kökensel türlerin baðýmsýz yaratýldýðý’ görüþleri; ancak ‘Tanrý’nýn müdahalesi’ savunulursa mümkündür. O zaman bilime ait ders kitaplarýnda Tanrý’dan bahsetmeyi peþinen inkâr eden bir yaklaþým, Evrim Teorisi’nin alternatifsiz olmasýna da yer açmaktadýr. Elektriðin incelenmesi, radyoaktif elementler üzerinde çalýþma veya karaciðerin fonksiyonlarýnýn belirlenmesi ‘Tanrýsal yaratýþ’tan bahsetmeden de ele alýnabilmektedir. Tanrý’ya inanan, bu verileri Tanrýsal tasarýmýn delili olarak görürken; ateist, bu oluþumlarý salt doða yasalarýnýn oluþturduðu tesadüfler olarak açýklamayý tercih edecektir. Fakat her halükarda elektrik, radyoaktif elementler veya karaciðer ile ilgili ayný veriler kabul edilebilir. Oysa canlýlarýn kökenine dair bir incelemede, Tanrý’nýn yer aldýðý bir varlýk anlayýþý (ontoloji) alternatif bir imkân sunmaktadýr. Bu ontoloji, ‘türlerin baðýmsýz yaratýlýþý’nýn da ‘evrim’in de mümkün olabileceðini; tercihin Tanrý’nýn seçimine baðlý olduðunu kabul edecektir. Oysa ‘Tanrý’dan bahsetmemek’ veya ‘Tanrý’yý inkâr’ peþinen (apriori) bir ilke olarak kabul edilince; Evrim Teorisi’ni kabul etmek dýþýnda bir alternatif kalmamaktadýr.

Canlýlarýn kökenine dair bilimsel bilginin yetersizliði itiraf edilirse, mevcut paradigmanýn kabul etmeye yanaþmadýðý teolojik açýklamalarýn hâkimiyetinden çekinilmektedir. Geliþmiþ mikroskoplar kendiliðinden türemenin mümkün olmadýðýnýn anlaþýlmasýna sebep olmuþ ve ‘sadece’ doðanýn içinde kalarak bir açýklama arayanlara Evrim Teorisi/Teorileri dýþýnda bir alternatif kalmamýþtýr. Doðanýn tüm müdahalelere kapalý olarak ‘sadece’ materyalist sebeplilik ilkesi ile iþlediðine dair ‘natüralist önkabul’ olmasa, Evrim Teorisi’nin günümüzdeki gibi geniþ ölçüde kabul görmeyeceðini savunan Philip Johnson haklý gözükmektedir.73 Bu da bilim, felsefe ve din üçgenindeki en hararetli tartýþmanýn neden Evrim Teorisi ile ilgili olduðunu ortaya koymaktadýr. Daha önce görüldüðü gibi, aslýnda Evrim Teorisi, bir teorinin matematiksel verilere dayanmasý, gözlemsel ve deneysel verilerinin olmasý, yanlýþlanmaya açýk olmasý ve -bence en önemlisi- alternatif görüþlere objektif verilerle üstünlük saðlamasý gibi, mevcut paradigmaca da kabul edilen bilimsel kriterlere uyamamaktadýr. Fakat ‘sadece doðanýn içinde kalarak açýklama yapmak’ (Tanrý’dan hiç bahsetmemek) gibi bilimsel çalýþma alanýndaki ‘mevcut paradigma’nýn çok önemli bir koþulunu Evrim Teorisi karþýlamakta alternatifsiz olduðu için, ‘paradigma hatýrýna’ paradigmaya da raðmen kabul edilmektedir.

BÝRLEÞMELÝ TÜMEVARIM, HÝPOTEZLÝ TÜMDENGELÝM, BIG BANG TEORÝSI VE EVRÝM TEORÝSÝ

Evrim Teorisi’nin gözlenemeyen bir süreç olmasýna karþýn Michael Ruse, birçok zaman katilleri de göremediðimizi, fakat kullanýlan býçaðýn incelenmesi, geçmiþteki husumet ve benzeri unsurlarý birleþtirip sonuca varabildiðimizi söyler. Ruse, William Whewell’in, tümevarýmlarýn birleþiminden sonuca varmak için ideal yöntem olarak gösterdiði ‘birleþmeli tümevarým’ (consilience of induction) yönteminin, Evrim Teorisi’nin yöntemi olduðunu söyler.74 William Whewell, deðiþik alanlardan gelen delillerin topluca bir tümevarým gerçekleþtirmelerini tarif etmek için ‘birleþmeli tümevarým’ deyimini kullanmýþtýr. Whewell, bu yöntemle ulaþýlan teorilerin basit, birleþtirici ve tümevarýma izin veren teoriler olduðunu söyler ve Newton’un ‘evrensel çekim gücü’ ile ilgili teorisini bu yöntemle ulaþýlan teorilere örnek olarak gösterir. O, teorilerin genellemeleri sayesinde bilinmeyen vakalarýn tespit edilmesi ve teorinin öngörüde bulunma gücüne sahip olmasý gerektiðini söyler.75

Daha önce görüldüðü gibi Evrim Teorisi’ne dayanarak bir öngörüde bulunmak mümkün deðildir, bu teori Whewell’in ortaya koyduðu kriterleri karþýlayamamaktadýr. Ruse’un, katilin bulunmasý için söyledikleri elbetteki göz ardý edilemez; ama katilin bulunmasý için mevcut deliller, en azýndan alternatif katil adaylarýndan herhangi birinin katil olduðunu diðerlerinden daha çok ortaya koyuyorsa kabul edilir. Eðer, apriori þartlanmýþlýðýmýzdan dolayý ‘Çinlileri sevmiyorsak’ ve alternatif adaylardan Çinli olanýn katil olduðunu, diðer katil zanlýlarýna nazaran Çinliyi ön plana çýkaran bir delil olmamasýna raðmen iddia ediyorsak, bu kabul edilemez. Bilimsellik kriterlerimiz ister Bacon, ister Popper, ister Carnap, ister Whewell gibi olsun; eðer alternatif teorilerden birinin diðerine üstünlüðünü gösteremiyorsak bilimsel kriterleri karþýlayamayýz. ‘Doðanýn içinde kalmak’ gibi apriori bir kabulü Evrim Teorisi’nin alternatif teorilere karþý tek dayanaðý yaparsak; ‘Çinlileri sevmemek’ gibi apriori bir yaklaþým ile Çinli’nin katilliðini diðer alternatiflere karþý ilan ettiðimizdeki hataya düþeriz. Çünkü felsefî, teolojik veya varoluþsal tercihlere dayalý ‘apriori kabuller’den çýkarsanan sonuçlarýn bilimselliðin kriterlerini oluþturduðunu söyleyemeyiz. Ateist bir Evrim Teorisi’ni savunanlarýn, “Neden Evrim Teorisi’ni türlerin baðýmsýz yaratýlýþýna karþý tercih ediyorsunuz” sorusuna verdikleri cevap eðer “Çünkü doða içinde kalmalýyýz” anlamýna gelecek bir cevabýn ötesine geçemiyorsa, bu cevap sadece kabul edilen ‘apriori metafizik bir ilkeyi’ açýklamakta, fakat objektif bir delil olamamaktadýr.

Evrim Teorisi’nin totolojilerin ötesine geçip bilimsel kriterleri karþýlayabilmesi için, alternatif teorilere karþý üstünlüðünü objektif delillerle gösterebilmesi gerekirdi. Evrim Teorisi ile bazý açýlardan benzeyen, fakat bahsedilen bilimsel kriterleri karþýlayabilen Big Bang Teorisi’ni incelediðimizde, bu kriterlerin nasýl karþýlanabileceðini daha iyi anlayabiliriz. Big Bang Teorisi ile Evrim Teorisi’nin önemli benzerlikleri bulunmaktadýr. Big Bang Teorisi ile on beþ milyar yýl önce baþlayan, baþlangýcýný gözlemleyemediðimiz evrenin meydana gelmesine dair bir süreç savunulur; Evrim Teorisi ile birkaç milyar yýl önce baþlayan, baþlangýcýný gözlemleyemediðimiz, canlýlarýn oluþumuna dair bir süreç savunulur. Big Bang Teorisi ile tek noktadaki bir baþlangýçtan atomlara, atomlardan toz bulutlarýna, toz bulutlarýndan galaksilere bir evrim gerçekleþtiði ileri sürülür. Evrim Teorisi ile moleküllerden tek hücrelilere, tek hücrelilerden daha kompleks canlýlara bir evrim süreci savunulur. Aslýnda türlerin baðýmsýz yaratýlýþýný kabul edenler de belli ölçüde evrimi benimserler; toprak gibi homojen bir hammaddeden canlýlar gibi kompleks varlýklarýn yaratýlmasý, ayrýca canlýlarýn ana rahminde geçirdikleri aþamalar da birer evrimdir. Evrim Teorisi’nin ayýrt edici özelliði ‘evrim’i savunmasý deðil; bütün türlerin, cinslerin, familyalarýn birbirlerinden oluþtuklarýný savunmasýdýr. Aslýnda canlýlarýn kökenine dair bütün görüþler, türlerin ya ortak bir canlý atadan, ya da cansýz toprak atadan meydana geldiklerini ileri sürerek ortak bir kökte birleþtirirler. Bu yüzden, Big Bang Teorisi türlerin baðýmsýz yaratýlýþýna da benzetilebilir.

Big Bang Teorisi 20. yüzyýlýn ilk yarýsýnda, Evrim Teorisi ise 19. yüzyýlda ortaya konduðu için, her iki teorinin de insanlýk tarihine göre yakýn dönemin ürünleri olduklarý söylenebilir. Big Bang Teorisi ortaya konmadan önce Demokritos, Epikuros, Lucretius gibi ateist atomculardan, Aristoteles gibi kendisinden sonraki dönemin en etkin bir filozofuna ve modern dönemin materyalist filozoflarýna kadar birçok kiþi evrenin aþaðý yukarý þimdiki halinde sonsuzdan beri var olduðunu ve sonsuza dek de var olacaðýný savunuyorlardý.76 Tektanrýlý üç dinin mensuplarý evrenin baþlangýcý olduðunu ve yaratýldýðýný kabul etmekle beraber, evrenin baþlangýcýna dair bilimsel bir teori oluþabileceðini ummuyorlardý. 20. yüzyýlýn baþlangýcýna Newton fiziðinin hâkimiyetinde girildi, Enistein’ýn 1905 yýlýnýn baþlarýnda yazdýðý üç makale ise fizik alanýnda yeni bir devri baþlattý.77 Einstein’ýn Izafiyet Teorisi fizik alanýndaki en önemli teori oldu. Fakat, Newton’un öngördüðü sonsuz büyüklükteki evrene olan inanç deðiþmemiþti, Einstein da baþta bu inancý paylaþýyordu. Sonlu bir evrenin içinde birbirini çeken maddenin tek bir birleþene dönüþmesi kaçýnýlmazdý, ama evrende böyle bir yapý yoktu. Newton maddenin sonsuz bir evrene homojen bir þekilde yayýldýðýný söyleyerek bu sorunu halletmeye çalýþtý.78 Bu çözüm sorunu halletmeye yetmiyor, evrendeki yýldýzlarýn neden bu kadar uzun süredir birbirlerinden ayrý kaldýðý açýklanamýyordu.79 Einstein da Newton’un fiziðinin etkisi altýndaydý, 1916 yýlýnda Einstein ilk olarak duraðan bir evren modeli ortaya attý, ne var ki hemen sonra duraðan bir evrenin kararlý olamayacaðýný ve çökmek zorunda olduðunu gördü. Duraðan evren modelini kendi teorisiyle baðdaþtýrabilmek için, sonradan hayatýnýn en büyük hatasý olarak gördüðünü söylediði ‘kozmik itme’ fikrini icat etti.80

1922 yýlýnda Alexander Friedmann, Einstein’ýn formüllerinin, evrenin geniþlemesini gerektirdiðini ortaya koydu.81 Ayný dönemde, Friedmann’dan baðýmsýz olarak, Einstein’ýn formülleri üzerinde çalýþan Vatikan Gözlemevi’nin en önemli kozmoloji uzmaný Georges Lemaitre de bu formüllere dayanarak evrenin geniþleyen dinamik bir yapýda olduðunu keþfetti. Geniþleyen evren çekim gücünü dengeliyordu ve yýldýzlar çekim gücüne raðmen bu yüzden ayrý kalýyorlardý. Geniþleyen evrenin bugünkü boyutuna ulaþabilmesi, daha evvel daha küçük, ondan evvel daha da küçük olmasý demekti. Geriye gidilince karþýmýza bir tekillik çýkýyordu. Lemaitre kusursuz modeli bulduðuna inanýyordu: Tanrý’nýn ‘ilk atom’ olarak yarattýðý ve bir meþe palamudundan bir meþe aðacýnýn büyümesi gibi büyüyüp geniþlemeye devam eden ve günün bilim ustasý olan Einstein’ýn matematiðini sadakatle izleyen bir evren modeli. Bu ayný zamanda Einstein’ýn denklemlerinin geniþleme konusunda karþýlaþtýðý sorunu da çözen bir evren görüþüydü.82

Big Bang Teorisi’nin rakibi olarak Newton’un sonsuz ve duraðan evrenini düþünürsek, Big Bang Teorisi’nin nasýl üstünlük saðladýðýný en baþýndan itibaren görebiliriz. Rakip teori, gözlenen evrenin çekim gücüne raðmen neden çökmediðini açýklayamýyordu. Ayrýca duraðan modele göre evrenin sonsuz büyüklükte olmasý gerekiyordu, bu ise sonsuz yýldýzýn var olmasýný, sonsuz yýldýzýn varlýðý ise gecenin gündüz kadar aydýnlýk olmasýný gerektiriyordu. Gözlenen gecenin böyle olmamasý ise ‘Olber Paradoksu’ olarak adlandýrýlan paradoksu ortaya çýkartýyordu. Big Bang Teorisi geniþleyen ve sýnýrlý bir evreni ileri sürerek gözlenen gecenin karanlýk olmasýyla da destekleniyordu.83 Johann Friedrich Zöllner, sonsuz bir evrendeki yýldýzlarýn evrenin her noktasýna sonsuz çekim uygulayacaðýný göstermiþti. Big Bang Teorisi, Olber Paradoksu ve çekim gücünün yýldýzlarý bir tekillikte birleþtirmesi gerektiðine dair paradoks ile beraber ‘sonsuz çekim’ ile ilgili bu paradoksu da çözdü; gözlenen evrenin mantýklý ve matematiksel yasalara uygun açýklamasýný yaptý.

Evrim Teorisi’nin tümevarým metodu ile temellendirilmesinin yapýlamadýðý görüldüðünde, teorinin aslýnda hipotezli-tümdengelim metoduna uygun olduðunun söylendiðini gördük. Buna göre önce hipotez veya teori ileri sürülür (hipotez veya teorinin nasýl ileri sürüldüðü önemli deðildir), sonra ise gözlem ve deneylerin bu hipotez veya teoriyi destekleyip desteklemediðine göre hipotez veya teori deðer kazanýr. Daha önce söylendiði gibi, ancak bir teori rakiplerine göre daha iyi bir þekilde gözlemleri ve deneyleri doðruluyorsa bu metot geçerli olabilir. Evrim Teorisi, canlýlardaki ve fosillerdeki, deðiþik yaklaþýmlarla da açýklanan benzerlikleri, yeni bir bakýþ açýsýyla açýklamýþ, ama objektif kriterlerle alternatiflerine üstünlük saðlayamamýþtýr. Oysa Big Bang Teorisi, baþka hiçbir teorinin çözemediði bahsedilen paradokslarý çözebilmiþtir. Yýldýzlarýn çekim gücünün etkisiyle birbirleriyle birleþmemiþ olmasý, gecenin karanlýðý ve her noktada sonsuz çekim olamayacaðý gibi, matematiksel ve gözlemsel olarak ifade edilebilecek objektif kriterler teoriyi desteklemiþtir. Bu yüzden, Big Bang Teorisi hipotezli-tümdengelim yönteminin baþarýyla uygulanmasýnýn iyi bir örneði olmuþken; Evrim Teorisi olamamýþtýr.

RAKÝP TEORÝLERE ÜSTÜNLÜK, BIG BANG TEORÝSÝ VE EVRÝM TEORÝSÝ

Baþtan sadece teorik olarak ortaya konan Big Bang Teorisi; daha sonra teleskoplardan yapýlan gözlemlerle de destek kazanmýþ ve evrenin sürekli geniþlediði gözlemsel olarak doðrulanmýþtýr. Edwin Hubble, 1929 yýlýnda, Mount Wilson Gözlemevi’nde, devrin en geliþmiþ teleskobuyla tüm galaksilerin birbirlerinden uzaklaþtýðýný gözlemledi.84 Hubble evrenin geniþlemesini, ‘Doppler etkisi’ni kullanarak keþfetti. Bu trafik radarýna yakalanmaya neden olan etkinin aynýsýdýr. Buna göre, ses veya ýþýk kaynaðý, gözlemciye yaklaþýyorsa dalga boyu küçülür ve biz ýþýk maviye kaymýþtýr deriz, uzaklaþýyorsa dalga boyu büyür ve bu kez de kýrmýzýya kaymadan söz ederiz.85 Hubble, tüm galaksilerin kýrmýzýya kaydýðýný gözleyerek, bütün galaksilerin birbirlerinden uzaklaþtýðýný; kýsaca, evrenin geniþlediðini, gözlemsel temelde ortaya koydu. Evrim Teorisi, þu anda var olan bütün canlýlarýn evrim geçirerek diðer türlerden oluþtuklarýný söyler, fakat elle dokunma mesafesindeki türlerden yeni özelliði olan farklý türlerin, cinslerin, familyalarýn oluþumunu destekleyecek gözlemi, deney yapma þansýna raðmen sunamaz. Buna karþýn Big Bang Teorisi, hipotezli-tümdengelim metodu ile birlikte gözlemsel verilere sahip olma kriterini de karþýlamaktadýr.

Bilimsel kriterlere uygun olmanýn en önemli göstergelerinden biri olarak öngörülerde bulunma gücü gösterilmiþtir. Daha önce bahsedildiði gibi Evrim Teorisi bu þartý karþýlayamamaktadýr. Big Bang Teorisi ile ise önceden öngörülen evrenin geniþlemesi, sonradan gözlemsel olarak doðrulanmýþtýr.

Fred Hoyle ve arkadaþlarý evrenin geniþlemeye raðmen duraðan bir yapýda olabileceðini göstermeye çalýþýrlarken ‘Duraðan Durum Teorisi’ni (Steady State Theory) ortaya attýlar. Bu teoriye göre evrenin geniþlemesiyle ortaya çýkan boþ alan, sürekli bir þekilde madde yaratýlmasý ile dolduruluyordu. Bu teori, fiziðin temel yasasý olan ‘maddenin ve enerjinin korunmasý’ ilkesine (termodinamiðin birinci yasasý) uymuyordu.86 Evrende çok büyük orandaki entropinin varlýðý, gözlenen geniþlemenin mekanizmasýnýn gösterilememesi, galaksilerin daðýlým þekli ve daha birçok faktör açýsýndan Duraðan Durum Teorisi, daha baþtan, Big Bang Teorisi kadar baþarýlý deðildi.87 Fakat uzun süre Big Bang Teorisi karþýsýndaki tek alternatif bu teoriydi. Big Bang Teorisi’ne göre evrenin baþlangýcý çok sýcak ve çok yoðundu, geniþlemeyle bu yoðunluk ve sýcaklýk sürekli düþüyordu.88 Bu çok sýcak ilk ortam, Hoyle’nin teorisinin açýklayamadýðý hidrojenin oluþumu için gerekli çok yüksek sýcaklýktaki ortamýn açýklamasýný yapabiliyordu. Hoyle ise bunu kabul etmek istemiyor ve “Big Bang’in fosilini bana bulun” diye alay ediyordu.89 1948 yýlýnda Gamow ve arkadaþlarý, Big Bang’in baþlangýcýndaki yüksek ýþýmalý çok sýcak ortamýn kalýntýsýnýn bugün bile evrende olmasý gerektiðini matematiksel hesaplar çerçevesinde ileri sürdüler.90 1965 yýlýnda Arno Penzias ve Robert Wilson, Gamow ve arkadaþlarýnýn, Big Bang Teorisi’nin evren modeline dayanarak öngördüðü ‘kozmik fon radyasyonu’nu (aranan fosili) bulup Nobel Ödülü’nü aldýlar. Bu keþfi bazý ünlü fizikçiler, ‘modern kozmolojinin doðumu’ olarak kabul ettiler.91 1989 yýlýnda uzaya fýrlatýlan COBE uydusundan 1992’de gelen veriler, kozmik fon radyasyonunu ve bu radyasyonda gezegenlerin oluþmasý için gerekli olan dalgalanmalarý çok hassas bir þekilde gösterdi.92 Stephen Hawking COBE’den gelen veriler için “Bu, yüzyýlýn, hatta belki de tüm zamanlarýn en büyük buluþudur” yorumunu yaptý.93

Big Bang Teorisi’ne dayanarak yapýlan öngörüleri, daha sonra geliþmiþ cihazlarla yapýlan gözlemsel kanýtlarýn desteði izledi. Bu teorinin öngörüleri bilim insanlarýna bu teoriyi yanlýþlayabilmeleri için imkân tanýyordu. Fakat bulgular hep rakip teoriler yerine Big Bang Teorisi’ni destekledi. Bu bulgular, milyarlarca yýl öncesindeki bir patlamayla baþlayan bir süreçle ilgili bir teorinin nasýl yanlýþlanabilir öngörüler ileri sürebileceðinin bir delilidir. Örneðin evrenin geniþlemediði veya kozmik fon radyasyonunun mevcut olmadýðý gösterilebilseydi teori yanlýþlanabilirdi. Üstelik bu yanlýþlamaya açýk öngörüler sürekli sürdü. Big Bang Teorisi, evrenin sýcaklýðýnýn ve yoðunluðunun geniþlemeye baðlý olarak düþtüðünü söyler. Buna göre evrenin geçmiþi daha yoðun ve daha sýcaktýr. Teleskopla gördüðümüz yýldýzlarýn birçoðunun ýþýðý milyarlarca yýl önceden, yani evrenin geçmiþinden gelir. 1994 yýlýnda, evrenin geçmiþinin sýcaklýðýnýn, þimdikinden daha yüksek olduðu saptanabildi.94 Eðer evrenin geçmiþinin, ayný sýcaklýkta veya daha soðuk olduðu gösterilebilseydi Big Bang Teorisi yanlýþlanabilirdi.

Big Bang Teorisi, William Whewell’in ayrý ayrý alanlardan gelen delillerin birleþimiyle sonuca varmayý ifade etmek için kullandýðý ‘birleþmeli tümevarým’ yöntemine uymaktadýr. Kýsaca incelenen delillerin dýþýnda, Big Bang Teorisi’nin öngördüðü evren modeline uygun þekilde, evrenin %25’inin helyum, %73’ünün hidrojen olduðu anlaþýlmýþtýr.95 Bu teori ile atom altý dünyanýn oluþumu ile ilgili bir teori elde edilmiþ, bu teoriye dayanarak Big Bang’den sonraki ilk dakikalar hakkýnda akýl yürütülebilmiþtir.96 Evrendeki döteryum ve lityum gibi hafif atomlarýn açýklamasý sadece bu teori ile yapýlabilmektedir; aðýr atomlarýn yýldýzlarýn içindeki süreçlerle açýklanmasý mümkünken, bu atomlarýn bu süreçlerle açýklanmasý mümkün deðildir.97 Ayrýca yýldýzlarýn incelenmesinden, entropiden ve radyoaktif elementlere dayalý tarihlendirme yöntemiyle varýlan sonuçlardan evrenin bir baþlangýcý olmasý gerektiðinin anlaþýlmasý da Big Bang Teorisi’ni desteklemiþtir.98 Ayrý ayrý alanlardan gelen bu delillerin her biri, Big Bang Teorisi’ni desteklerken, Duraðan Durum Teorisi gibi rakip teorileri yanlýþlamýþtýr. William Whewell’in deyimiyle ‘birleþmeli tümevarým’, yani ayrý alanlardan gelen verilerin gücünü birleþtirmesi ile yapýlan tümevarým; Big Bang Teorisi ile çok baþarýlý bir þekilde gerçekleþmiþtir.

Big Bang Teorisi, baþka hiçbir teorinin açýklayamadýðý þekilde görünür olgularý açýklayarak, rakip hiçbir teorinin yapamadýðý öngörüleri yaparak ve bu öngörülere yanlýþlanma imkâný tanýyarak, evrenin matematiksel modelini çok baþarýlý bir þekilde sunarak, baþarýlý bilimsel bir teori olmuþtur. Üstelik Big Bang Teorisi, Evrim Teorisi’nden çok daha eskilerden baþlayan (günümüzden on beþ milyar yýl kadar önce) bir süreçle ilgili bir teoridir. Bu teori, bir teorinin milyarlarca yýllýk bir sürece dair olmasýna raðmen bilimsel kriterleri nasýl karþýlayabildiðinin bir örneðidir. Oysa daha önce görüldüðü gibi Evrim Teorisi ayný baþarýyý gösterememiþtir.

Biyolojinin fizikten farklý bir bilim dalý olmasý ve biyolojide öngörüde bulunmanýn zorluðu gibi sebepler, Evrim Teorisi’nin, Big Bang Teorisi’ne nazaran baþarýsýz bir teori olmasýnýn nedenleri olarak ileri sürülebilir. Baþka bir bakýþ açýsýndan ise, canlýlar gibi dokunulabilen, deney yapýlabilen geniþ bir topluluktan objektif üstünlük saðlayacak verilerin elde edilememesi, Evrim Teorisi’nin yanlýþlýðýnýn delili olarak gösterilebilir. Evrim Teorisi’ne karþý bilinemezci (agnostik) kalýp, canlýlarýn tarihine dair çalýþmalarda yeni verilere ihtiyaç olduðunu söylemek bence en doðrusu gözükmektedir. Linnaeus’un türleri tamamen sabit gören yaklaþýmý günümüzde yanlýþlanýp elenmiþtir. Fakat türlerin sýnýrlý þekilde deðiþken olduðunu kabul etmelerine raðmen, türlerin baðýmsýz yaratýldýðýný kabul eden görüþleri yanlýþlamak mümkün olamamýþtýr. Evrim Teorisi’nin delili gibi ortaya konan tüm veriler, ancak rakip teorilerce de kabul edilen sýnýrlý deðiþikliklerin gösterilmesinin ötesine geçememektedir. Big Bang Teorisi ise milyarlarca yýllýk bir sürece ait bir teori olmasýna raðmen; rakip teorilerin hiçbirince öngörülemeyen, yanlýþlamaya açýk tahminler ileri sürmüþ ve gözlemsel verilerin teorinin öngörülerini doðrulamasýyla rüþtünü ispat etmiþtir.

HOMOLOJÝDEN EVRÝM TEORÝSÝ’NE VARILABÝLÝR MÝ?

Canlýlardaki benzerlikler, farklý görüþlerde olan birçok ünlü biyoloðun dikkatini çekmiþtir. Aristoteles canlýlarý sýnýflarken bu benzerlikleri temel almýþtýr. Linnaeus da Owen da canlýlarý benzerliklerine göre sýnýflandýrmýþtýr. Her canlý sýrasýyla bir âlem, filum, sýnýf, takým, familya, cins ve türe aittir. Ayný cinsin altýndaki türler birbirlerine, ayný cinsin altýnda olmayan türlere nazaran daha çok benzer. Linnaeus ile beraber 18. yüzyýlýn ve 19. yüzyýlýn ilk yarýsýnýn tüm ünlü taksonomistlerinin canlý sýnýflandýrmalarý, canlýlarýn benzerlikleri temelinde yapýlmýþtýr. Bu sýnýflandýrmalar ‘özcü yaklaþým’ (essentialism) çerçevesinde oluþturulmuþ, canlýlarýn benzerliklerine sebep olan ‘özler’, Tanrý’nýn zihnindeki plana göre oluþan tasarýma baðlanmýþtýr.99 Böyle olunca, canlýlarýn ortak bir atadan evrimleþtiði fikrine gerek duyulmadan; onlar, birbirlerine benzerlikleri (homoloji) temelinde sýnýflandýrýlmýþtý.

Darwin, daha önceden canlýlarýn sýnýflandýrýlmasý için kullanýlan bu benzerliklerin, Evrim Teorisi’nin delili olduðunu ileri sürdü. Canlýlar sýnýflamasýnýn baþýna ortak bir ata koyarak bütün türleri birbirine baðladý. Canlýlarýn tarihini, canlýlarýn evrimle kazandýklarý benzerlikleri üzerine bina edip, bu benzerliklerin yakýn ve uzak akrabalarý belirlemekte kriter olduðunu ileri sürdü. Darwin’den önce canlýlarýn benzerliklerinde ‘homolog’ ve ‘analog’ yapýlarýn karýþtýrýlmamasý gerektiðine dikkat çekilmiþti. Richard Owen, ‘Türlerin Kökeni’ yayýmlanmadan 11 yýl önce (1848) yayýmladýðý kitabýnda, ‘analog organlar’ýn yapýsal olarak baðlantýsýz olup, canlýlarda ayný amaca yönelik kullanýlan organlar olduklarýný; buna karþýn ‘homolog organlar’ýn, ayrý amaçlar için kullanýlsalar bile yapýsal olarak benzer olduklarýný söyledi. Owen, sýnýflandýrma açýsýndan homolojilerin esas olduðunu, analog yapýlarýn dikkate alýnmamasý gerektiðini söyledi.100 Bu tanýma göre sinekte ve leylekte uçmak gibi ayný amaca yarayan kanatlar, farklý yapýlarýndan dolayý analogdurlar. Buna karþýn omurgalýlarýn ön eklemlerindeki yapýsal benzerlikler balinada yüzmeye, atta koþmaya yarasa da bu organlar homologdur.

Omurgalýlarýn sahip olduðu homolog organlar, aþaðý yukarý Evrim Teorisi’ni savunan bütün kitaplarda teorinin en önemli delillerinden biri olarak gösterilir. Oysa Evrim Teorisi’ne karþý olan Owen da homologluðu kabul etmiþti, fakat bu benzerliklerin ortak bir ‘arketip’ kaynaklý olduðunu ileri sürüyordu. Bu ‘arketip’, Tanrý’nýn aklýndaki plan, Platonik bir idea veya doðaya içkin Aristotelesyen bir form olarak anlaþýlabilir.101 Burada sorgulamamýz gerekli husus, Darwin’in, Owen gibi düþünenlere karþý üstünlük saðlayacak objektif bir delil ileri sürüp sürmediðidir. Çünkü Darwin’den önce birçok ünlü biyolog homolog organlarý farklý þekilde yorumlamýþlardýr; homolog yapýlar, Evrim Teorisi’nin bir keþfi deðildir. Evrim Teorisi’ni anlatan ders kitaplarýndan bu teoriyi öðrenen birçok kiþi, bilim dünyasýnýn, canlýlarýn homolog organlarýnýn olduðunu, Darwin sayesinde öðrenmiþ gibi bir anlayýþa sahip olmaktadýrlar. Canlýlarda homolog organlarýn olduðu çok açýktýr, asýl sorun bu organlara dayanarak Evrim Teorisi’ne varmanýn doðru olup olmadýðýdýr.

Daha önce görüldüðü gibi bir türün, farklý özellikleri olan bir tür veya cinse evrimleþtiðini gösteren bilimsel bir bulguya sahip deðiliz. Milyonlarca türün varlýðýna ve laboratuvarlarda yapýlan deneylere raðmen böyle bir veriye ulaþýlamamýþtýr. O zaman elimizde, Darwin’in Owen’dan daha haklý olduðunu söyleyecek hiçbir objektif kriter yok demektir. Wittgenstein’ýn, Evrim Teorisi’nin gözlemsel verilere dayanmamasýna raðmen binlerce kitapta kesin bir gerçekmiþ gibi sunulmasýna getirdiði eleþtiri,102 homolojiden Evrim Teorisi’ne varmaya kalkanlarý da hedef almaktadýr. Ayrýca canlýlardaki homolog yapýlar bir evrimin neticesi olsa bile; bu evrimin sýçramalý mý, yavaþ mý, Lamarckçý tarzda mý, yoksa Yeni-Darwinci tarzda mý oluþtuðuna dair bir sonuca varýlamaz. Bu yüzden canlýlardaki homolojinin, her türlü doða felsefesi görüþüne uydurulabileceði söylenebilir.

Darwin’in teorisi ile homolojiye yeni bir taným gelmiþtir. Bu tanýma göre ‘ortak ata yoluyla alýnan özellikler’ homologdur, bunun dýþýndaki özellikler ne kadar yapýsal açýdan benzerlik gösterirse göstersin analogdurlar. Örneðin insanlarýn gözleriyle ahtapotlarýn gözleri, hem yapýsal hem de fonksiyonel olarak benzemelerine raðmen, bu benzerlik analog olarak nitelenir.103 Sonuçta Evrim Teorisi’ne inananlar da birbirlerine çok benzer olan yapýlarýn birbirinden evrimleþmeden oluþtuðunu kabul etmek zorunda kalmýþlardýr. Yeni-Darwinciler, canlýlarda beþ parmaklýlýðýn 2 kez, kanatlarýn 4 kez, gözlerin ise 40-60 kez birbirlerinden baðýmsýz olarak evrimleþtiðini ifade etmektedirler. Buna göre Evrim Teorisi’ne inananlar ortak atadan alýnmadan benzer vazife gören veya dýþ yapýsý benzer olan organlarýn oluþtuðunu kabul etmek zorunda kalmýþlardýr. “Eðer birbirlerine çok benzer olan yapýlarýn kimisi ortak atadan miras alýnma yoluyla açýklanmamasýna raðmen var olabiliyorsa; neden canlýlardaki benzer birçok dýþ özelliðin veya moleküler yapýnýn -gözlemsel veri olmamasýna raðmen- ortak atadan miras alýnmak yoluyla benzerliklerinin açýklamasýný yapan Evrim Teorisi’ni kabul etmemiz gerekir” sorusu cevaplanamamaktadýr. Sorun, aslýnda kompleks organlarýn her türde yeniden oluþmasýnýn açýklamasýnýn ‘doða içinde kalýnarak’ (natüralizmle) yapýlamayacak olmasýdýr. Kitabýn 4. bölümünde göstereceðim gibi, tek bir proteinin açýklamasý bile doða içinde kalýnarak yapýlamamaktadýr; materyalist-evrimcilerin kabul ettiði beþ parmaklýlýðýn 2 kez, kanatlarýn 4 kez, gözlerin 40-60 kez ayrý þekilde tesadüfen evrimleþtikleri iddiasý ise olasýlýk hesaplarý açýsýndan ciddiye alýnamayacak bir iddiadýr.

Darwin’e göre baþka hiçbir delil olmasa bile canlýlardaki homoloji tek baþýna Evrim Teorisi için yeterli delildir.104 Burada þu soru karþýmýza çýkmaktadýr: “Homoloji, Evrim Teorisi’nin delili midir, yoksa Evrim Teorisi’ne göre mi homolojiler belirlenmektedir?” Eðer canlýlarda hangi özelliklerin homolog olduklarýný Evrim Teorisi’nin soy aðacýna göre belirliyorsak, o zaman homolojileri belirlemeden önce Evrim Teorisi’ni ve bu teorinin soy aðacýný belirlemeliyiz. Bu ise homolojinin Evrim Teorisi’nin delili olarak gösterilmesi halinde sadece bir totolojiye düþeceðimizi gösterir. Bu totolojiyi þu þekilde gösterebilirim:

1.Homoloji, Evrim Teorisi’nin en temel delilidir.

2.Buna göre (1. madde) homolojiden dolayý Evrim Teorisi bilinir diyebiliriz.

3.Fakat, Evrim Teorisi’ne dayanarak homolojiler belirlenmektedir.

4.Demek ki homolojiden dolayý bilinen Evrim Teorisi’ne göre (2.madde) homolojiler belirlenmektedir (3. madde).

Evrim Teorisi’nin homoloji dýþýnda bir delili olduðu gösterilemezse, Evrim Teorisi’nin ortak atalardan kazanýlan özelliklere dayalý homoloji tarifini doðrulayacak hiçbir objektif veriye sahip olamayýz. Omurgalýlarýn ön eklemlerinin homolog olduðunu belirleyecek bir Darwinist, önce bu organlarýn ortak bir atadan miras alýnýp alýnmadýðýný tespit etmek zorundadýr. Bu da, daha önce ortak atanýn kimliði ile ilgili delile sahip olmayý gerektirir. Eðer homolojinin ortak atayý belirlemekteki kriter olduðu ileri sürülürse, bu durumda mantýk açýsýndan ‘kýsýr döngü’ye (vicious circle) girilmiþ olunur. Birçok filozof ve biyolog bu ‘dairesel akýl yürütme’ (circular reasoning) yüzünden Evrim Teorisi’ni eleþtirmiþlerdir. Felsefeci Ronald Brady þöyle demektedir: “Açýklamamýzý, açýklanmasý gerekli durumun tanýmýna dönüþtürdüðümüzde, bilimsel bir hipotezden ziyade bir inancý ifade etmiþ oluruz. Açýklamamýzýn doðruluðuna o kadar kanaat getirmiþizdir ki, tanýmýmýzý, açýklanmasý gerekli durumdan ayýrmaya gerek bile görmeyiz. Bu tarzdaki dogmatik yaklaþýmlar bilim alanýndan uzaklaþtýrýlmalýdýr.”105

FOSÝLLERDE VE EMBRÝYOLARDA HOMOLOJÝ

Yaþayan türler yerine fosillerdeki homoloji ile Evrim Teorisi’ne ulaþýlmaya kalkýldýðýnda daha önce dikkat çekilen totolojilerin aynýsý tekrarlanmaktadýr. Fosillerin özellikle yumuþak organlardan mahrum olmalarý, birçok zaman kemik gibi sert yapýlarýn bile tam bulunamamasýndan dolayý; kýsýtlý bulgulardan canlýnýn organlarýnýn fonksiyonlarýnýn belirlenmesindeki sorunlar fosillere dayalý homoloji kurgularýný çok daha fazla sýkýntýya sokmaktadýr. Evrimci Tim Berra fosil kayýtlarýný otomobil modellerine benzeterek; 1953, 1954, 1955 model Corvette arabalarý incelediðimizde, bu modellerin deðiþim ile soyoluþa örnek teþkil ettiklerini söylemiþtir. Oysa otomobiller, mühendislerin zihnindeki bir plana uygun olarak ‘arketip’e göre üretilirler. Arabalarýn ‘zihindeki plan’ ve ‘arketip’e baðlý olarak benzer olmalarý ve bu benzerliklerin birbirlerinden türemeyle (hiçbir araba eski modelin üzerindeki deðiþikliklerle oluþmaz) alakasýnýn olmamasý, arabalardaki benzerliklerin Darwinci canlý sýnýflamasýna deðil; benzerliklere dayalý evrimi öngörmeyen diðer sýnýflamalara örnek olduðunu gösterir. Bu yüzden Philip E. Johnson, Berra’nýn verdiði örneði ‘Berra’nýn gafý’ (Berra’s blunder) olarak isimlendirmiþtir.106 Fosillere dayalý evrimi delillendirme çabasý temelde fosillerdeki homolojiden Evrim Teorisi’ne varmaya dayalýdýr. Oysa fosiller bu konuda gözlemlenebilen canlýlardan çok daha kýsýtlý bilgi vermekle beraber, gözlenen canlýlardaki totolojilerin aynýsý bu alan için de geçerlidir.

Ortak atadan alýnan özellikler homolog kabul edildiðinde, homolog organlar taþýyan canlýlarda bu organlarýn embriyo aþamasýndaki geliþim þeklinde ve genetik seviyede de homoloji aramak gerekir. Oysa birçok canlýda, örneðin omurgalýlarda homolog kabul edilen birçok organýn, embriyonun ilk aþamalarýnda homolog yapýda olmadýklarý gözlemlenmektedir. Bu da homolog birçok organýn, homolog olmayan kökenlerden oluþtuðunu gösterir. Homolog olduklarý iddia edilmesine raðmen geliþim yollarýndaki farklýlýða omurgalý eklemlerinde de tanýk oluruz. Embriyo aþamalarýnda omurgalý eklemleri genelde arka (kuyruk) bölgeden baþa doðru geliþirler. Oysa omurgalý bir canlý olan semenderlerde geliþim bunun tam tersidir. Semenderlere benzer bir canlý olan kurbaðalarda ise genel omurgalý geliþimi gözükür.107 Böceklerdeki birçok homolog organýn da embriyo sürecindeki oluþumlarýnda, birbirlerine hiç benzemeyen embriyolojik kökenlerden geldikleri görülmektedir. Canlýlardaki homolojiyi, ortak atadan miras alýnan özelliklerle açýklamaya çalýþan Evrim Teorisi için, embriyo aþamalarýnda da ayný homolojik yapýnýn olmasýnýn gerekmesi, önemli bir sorundur.

Omurgalýlardaki birçok homolog kabul edilen organýn embriyo aþamalarýnýn homolog olmadýðý anlaþýlmýþtýr. Örneðin De Beer’ýn iþaret ettiði gibi, omurgalýlarýn hazým borusu (alimentary canal) çok deðiþik embriyolojik kökenlerden gelmektedir; köpekbalýklarýnýn embriyolarýndaki üst ve alt bölge, kuþlarýn ve sürüngenlerin embriyolarýnýn ise alt katmaný hazým borusuna dönüþmektedir. Homoloji konusunda en çok tartýþýlan yapýlarýn baþýnda gelen omurgalýlarýn ön eklemleri de deðiþik embriyolojik kökenlerden gelirler. Semenderlerin gövdelerinin 2, 3, 4 ve 5., kertenkelenin 6, 7, 8 ve 9., insanýn ise 13, 14, 15, 16, 17 ve 18. kýsmýndan ön eklemler oluþur. Darwin, homolog yapýlarý canlýlardaki homolog embriyo aþamalarýn sonucu olarak görmüþtü.108 Oysa detaylý embriyoloji araþtýrmalarý, canlýlardaki homolojinin, embriyo aþamalarýnda karþýlýðý bulunmadan da oluþtuðunu göstermiþtir. Evrim Teorisi’ni savunanlar, plasentalýlarýn ve keselilerin birbirlerinden farklý evrimsel çizgide oluþtuklarýný söylemiþlerdir. Fakat birbiriyle dýþ yapýlarý homolog olduðu söylenen, hatta ayný türün üyeleri olduðu varsayýlan canlýlarýn geliþim aþamalarýnda plasentanlýlar ve keseliler olarak farklý olabilmeleri, Evrim Teorisi’nin homoloji yaklaþýmýný zora sokmuþtur.

Homolog yapýlar ortak geliþim süreci olmaksýzýn oluþabiliyorsa, o zaman bu yapýlarýn ortak atadan miras yoluyla -Evrim Teorisi ile- açýklanmasýnýn gerektiðini neden düþünelim? Eðer bu yapýlar ‘ortak ata’dan miras olarak alýndýysa, neden bu homolog yapýlarýn embriyo aþamalarýndaki geliþimleri farklýdýr? Eðer homolog yapýlarýn embriyo geliþim süreçlerinin farklý olduðu anlaþýlýnca, bu yapýlarýn ‘ortak atalar’dan miras yoluyla alýndýðý iddiasýndan vazgeçilecekse; o zaman, canlýlardaki benzerlikleri Evrim Teorisi’nin yaklaþýmýyla açýklama konusunda neden ýsrarcý olunmaktadýr?

MOLEKÜLER SEVÝYEDE HOMOLOJÝ

Özellikle 20. yüzyýlda biyolojide yaþanan geliþmeler sonucu, moleküler biyolojideki geliþmelerle Darwin’in Evrim Teorisi’ni birleþtiren Yeni-Darwinizm ön plana çýktý.109 Bu anlayýþ, canlýlardaki homolog yapýlarýn homolog genlerden kaynaklanmasý gerektiðini ileri sürer. Bu görüþle beraber canlýlardaki protein gibi moleküllerdeki homolojinin incelenmesi önem kazandý. Canlýlarýn bedenlerindeki benzerliklerden (morfolojiden) Evrim Teorisi’ne varýlmaya kalkýldýðýnda içine düþülen dairesel akýl yürütmeden, embriyo aþamalarýndaki veya moleküler seviyedeki homolojilerden Evrim Teorisi’ne varýlmaya çalýþýldýðýnda da kurtulunamaz. David Hillis’in, 1994’te dediði gibi: “Artýk moleküler biyolojiye dayanýlarak ortak atalar tespit edilmeye çalýþýlmaktadýr.” Bu ise karþýlaþtýrmalý anatomi ile homolojiyi belirlemeye çalýþanlarýn yüzleþtikleri sorunlardan çok daha fazla sorunun içine düþülmesine yol açmýþtýr. Bu problemlerin aþýlabilmesi için ortak ata belirlenmeye çalýþýlmaktadýr.110
Böylece ‘moleküler seviyedeki homolojiye dayanarak belirlenen ortak ataya göre homoloji belirlenmeye’ uðraþýlmýþtýr ki; bu, daha önce görülen totolojiden kurtulunamadýðýný gösterir.

Evrim Teorisi’ni savunanlarýn, morfolojideki homolog yapýlarýn, embriyo aþamalarýnda ve moleküler seviyede paralellik göstermesi gerektiðine dair beklentileri, moleküler seviyedeki verilerin sonucunda yeni sorunlarla karþýlaþmýþtýr. Genler üzerindeki çalýþmalarla, aþaðý yukarý kompleks canlýlardaki her genin, birden fazla organý etkilediði tespit edilmiþtir. Genlerdeki bu çok etkililiðe ‘pleiotrophy’ denmektedir. ‘Pleiotrophy’e baðlý olarak oluþan etkilerin ise türlere özel olduðu saptanmýþtýr. Örneðin tavuðun sýrf bir geninde oluþan mutasyonlardan deðiþik birçok organýn da etkilendiði anlaþýlmýþtýr; tavuðun tacýnýn oluþumunu etkileyen bir gendeki mutasyon, kafatasýndaki bir yumruya da sebep oldu. Tüyü olmayan omurgalýlarda, kafatasý gibi tüm omurgalýlarca paylaþýlan bir yapýyý oluþturacak genin, tavuðun tacýný oluþturan genin homoloðu olduðu düþünülemez. Bu tip örneklerin çokluðu, De Beer’ýn, homolog yapýlarýn (fenotipin), mutlaka homolog genlerce kontrol edilmediklerini söylemesine yol açmýþtýr.111

Moleküllerin türler arasýndaki benzerlik oranýnýn incelenmesinde de evrimci öngörüyle baðdaþmayan sonuçlar elde edilmiþtir. Örneðin Relaxin proteini üzerinde yapýlan bir araþtýrma, köpekbalýklarýyla domuzun, domuz ile kemirgenlerden daha yakýn olduðunu göstermiþtir.112 Bu tip örnekler, moleküler biyolojiden elde edilen bulgularda evrimci öngörüye aykýrý birçok unsurun bulunduðunu göstermektedir. “Eðer homolog genler homolog yapýlarýn oluþumunun sebebi deðilse, o zaman homolog yapýlarýn oluþum sebebi nedir” sorusu evrimcilerin hâlâ cevaplayamadýðý bir sorudur. Bu soruya cevap verilememesi, bütün Yeni-Darwinci paradigmayý sarsacak nitelikte bir güçlüktür.

Moleküler seviyeden elde edilen verilerin Evrim Teorisi ile uyuþmayan sonuçlar vermesi istisnai birkaç örnekle sýnýrlý deðildir. Evrimci öngörüye göre canlýlarýn dýþ yapýlarý ne kadar benzer ise moleküler yapýlarý da o kadar benzer olmalýdýr. Aslýnda bu öngörüyü Evrim Teorisi’ni reddeden kiþiler de paylaþabilirler; canlýlarýn dýþ görünüþünü belirleyen en önemli faktör moleküler seviyedeki yapýdýr. Fakat Evrim Teorisi’ne inananlar için bu öngörü kaçýnýlmazdýr. Çünkü teoriye göre moleküler seviyedeki mutasyonlar ile olan deðiþiklikler türlerin deðiþimini saðlar; canlýlarýn dýþ görünüþlerindeki benzerliklerine göre akrabalýk dereceleri saptanmýþ olduðu için ise, mutlaka moleküler seviyedeki benzerlik, canlýlarýn dýþ görünüþündeki benzerliðe dayalý kurulan soy aðaçlarýný bozmamalýdýr. Eðer bu paralellik kurulamazsa, o zaman canlýlarýn dýþ görünüþüne dayalý olarak kurulan ‘evrimci soy aðaçlarý’ný çöpe atmak gerekir.

Moleküler seviyedeki yapýlar üzerinde gerçekleþtirilen araþtýrmalarda; örneðin, köpeklerin, birçok molekülün yapýsýnda kertenkelelere, tavuklardan daha yakýn olduklarý tespit edilmiþtir.113 Bir araþtýrmadaysa, ele alýnan bazý protein moleküllerinde, tavuðun ve timsahýn sahip olduðu bu proteinlerin insanýnkine çok benzer olduðu gösterilmiþtir. Eðer evrimci öngörüye göre ‘benzerlik oranýndan akrabalýk derecesine’ yükseleceksek; o zaman, bu moleküller, tavuk ve timsahýn insanýn yakýn akrabasý olduðunu gösterir. Diðer yandan kemikli balýklarýn (lungfish) proteinlerinin memelilerden fark derecesi ile lamprey’den (yýlan balýðýna benzer su canlýsý) fark derecesi aynýdýr. Oysa evrimci öngörüye göre kemikli balýklar ile memeliler arasýnda çok uzak akrabalýk iliþkisi olduðundan, bunlar arasýndaki moleküler farklýlýðýn lamprey’den çok daha büyük olmasý gerekirdi. Bakterinin Sitokrom-C proteini, mayadan yüzde 69, buðdaydan yüzde 66, ipek böceðinden ve ton balýðýndan yüzde 65, güvercinden ve attan ise yüzde 64 oranýnda farklýdýr. Hiçbir eukaryotik sitokromun (en önemlisinin Sitokrom-C olduðu proteinler) bakteri sitokromunun ara formu olarak gösterilemeyeceði anlaþýlmaktadýr. Örneðin buðday yüzde 20, ipek böceði yüzde 30, at yüzde 50 oranýnda bakteri sitokrom-C’sinden farklý olsaydý, bu evrimci öngörülere daha uygun olurdu. Bu da eukaryotik hücrelere (çekirdeði olan hücreler) sahip canlýlarýn, bakterilerden (prokaryotik -çekirdeksiz hücreli- canlýlardan) tamamen ayrý, izole bir sýnýf oluþturduklarýný gösterir.114 Darwin’in beklentisinin tam tersine doðada atlamalar -hatta büyük sýçramalar- vardýr. Bu sonuç, sadece Darwin’in deðil, Evrim Teorisi’nin tam karþýt kampýnda gösterilen Linnaeus gibi canlýlarý, ‘varlýk merdivenleri’nde hiyerarþik olarak birbirinin ardýnca dizen biyologlarýn ve ‘doðada atlamayý reddeden’ LeÝbniz gibi filozoflarýn da beklentilerine terstir. Moleküler olarak, hiçbir canlýnýn proteininin, diðerlerinden daha ilkel veya daha geliþmiþ olduðu söylenemez. Moleküler seviyedeki incelemeler Ýbn Miskeveyh gibi veya Linnaeus gibi veya Darwin gibi canlýlarý birbirinin ardýnca dizemeyeceðimizi gösterir. Canlýlarýn bir kýsmý birbirlerine çok benzer olsa da kanadýn ortaya çýkýþý veya eukaryotik hücreye geçiþ gibi çok büyük yeniliklerde, arýnýn bal yapýþý veya ateþ böceðinin çiftleþmesi gibi canlýlarýn gerçekleþtirdiði birçok türlere özel iþte; belli türler diðer türlerden tamamen farklý özellikler gösterirler. Bu yapýlar veya bu özellikler için ara formlar gösterilemez. Canlýlarýn birçok özelliðini hiyerarþik olarak dizmek mümkün deðildir. Bukalemunun deðiþimi de örümceðin aðý da yunusun radarý da kendilerine mahsustur. Bu tip özellikleri birbirlerine karþý deðerlendirecek hiçbir kriter yoktur. Bu yüzden ‘büyük varlýk zinciri’ (great chain of being) anlayýþý da Evrim Teorisi kadar, gözlemsel ve deneysel destekten yoksundur.

Ýki canlýnýn proteinlerinin yüzde 100 benzer olduðunu saptasak bile; bu iki canlýnýn, birbirleriyle ayný tür veya yakýn akraba olduðunu söyleyecek delile mutlak olarak kavuþmuþ olmayýz.115 Ýki tane arabayý ele aldýðýmýzý düþünelim. Bu iki arabanýn ayný sactan dýþ yapýsýnýn, ayný kumaþ ve malzemeden iç döþemelerinin yapýldýðýný düþünelim. Tamamen ayný hammaddeden bir arabanýn dýþ görünüþü Ferrari gibi bir spor aracý, diðer birinin dýþ görünüþü ise Range Rover gibi bir arazi aracý olarak imal edilebilir. Bu iki arabanýn hammaddelerinin ayný olmasý nasýl bu iki arabayý ayný yapmýyorsa, ayný þekilde canlýlarýn bedenlerindeki proteinlerin ayný olmasýnýn da onlarý tamamen ayný tür kýldýðýný söyleyemeyiz. Bu proteinlerin hangi oranda, bedenin hangi bölgelerinde kullanýldýklarý ve tamamen ayný olan bu moleküler yapýlarýn dýþýnda, bir canlýda fazladan veya eksik proteinlerin bulunup bulunmadýðý da önemlidir.

MOLEKÜLER SEVÝYEDE ÞEMPANZE VE ÝNSAN

Canlýlarýn moleküler seviyedeki benzerlikleri, proteinlerin karþýlaþtýrýlmasýyla incelendiði gibi, kimi zaman bu proteinlerin kodunu oluþturan DNA veya bu koda uygun proteinlerin sentezinde görev alan RNA’larýn kodlarýnýn incelenmesiyle de ele alýnýr. Insana moleküler seviyede en çok benzediði kabul edilen þempanze ile insan arasýndaki benzerlik, 2004 yýlýnda, Japonya’nýn Riken Enstitüsü’nde karþýlaþtýrýlmaya çalýþýldý. Bunun için insandaki 21. kromozom ile þempanzedeki bu kromozomun karþýlýðý olan 22. kromozom deþifre edilerek karþýlaþtýrýldýlar.116(Daha önceki þempanze ile insan mukayeseleri daha çok protein karþýlaþtýrmalarýna dayanmaktadýr.) Bu kromozomlarýn DNA’larýnýn 68.000 yerinde tamamen farklýlýk olduðu görülmüþtür. Bu yerlerin bir kýsmý insanda þempanzeden fazla, bir kýsmý ise eksiktir. Þempanzenin protein gibi molekülleri insanýnkilere yüzde 98.5 oranýnda benzeyebilir, fakat sýrf bir kromozomda 68.000 yerdeki farklýlýk asýl önemli sorundur.117 Örneðin bu yerlerden üçü FOXP2, NCAM2 ve GRIK1 bölgeleridir; bu genlerin sinir sistemiyle ilgili yapýlarda etkin olduðu saptanmýþtýr. Bu fazlalýklar sadece insana ait olup þempanzede eksiktir.

Ýnsanla þempanzenin benzerliðinde birçok araþtýrmacý, sadece farklý olan bölümleri (substitution) göz önüne alarak ‘% 1,5 farklýlýk’ gibi oranlarý telaffuz etmiþlerdir. Oysa bu farklý bölümlerden baþka insanda olmasýna raðmen þempanzede olmayan veya þempanzede olmasýna raðmen insanda olmayan bölümler (insertion veya deletion) de vardýr ki, bunlar türler arasý farklýlýkta daha da önemli olabilirler. Bunlarla beraber iki tür arasý farklýlýk %4,5’lara çýkmaktadýr. Asýl önemli olan bu farklýlýðýn ne kadar büyük olduðunu anlamaktýr. Ýki galaksi arasýndaki uzaklýðýn %1’inden bahsedersek, bu yüzde çok küçük gözükebilir; ama bu %1’in trilyonlarca kilometreye ulaþtýðýný ve Dünya’mýzdaki tüm mesafeleri gölgede býraktýðýný anlarsak o zaman durum deðiþir. Ýnsan ile þempanze arasýndaki farkta da önemli olan yüzdeler deðil, bu yüzdelerin neye karþýlýk geldiðidir. Ýnsanla þempanze arasýnda 35 milyon kadar noktada farklýlýk olmasýna karþýlýk, 45 milyon kadar noktada insanýn sahip olduðu ve þempanzede olmayan, 45 milyon kadar da þempanzenin sahip olduðu ve insanda olmayan nokta vardýr.118 Bunlarýn toplamý ise 120 milyonu geçmektedir ki bu çok büyük bir farklýlýktýr. Hele hele bu farklýlýklarýn DNA gibi çok hassas yapýda bir molekülde, 6 milyon yýl gibi çok kýsa bir zaman diliminde ‘tesadüfen’ oluþtuðunu ve bireylerde oluþan özelliklerin türün gen havuzunda yok olmadan türün özelliklerine dönüþtüðünü söylemek olasýlýk hesaplarý açýsýndan savunulamayacak bir iddiadýr.

Tasarým delili ile ilgili kitabýn 4. bölümünde detaylý bir þekilde göstereceðim gibi; tek bir proteinin ortaya çýkmasýný izah etmek için bütün uzayýn tüm maddesi ve tüm zamanýnýn yetersiz kaldýðýný olasýlýk hesaplarý göstermektedir. Insanýn þempanzeden 6 milyon kadar yýlda oluþtuðu iddiasýný ele alalým; 20 yýlýn bir nesle karþýlýk geldiðini hesaplarsak 300.000 nesil eder. Yani DNA gibi hassas bir molekülde 300.000 defa gibi çok düþük sayýda oluþacak deðiþimlerle, insan ile þempanze arasýndaki 120 milyondan fazla farklýlýðýn oluþmasý gerekmektedir. Bunu tek bir proteinin ortaya çýkýþýný izah etmek için tüm uzay-zamanýnýn ve tüm maddenin yetersiz kaldýðýyla kýyaslarsak, þempanzeden insana geçiþin ‘tesadüfi mutasyonlar’la oluþtuðu iddiasýnýn matematiksel açýdan ne kadar tutarsýz olduðunu anlarýz. Insanla þempanzeler arasýndaki %0.01’lik bir fark bile yüz proteinden daha fazlasýna karþýlýk gelmektedir. Insanýn DNA’sýnda 3 milyardan fazla nükleotid olduðu tahmin edilmektedir. Bunun %0.01’i ise 300.000’den fazla nükleotide karþýlýk gelmektedir, her 1.000 nükleotidin 1 protein koduna karþýlýk geldiðini düþünürsek; insan DNA’sýnýn % 0.01’i bile 300’den fazla protein koduna karþýlýk gelebilecek kadar uzundur demektir. Eðer insan ile þempanze arasýndaki moleküler seviyedeki fark dendiði gibi sadece %1.5 oranýnda olsaydý bile, bu aradaki farkýn tesadüfi bir geçiþle aþýldýðýný söylemek mümkün olamazdý. Üstelik Riken Enstitüsü’nün sadece bir kromozomda 68.000 yerin farklý olduðunu göstermesi, toplamda ise 120 milyondan fazla noktada farklýlýðýn olduðunun tespit edilmesi, tesadüfi bir þekilde þempanzeden insana geçiþi ileri sürenleri tamamen açmaza sokmuþtur.

Canlýlar, ayný atomlardan ve bileþiklerden oluþan, çoðunluðu su olan ve ortak bir çevreyi ayný dünyada paylaþan varlýklardýr. Çoðalmak, amaçlý enerji kullanmak, hareket etmek gibi ortak vasýflara sahiptirler. Üstelik birbirleriyle beslenirler, böylece birbirlerinin moleküllerini yaþamak için kullanýrlar ve bu molekülleri sindirmek için de benzer yapýlara ihtiyaç duyarlar. Beslenme döngüsünü mümkün kýlan unsurlarýn baþýnda ‘moleküler seviyedeki benzerlik’ gelmektedir. Tüm bu özellikler canlýlarýn benzer olmasýný gerektirmektedir. Tarih boyunca birçok biyolog, canlýlarýn ayný Yaratýcý tarafýndan yaratýlmalarýnýn yanýnda, sahip olduklarý saydýðýmýz tüm bu ortaklýklarý canlýlarýn benzerliklerinin sebebi olarak görmüþlerdir. Canlýlarýn dýþ yapýlarýnýn da moleküler yapýlarýnýn da benzerliði bu temelde deðerlendirilebilir. Gözlemsel, deneysel verilere ve öngörüyü mümkün kýlan yasalara sahip olmayan Evrim Teorisi’nin benzerliklerden yola çýkarak doðruluðunu ilan etmek için bir sebep gözükmemektedir. Canlýlarýn benzerliklerinden birbirlerinden evrimleþtikleri sonucuna ulaþmak, ancak Evrim Teorisi’ni peþinen doðru kabul eden bir yaklaþýmla mümkündür. Bu yaklaþýmýn ise canlýlarýn; hem dýþ yapýlarý hem embriyo aþamasýndaki geliþimleri hem de moleküler seviyeleri incelendiðinde, içinden çýkýlmasý mümkün gözükmeyen güçlükler içinde olduðu gözükmektedir. Evrim Teorisi’nin gözlemsel ve deneysel verilere sahip olamamasýnýn yanýnda, teorik olarak bile, canlýlar arasý geçiþteki ara formlarý, ne yaþayan örneklerle, ne fosillerle, ne de moleküler seviyedeki çalýþmalarla tutarlý bir þekilde göstermesi mümkün olamamýþtýr. Diðer yandan Evrim Teorisi’nin doðruluðu veya yanlýþlýðý tartýþma dýþý býrakýlýp (Evrim Teorisi’ne agnostik kalýnýp), canlýlarýn bir tasarýmýn ürünü olup olmadýðý gözlenen canlýlarýn gözlenen özellikleri üzerinden tartýþýlabilir. Bu konuyu kitabýn 4. bölümü olan ‘tasarým delili’nde iþleyeceðim.


ARTIK ORGANLAR

Evrim Teorisi’ni savunanlar, canlýlardaki bazý organlarýn zamanla amaçlarýný yitirdiklerini söylediler. Penguenlerin kanatlarý veya insanlarýn tiroid bezi ve kuyruk sokumu artýk (rudimentary veya vestigial) organlara örnek olarak gösterildi. Darwin ‘artýk organlar’ýn varlýðýný teorisi açýsýndan uygun gördü ve Lamarckçý ‘kullanýlmayan organlarýn körelmesi’ yaklaþýmýyla bu organlarý izah etmeye çalýþtý. Biyolojideki geliþmeler ile sonradan kazanýlan özelliklerin aktarýlamayacaðý anlaþýldý ve Lamarckçý yaklaþýmlar geçerliliðini yitirdi. Genetik bilgiler, bir organýn kullanýlýp kullanýlmamasýnýn, daha sonra bu organa ait genetik bilgilerin yeni nesillere aktarýlmasýnda bir deðiþiklik oluþturmayacaðýný göstermiþtir. Fakat Yeni-Darwinciler, genetikteki bu geliþmelere raðmen, sadece mutasyon ve doðal seleksiyon ile konuya yaklaþarak ‘artýk organlar’ý açýklamaya çalýþtýlar.

‘Artýk organlar’ ile canlýlarda iþlevi bulunmayan bazý organlarýn var olduðu iddia edilir. Türlerin birbirlerinden baðýmsýz yaratýldýðýný savunanlar da evrende sürekli olarak düzensizliðe gidiþin olduðunu söyleyen entropi gibi bir yasanýn genlerde de etkili olmasýnýn, iþlevsiz organlarý oluþturduðunu veya iþlevli organlarýn iþlevini bozduðunu ileri sürebilirler ki bunu savunanlar olmuþtur. En saðlam yapýlmýþ bina veya köprü zamanla yýprandýðý, insan yaþlandýkça güçsüzleþtiði gibi; ilk canlý çiftinden sürekli sonraki nesillere aktarýlan genetik hazine de zamanla deforme oluyor olabilir. 18. yüzyýlýn en önemli biyologlarýndan Buffon’un önce kökensel türlerin oluþtuðunu, sonra bunlardan yeni türlerin oluþtuðunu söyleyen yaklaþýmýnda da; baþlangýçtaki genetik havuzun, melezleþme ve benzeri etkilerle deformasyona uðradýðý savunulmuþtur. Türlerin genetik bilgilerinin, yeni nesillerde deformasyona uðradýðýný savunan biri, Evrim Teorisi’ne inanmasa da ‘artýk organlar’ýn varlýðýný kabul edebilir. Sonuç olarak, ‘artýk organlar’ýn varlýðýnýn Evrim Teorisi’nin bir delili olarak kabul edilmemesi gerekir. Evrim Teorisi’nin temel iddiasý, bütün türlerin baþka türlerin deðiþimi sonucunda oluþtuklarýný iddia etmesidir. ‘Artýk organlar’ýn varlýðý eðer doðru olsaydý bile, Evrim Teorisi’nin bu temel iddiasýný destekleyecek nitelikte deðildir.

Biyolojide ilerlemeler gerçekleþtikçe, iþlevsiz olduklarý veya iþlevlerini yitirdikleri iddia edilen canlýlardaki yapýlarýn önemli görevleri olduðu anlaþýlmýþtýr. Önceden atlarýn tendonlarýnýn baðlý olduðu küçücük liflerin iþlevsiz olduðu iddia ediliyordu. Yapýlan araþtýrmalar, bu liflerin, atlarýn koþularýnda oluþan titreþimlerin tendonlarý tahrip etmesini önlediðini göstermiþtir.119 Balinalarýn kalça kemiklerinin de kara canlýlarýnýn kemiklerinin artýðý olup iþlevsiz olduðu söylenmiþtir. Fakat araþtýrmacýlar Howe ve Bergman, bu yapýlarýn diþi ve erkek balinalarda farklýlýk gösterdiðini; erkeklerin penis ereksiyonuna, diþilerin vajinal birleþimlerine katkýda bulunduðunu ortaya koymuþlardýr. Penguenler yüzerken kanat bölgelerini çok etkin olarak kullandýklarý için, bu yapýlarýn da ‘artýk organ’ olarak deðerlendirilmesi yanlýþtýr.

Ernst Wiedersheim, 19. yüzyýlýn sonunda insan vücudunda 86 tane ‘artýk organ’ olduðunu iddia etmiþti. Zamanla listedeki bu organlarýn iþlevleri öðrenildi ve ‘artýk organ’ olarak sýnýflandýrýlmalarýndaki hata anlaþýldý. Tiroid bezinin vücut için çok önemli hormonlar salgýladýðý öðrenildi. Timus bezi ise baðýþýklýk sistemine katkýda bulunmaktadýr. Bademcikler vücudu enfeksiyondan koruyan organlardýr. Pineal bezi melatonin hormonunun üretiminde rol almaktadýr. Kuyruk sokumu birçok kasýn tutunma noktasýný oluþturmakta ve rahat oturmayý saðlamaktadýr.
Araþtýrmalar ilerleyip de insanda ‘artýk organ’ olduðu iddia edilen yapýlarýn fonksiyonlarýnýn anlaþýlmasýyla liste gittikçe küçüldü. Fakat hâlâ birçok kitapta apendiksin (apandisit hastalýðýna yol açan organ) hiçbir iþlevi olmayan bir organ olarak tanýtýldýðýna tanýk olabilirsiniz. (‘Paradigma’nýn düþünceye ve eðitim sistemine etkileriyle ilgili önceki yazýlanlarý hatýrlayýn.) Apendikste lenfatik nodüllerin olduðu ve temel fonksiyon olarak lenf sisteminin bir parçasý olduðu öðrenilmiþtir. Baðýrsakta yararlý iþlevi olan bakterilerin kana ve vücudun diðer bölgelerine zarar verme olasýlýðý vardýr. Apendiks, parçasý olduðu lenf sistemi ile beraber, vücudun korunmasýnda görev alýr. Apendiksin en önemli iþlevi yeni doðmuþ bebeklerin bakterilere karþý korunmasýdýr. Darwin, genetik açýdan yanlýþ olduðu gösterilmiþ olan Lamarckçý mekanizmayla apendiksi körelmiþ organ olarak görmekle hata yaptýðý gibi, bu organý iþlevsiz sanmakla da yanýlmýþtýr. Bunun yanýnda, memelilerden tavþanýn ve sýçanýn apendiksi varken, birçok maymun türünde apendiks bulunmaz.120 Bu da ‘evrimci soy aðacý’ açýsýndan önemli bir sorundur. Apendiks, Evrim Teorisi için delil oluþturmak bir yana, aslýnda sorun oluþturmaktadýr.

Fizyolojik araþtýrmalar arttýkça iþlevsiz sanýlan organlarýn iþlevleri öðrenilmiþtir. Ayný þey -katedilmesi gerekli çok yol olsa da- DNA’nýn üzerindeki fonksiyonu bilinmeyen (junk DNA, psuedo-genes) bölgeler için de geçerlidir; genetikteki çalýþmalar arttýkça bu bölgelerin düzenlemeyle ve baðýþýklýkla ilgili fonksiyonlarý keþfedilmektedir.121 DNA’nýn insan bedenine nasýl dönüþtüðü, ancak çok kýsýtlý olarak bilinebildiðine göre, DNA’daki bölgelerin bir kýsmýnýn fonksiyonunun bilinememesi doðaldýr. DNA’nýn en temel fonksiyonu protein ve RNA kodlarýný taþýmak olsa da bütün vazifesi bununla sýnýrlý deðildir.

Kýsacasý fonksiyonu olmayan ‘artýk organlar’ýn varlýðýnýn Evrim Teorisi’nin delili olduðu söylenemez. Fonksiyonu olmayan veya fonksiyonunu yitirmiþ yapýlar olarak gösterilen örnekler ayrýntýlý olarak her incelendiðinde, bu yapýlarýn canlýlýk için lüzumlu iþlevleri yerine getirdiði öðrenilmiþtir. Bu da bazý þartlanmýþ araþtýrmacýlarýn, canlýlarýn yapýlarýndaki iþlevleri anlayamamalarý üzerine, bu yapýlarýn iþlevlerini inkâr ettiklerini göstermektedir. Mevcut örnekler, iþlevsiz zannedilen yapýlarýn, sadece iþlevi anlaþýlmamýþ yapýlar olduklarýný göstermiþtir.

FOSÝLLER VE EVRÝM TEORÝSÝ

Darwin’in yaklaþýmýndaki en temel özelliklerden biri, küçük deðiþimlerin (mikro mutasyonlarýn) birikmesi sonucunda büyük deðiþimlerin gerçekleþtiðini savunmasýdýr. Bu yaklaþýma göre bir türden diðer bir türe geçiþ çok uzun zaman dilimlerine yayýlýr; türler arasýndaki geçiþ formlarýný gözlemleyemeyiþimizin sebebi ise doðal seleksiyonun bunlarý elemiþ olmasýdýr. DNA’nýn keþfedilmesi, bu molekülün çok hassas yapýsýnýn büyük deðiþimleri kaldýramayacaðýný göstermiþtir. Canlýlarýn, Darwin’in yaþadýðý zaman diliminde zannedilenden çok daha kompleks olduðunun anlaþýlmasý, Yeni-Darwinciliðin ana doðrultusunun da, küçük deðiþimlerin birikmesiyle evrimin oluþtuðunu savunmasýna sebep oldu. Bu yaklaþým benimsenirse, bir türden diðer türe geçiþi gösteren birçok ara formun varlýðýný kabul etmek gerekir. Bunun da doðal sonucu, fosil kayýtlarýndan bunlarla ilgili sonuçlarýn elde edilmesini beklemektir. Darwin’in döneminde, bilinmeyen orman alanlarýndan ve okyanus altlarýndan bulunamamýþ geçiþ formlarýnýn tespit edilebileceðinin ümidi vardý ama asýl beklenti fosil kayýtlarýndan gelecek verilerdeydi.

Darwin bu konudaki sorunun farkýndaydý ve ‘Türlerin Kökeni’ adlý eserinin 9. bölümünü bu konuya ayýrdý. Kendi teorisine göre, yeryüzünün her katmanýnda birçok ara formun bulunmasý gerektiðini, bunlarýn mevcut olmayýþýnýn teorisine karþý getirilecek en önemli itiraz olduðunu söyledi.131 Teorisinin en temel mekanizmasý olan doðal seleksiyonun, bu ara formlarý yok ettiðini, fakat bu formlarýn bir zamanlar yeryüzünde yaþadýðýný ileri sürdü.132 Darwin, kendi dönemindeki fosil bulgularýn yetersiz olduðunu; bunun, gerek yeryüzünde araþtýrýlan alanlarýn kýsýtlý olmasý, gerek yapýlan çalýþmalarýn yetersiz kalmasý gibi sebeplerden kaynaklandýðýný belirtti.133 O, yapýlacak yeni kazýlarýn neticesinde elde edilecek bulgularýn, kendi teorisini destekleyeceðine inanýyordu.134

Darwin’in küçük aþamalý evrim anlayýþýna ilk tepki verenlerden biri Huxley idi. O, Darwin’in, kendini gereksiz yere sýkýntýnýn içine soktuðuna inanýyordu. Çünkü ara formlarýn ve bunlarýn fosillerinin eksikliðindeki sorun, Darwin’in Evrim Teorisi’ni yanlýþlayan bir delil olarak ileri sürülebilirdi. Darwin, ‘Türlerin Kökeni’nde eðer küçük deðiþimlerin birikmesiyle oluþmasýnýn mümkün olmadýðý herhangi bir organ gösterilebilirse, teorisinin çökeceðini söylemiþti ve ‘doðada atlama olmaz’ (natura non facit saltum) ilkesine sonuna kadar sadýk kalmýþtý.135 Darwin’in kendini niçin bu kadar zora soktuðunu anlamak zor deðildir. Çünkü onun teorisini, türlerin baðýmsýz yaratýlýþýndan ayýran en temel özelliklerden biri, aþamalý küçük deðiþimlerin birikimi ile yeni türlerin oluþumunu savunmasýydý. Eðer sýçramalý (saltationist) bir teoriyi savunursa, türlerin baðýmsýz yaratýlýþý görüþüne yaklaþacaðýnýn farkýndaydý.136 Fosiller hakkýndaki araþtýrmalarýn yetersizliðini vurgulayarak ise bu alandan gelecek itirazlarý savuþturmaya çalýþtý.

‘Fosil kayýtlarýnýn yetersizliði’ çok tartýþmalý bir konudur, fakat günümüzde bu mazeretin arkasýna sýðýnmak, Darwin’in dönemindeki kadar kolay görünmemektedir. Bilinen fosil türlerinin sayýsý yüz binlerle ifade edilmektedir. Karada yaþayan 329 tane omurgalý ailenin 261 adedi, yani %79.3’ü bulunmuþtur. Eðer fosili daha zor bulunan kuþlarý çýkarýrsak bu oran %87,8’e yükselir.137 Darwin’den sonra Dünya’nýn hemen her köþesinde kazýlar yapýlmýþ, tarihlendirme teknikleri çok geliþtirilmiþ ve yeni pek çok fosil kaydýna ulaþýlmýþtýr. Oysa ara formlarýn yokluðu ile ilgili sorun, bulunan birçok yaþayan ve sadece fosili kalmýþ türün, beklenenin aksine, bu ara formlarý açýklayamamalarý üzerine daha da artmýþtýr. Bulunan yepyeni özellikli türlerin de ara formlarýnýn olmamasý, sorunu katlayarak büyüttü. Asýl sorun, kimi fosilbilimcilerin, Evrim Teorisi’ni alternatifsiz ve peþinen doðru kabul edip, fosilleri, bu yaklaþýmlarý merkezinde deðerlendirmelerinden kaynaklanmaktadýr. Bu fosilbilimcilerin çalýþmalarý, canlýlarý benzerlikleri temelinde bir soy aðacýna yerleþtirmenin -homolojiden evrime varmanýn- ötesine geçememekte, deney ve gözlem ile desteklenmeleri mümkün olamamaktadýr. Türlerin yavaþ deðiþimlerle oluþtuðunu savunan yaygýn Evrim Teorisi anlayýþýna, aslýnda en çok sorun çýkaran alanlardan biri fosilbilimdir. Evrim Teorisi’ni günümüzde savunan fosilbilimciler de Darwin’in mazeretinin arkasýna -fosil bulgularýn yetersiz olduðu mazeretinin arkasýna- saklanmaktadýrlar. Fakat Darwin’in dönemine nazaran birçok kazýnýn yapýldýðý, birçok yeni fosilin bulunduðu ve geliþmiþ yeni tekniklerin kullanýldýðý günümüzde; bu mazeret eskisi kadar inandýrýcý deðildir.

DENÝZDEN KARAYA GEÇÝÞ VE FOSÝLLER

Fosillere dayanarak Evrim Teorisi’nin temellendirilemeyeceðini göstermek için, özellikle ders kitaplarýnda ve diðer evrimci kitaplarda, bu teorinin delili olarak ön plana çýkartýlmýþ olan bazý fosilleri ele alacaðým. Balýklardan amfibilere (evrimcilere göre balýklardan sürüngenlere geçiþ formu olan, hem karada hem de suda yaþayan, kurbaða gibi canlýlarý kapsayan, soðuk kanlý omurgalýlar sýnýfý) geçiþ formu olduðu iddia edilen rhipidistian balýklarýný örnek olarak alalým. Bir asra yakýn bir süre, bu balýðýn iskelet yapýsýna dayanýlarak, denizden karaya geçiþin ‘fosil delili’ne sahip olunduðu iddia edildi.

Denizde yaþayan bir canlýnýn karada da yaþayabilmesi için bedeninde çok büyük deðiþikliklerin oluþmasý gerekir. Solungaçlarýn akciðere dönüþmesi, hem dolaþým hem de solunum sisteminde büyük deðiþikliklerin olmasýný zorunlu kýlar. Ayrýca karadaki sýcaklýk deðiþiklikleri anidir ve karada yaþayan canlýlarýn vücut sistemleri, bu yüzden de denizdekilerden farklý olmak zorundadýr. Bunlarýn dýþýnda amfibiler, vücut aðýrlýklarýný taþýmak için balýklardan daha çok enerjiye ihtiyaç duyarlar. Bundan dolayý, hem amfibilerin vücut yapýsýnýn yeni enerji ihtiyaçlarýný karþýlayacak þekilde farklýlaþmasý hem de aðýrlýklarýný taþýyacak ayaklarýnýn kemik sistemleriyle beraber oluþmasý gerekir. Tüm bu sayýlan deðiþimler moleküler yapýda birçok deðiþimi gerektirir. Tek hücreli bir canlýnýn sahip olduðu moleküllerden çok daha fazlasýna böyle bir deðiþim karþýlýk gelmektedir. Öyleyse böylesi bir deðiþimin tesadüfen gerçekleþmesinin, cansýz maddeden tek hücreli bir canlýnýn oluþmasýndan çok daha fazla imkânsýz olduðu rahatlýkla söylenebilir. Kitabýn 4. bölümünde, ayrýntýlý olarak, olasýlýk hesaplarý açýsýndan böylesi bir ihtimalin ‘tesadüfen’ gerçekleþmesinin imkânsýz olduðunu göstereceðim.

Bahsedilen olasýlýk sorunu dýþýnda, denizden karaya geçiþ iddiasý fosil sorununa da takýlmaktadýr. Rhipidistian balýklarý yüzgeçlerindeki kemiklerinin þekilleri gibi özelliklerden dolayý bir ara form olarak kabul edilmiþti. 1938 yýlýnda, Hint Okyanusu’nda, rhipidistianlarla ayný özelliklere sahip coelecanth (Latimeria) yakalandý. Bu balýðýn on milyonlarca sene önce kaybolduðu sanýlýyordu. Bu balýðýn beyin, kalp ve diðer yumuþak organlarýnda yapýlan incelemeler, bu hayvanýn tamamen balýk özelliklerine sahip olduðunu;138karada yaþayacak bir canlýnýn dolaþým, solunum ve diðer bahsedilen farklýlaþmasý gerekli yapýlarýna hiçbir benzerlik göstermediðini, dolayýsýyla denizden karaya geçiþin bir ara formu olamayacaðýný göstermiþtir. Bu örnekten de anlaþýlacaðý gibi, fosillerden yapýlan çýkarýmlarýn güvenilmez olmasýnýn en önemli sebeplerinden biri, genelde fosillerin sadece iskelet ve diþ gibi sert yapýlardan oluþmasý ve yumuþak yapýlarý kapsamamasýdýr. Oysa canlý vücudunda yumuþak yapýlarýn üstlendiði vazifeler, sert yapýlardan çok daha fazladýr. Fosiller üzerinden yorum yapan kiþiler, eðer Evrim Teorisi’ni apriori olarak doðru kabul ediyorlarsa, ellerinde hiçbir veri olmasa da fosilleri, sahip olduklarý canlýlarý nasýl görmek istiyorlarsa öyle yorumlamýþlardýr. Bu kiþilerin yazýlarýný okuyan geniþ kitleler ise, mevcut fosillerin ‘evrimci bir hayal gücü’ ile yorumlandýðýnýn farkýnda olmadan, fosillerden canlýlýða ait tüm ayrýntýlarýn anlaþýlabileceðini sanarak yazýlanlara inanmýþlardýr. Bir asýr boyunca insanlarýn yanýltýlmasýna sebep olan rhipidistian balýklarýyla ilgili evrimci yorum, fosil yorumcularýna karþý teslimiyetçi tutumlarýn düzeltilmesine vesile olmalýdýr.

Aslýnda coelecanth bulunmasaydý da rhipidistianlarý, balýklardan amfibilere geçiþ formu olarak kabul etmek için yeterli sebep yoktu. Öncelikle felsefî açýdan, homolojiden evrime ulaþmakla ilgili itirazýn aynýsý burada da geçerlidir. Sonuçta rhipidistianlardan amfibilere geçiþ olduðu iddiasý, benzerliklerden (her ne kadar benzerlik abartýlmýþ ve yanlýþ sunulmuþ olsa da) evrime ulaþmaktýr ve bu kabul deney, gözlem gibi hiçbir kriterle doðrulanamamaktadýr. Gözlenen ancak benzerliktir, yoksa bir türün yeni özellikleri olan bir türe evrimleþtiði ne gözlenmiþtir, ne de bir laboratuvarda bunun mümkün olduðu sergilenebilmiþtir. Ayrýca Darwinci bir evrim anlayýþý açýsýndan, bir türden diðer bir türe geçiþ, çok küçük aþamalarýn yavaþ yavaþ katedilmesiyle mümkündür. Buna göre, rhipidistianlarýn yüzgeçlerindeki kemiklerden bir bacaðýn oluþumuna kadar birçok ara form olmasý gerekir; birçok yarým bacaklý veya tek bacaklý ara form bulunmalýdýr. Darwinci doðal seleksiyon, ancak iþe yarayan dört bacak oluþtuktan sonra, bu ‘ucubeler’in elenmesini izah edebilir; fakat fosil kayýtlarýnda bu tip ara formlarýn (ucubelerin) olmamasýný açýklayamaz. Tesadüfi bir Evrim Teorisi’ni savunanlar ‘ara form’ diye hep vücut organlarý tam ve kendi ortamýna mükemmel adapte olmuþ canlýlarý göstermektedirler. Oysa DNA’daki rastgele mutasyonlarla ‘ucubeler’in oluþma olasýlýðý çok çok daha yüksektir. 20. yüzyýlda hücrenin mikro dünyasýnýn çok kompleks olduðu, canlýlarda basit gibi gözüken bir deðiþimin bile moleküler seviyede ciddi deðiþikliklere karþýlýk geldiði anlaþýldý. Bu ise basit bir deðiþiklik için beklenmesi gereken ara formlarýn sayýsýnýn, Darwin’in tahmin ettiðinden bile daha fazla olmasýný gerektirir. Darwin’in zamanýnda -Darwin’in yaptýðý gibi- fosil kayýtlarýnýn eksikliðine sýðýnmak, ‘ucubeler’in fosillerinin yokluðu için de bir mazeret olabilirdi. Fakat dünyanýn dört bir tarafýnda fosilbilim kazýlarýnýn yapýldýðý günümüzde, bu mazeretin arkasýna sýðýnmak mümkün deðildir. Bu kazýlarýn %99’unun Darwin’in teorisini ortaya koyduktan sonra yapýldýðýný hatýrlatmakta fayda görüyorum.

Sonuçta fosil kayýtlarýna dayanarak denizden karaya geçiþi izah etmek mümkün deðildir. Ayrýca, Evrim Teorisi açýsýndan daha da sýkýntýlý bir konu denizden karaya geçiþi izah etmektir. Evrim Teorisi’ne göre denizlerdeki balina gibi memeliler karadaki memelilerden evrimleþmiþtir. Oysa böylesi bir geçiþ de birçok ara türün varlýðýný gerektirir. Deniz ortamýnda görme, iþitme, dolaþým, vücut sýcaklýðýný ayarlama, yavrularý besleme gibi birçok kompleks iþlev için çok büyük deðiþiklikler gerekir ve bu deðiþikliklerin büyüklüðünün denizden karaya geçiþ kadar, hatta daha da fazla olduðu söylenebilir. Tahmin edeceðiniz gibi böylesi bir geçiþ de olasýlýk sorununa takýlacaktýr. Ayrýca ikinci büyük sorun ise fosillerle ilgilidir. Bu kadar büyük deðiþiklik için on binlerce ara form olmasý gerekirken, balina gibi deniz memelilerinin karadaki memelilerden oluþtuðunu gösteren ara formlar mevcut deðildir.139

ATLAR VE FOSÝLLER

Atýn evrimini gösteren þema, Evrim Teorisi’ni anlatan kitaplarýn çoðunda yer alýr. Ünlü evrimci fosilbilimci Stephen Jay Gould ‘Full House’ kitabýnda, at fosillerini ele aldýðý bölüme þöyle giriþ yapar: “En yanlýþ hikâyeler genelde, en iyi bildiðimizi sandýklarýmýzdýr; çünkü onlarý ne inceleriz ne de sorgularýz. Herhangi birine evrimci serilerden hangisinin en ünlüsü olduðunu sorun, eminim ki en çok alacaðýnýz cevap ‘Atlar, elbette’ olacaktýr.”140 Atlarla ilgili ilk düzenleme 1870 yýlýnda Darwin’in yakýn arkadaþlarýndan Huxley tarafýndan yapýldý; at serisinin ününün bir nedeni de evrimci serilerin ilki olmasýdýr. Fakat daha 1876’ya gelindiðinde, at serisindeki bitmek bilmeyecek deðiþikliklerin ilki yapýldý. Ünlü Amerikalý fosilbilimci Othniel C. Marsh, Amerikalý atlarýn, atlarýn evriminde ana doðrultuyu oluþturduðuna Huxley’i ikna etti ve onun yardýmlarýyla Huxley, serisini yeniden düzenledi. Bir sonraki neslin ünlü fosilbilimcisi William D. Matthew, Amerika Doða Tarihi Müzesi’nin broþüründe yer alan ve sayýsýz kopyalarý çoðaltýlan ünlü çizimi yaptý.141 Bu çizim evrimi anlatan kitaplarýn vazgeçilmezleri arasýndaki yerini aldý.

At serisinin en temel anlatýmlarýna göre, baþtaki dört parmaklý eohippus’tan (Hyracotherium) günümüzün tek parmaklý (toynaklý) atý (Equus) türemiþtir. Azý diþlerinin doðrusal olarak artýþýna dikkat çekilmiþ ve hepsinden önemlisi baþtaki tilki boyutundaki canlýdan günümüzün atýnýn hacmine ulaþýldýðý iddia edilmiþtir. Fakat bulunan birçok fosille, ata benzeyen canlýlarýn oluþumunun beþ-altý atýn arka arkaya dizilimiyle açýklanamayacaðý anlaþýldý ve birbirlerine aykýrý birçok at serisi çizimi yapýldý. Aslýnda at serileriyle ilgili olarak doðrusal artýþý savunan þemalar Yeni-Darwincileri çok rahatsýz etmiþtir. Lamarck’ýn teorisini ortaya koyduðu dönemden beri, evrimin, canlýlara içkin kuvvetlerce yönlendirildiðini (orthogenesis) birçok bilim insaný savunmuþtu. Darwin’den sonra da bu eðilim devam etti. Böylesi bir evrim anlayýþýnýn metafizik çaðrýþýmlarý vardý, birçok bilim insaný bu yönlendirmeyi Tanrý’nýn eseri olarak görmüþtür. Sonuçta Yeni- Darwinciler, türlerin birbirlerinden baðýmsýz yaratýldýðýný savunanlardan daha da büyük bir gayret göstererek, doðrusal artýþa göre dizilmiþ at serilerinin yanlýþlýðýný gösterme vazifesini üstlendiler. Çünkü rastgele mutasyonlarýn; her türde daha büyük bir canlýyý, daha az parmaðý, daha az uzun azý diþlerini oluþturmak gibi doðrusal eðilimleri; daha önceden ‘belirlenmiþ bir planý’ gerçekleþtirmelerini beklemek için bir neden görmüyorlardý. Aslýnda sayýsý yüz binlere ulaþan hayvan türlerini benzerliklerine göre arka arkaya dizmek isteyenler, diledikleri hayvanlarý serilerinin dýþýnda tutarak, iþlerine gelen seriyi elde etme þansýna sahiptirler. Yok olan türlerin, bütün türlerin %90’dan fazlasýný oluþturduðunu hatýrlayalým. Günümüzde gördüðümüz fare, kedi, pars, kaplan, aslan gibi birbirlerine benzer hayvanlarýn hepsinin yok olduðunu ve fosillerinin bulunduðunu ve fosil yaþ sýrasýnýn fare, aslan, kedi, pars, kaplan sýrasý þeklinde olduðunu düþünelim. Doðrusal at sýralamasý yapan bir fosilbilimcinin eline bu sýra geçse, muhtemelen aslanýn ayrý bir tür canlý olduðunu iddia eder, fakat kaplana aslandan daha az benzeyen fareyi sýralamanýn baþýna koymakta sorun görmezdi. Nitekim at fosillerinde de aynýsý yapýlmýþ, sýralamayý bozan fosiller dýþta býrakýlarak doðrusal sýralama oluþturulmuþtur. Örneðin boy olarak, tilki büyüklüðündeki eohippus’a çok yakýn olan, fakat çok sonra yaþamýþ olan Nannipus’u ele alalým. Bu tür, kendinden önce yaþamýþ birçok at benzeri türden kýsadýr. Eðer günümüzün atý Equus korkunç bir hastalýk yayan bakteri türünün kurbaný olsaydý ve yaþayan tek at benzeri tür Nannipus olarak kalsaydý, at sýralamasý nasýl olacaktý? Üstelik Nannipus üç týrnaklýdýr ve bilinen at benzeri tüm türlerin en uzun diþlisidir.142 Sonuçta boyu açýsýndan önceki benzerlerinden kýsa, diþleri açýsýndan kendinden sonraki günümüz atýndan uzun diþlere sahip oluþuyla; atýn evrimi ile ilgili gösterilen doðrusal eðilimlerin en önemlileriyle tezat teþkil etmektedir. Birçok fosilbilimcinin kendi at serisini sunmasýnýn yarattýðý karmaþa, sürekli artan yeni fosillerle klasik at sýralamasýný savunmanýn mümkün olmamasý ve daha da önemlisi doðrusal sýralamanýn ‘metafizik’ unsurlarýn Evrim Teorisi’ne sokulmasýný gerektirdiðinin anlaþýlmasý sonucunda klasik at serileri itibarlarýný kaybetti.

Gould gibi evrimci bir fosilbilimcinin at serilerini eleþtirme nedeni de budur. Bu yüzdendir ki Gould, doðrusal artýþla hiyerarþik bir merdivene fosilleri dizmek yerine, çalý gibi dallanan evrim modelini savunmakta ve kendi yaklaþýmýný ‘merdivenlere karþý çalýlar’ (ladders versus bushes) olarak sunmaktadýr. Iþte tam bu noktada, Gould’un bu kaçýþý niye yaptýðýný iyi tespit etmek gerekir. Eðer canlýlarýn, doðrusal eðilimlerle evrimleþtikleri söylenseydi Cope Yasasý (Cope’s Law) gibi bir evrim yasasýnýn olduðu söylenebilirdi. Aslýnda böylesi bir Evrim Teorisi sunumu, bu teorinin yanlýþlanabilir unsurlar taþýmasý anlamýna da gelirdi, çünkü doðrusal artýþla uyuþmayan fosiller teoriyi yanlýþlayabilirdi. Böylesi bir sunum baþarýlý olsaydý -tüm ‘orthogenesis’ imalarýna raðmen- hiç þüphesiz ki evrimciler de mutlu olurlardý; fakat yanlýþlanmaya açýk olmasýna raðmen teorileri yanlýþlanamadýðý sürece bu mutluluk sürerdi. Bugün biliyoruz ki, bu þekilde bir Evrim Teorisi savunmasý, teorinin yanlýþlanmasýný da beraberinde getirecektir. Fosil kayýtlarý evrimcilerin önceden önerdikleri doðrusal eðilimlerin aykýrý örnekleriyle doludur. Gould da bunun farkýndadýr; bu yüzden (ara formlarýn yokluðu gibi sebeplerden de) o ve onun gibi düþünenler, ‘çalýlý evrim modeli’ni benimseyeceklerdir. Böylesi bir modelde siz geçmiþte tek toynaklý at benzeri bir canlý gösterseniz de Mesohippus’un bulunduðu dönemde günümüzdeki atýn aynýsýný gösterseniz de teoriyi yanlýþlayamazsýnýz. Bir anda Mesohippus ile günümüz atý ayrý çalýlara yerleþtirilir ve ‘çalýlý model’in zaferi kutlanýr. Aslýnda ‘çalýlý model’, Evrim Teorisi’ni yanlýþlanmaktan koruyan, bulunan yeni fosillere karþý teorinin zor duruma düþmesini engelleyen, her duruma uymayý kolaylaþtýran elastiki bir modeldir. Fakat bilimselliðin ölçütünü, bir teoriyi mümkün olan en açýk biçimde ‘yanlýþlanmaya imkân tanýyacak’ þekilde formüle etmek olarak gören anlayýþ açýsýndan, ‘Evrim Teorisi’nin çalýlý modeli’ bilimselliðin ölçütlerini karþýlayamamaktadýr. Doðrusal merdivenli at sýralamasý ise yanlýþlanmýþ, tarihteki yerini yanlýþ bir model olarak almýþ olsa da kimi kitaplarda hâlâ günümüz atýnýn oluþum hikâyesi olarak yerini korumaktadýr. At-benzeri bir türün; kimi eski türlerin melezi olduðu olasýlýðý, bu türün baðýmsýz oluþtuðu olasýlýðý ve eski bir türün evrim geçirmiþ hali olduðu olasýlýðýndan (at-benzeri canlýlarýn bu üç þýkkýn birleþimiyle oluþtuðu da düþünülebilir) hangisinin doðru olduðunu test edecek bilimsel bir düzeneði kimse sunamamaktadýr. Bilimsel düzeneklerden çok önkabuller, at-benzeri canlýlarýn nasýl oluþtuðuna dair anlatýmlarýn temelini teþkil etmektedir.

UÇUÞUN ORTAYA ÇIKIÞI VE FOSÝLLER

Eðer Evrim Teorisi’ni savunanlarýn iddia ettiði gibi canlýlarýn evrimi yüz milyonlarca yýl boyunca sürdüyse ve milyonlarca canlý türü bu süreçteki ufak aþamalarla oluþtuysa, milyonlarca türün büyük kýsmýnýn, bu ara geçiþleri açýklayabilecek mahiyette olmasý gerekirdi. Örneðin Evrim Teorisi’ne göre, canlýlardaki uçma özelliði dört kere birbirlerinden baðýmsýz olarak evrimleþmiþtir. Bunlardan birincisi böceklerde, ikincisi kuþlarda, üçüncüsü yarasa gibi memelilerde, dördüncüsü pterosaurs gibi yok olan sürüngen türlerindedir. Olasýlýk hesaplarý açýsýndan bir kere bile ortaya çýkmasýnýn açýklanamadýðý uçma gibi bir özelliðin, en az dört kez birbirlerinden baðýmsýz olarak ortaya çýktýðýný savunmak, tesadüfçü Evrim Teorisi açýsýndan çok büyük bir sorundur. Evrim Teorisi’nin savunucularý, bu dört defanýn üçü için hiçbir fosili delil olarak ileri sürememektedirler. Böceklerin uçuþu ile ilgili hiçbir geçiþ formu yoktur, uçan memelilerle ilgili olarak yarasaya geçiþi saðlayan ara formlar mevcut deðildir, yok olan pterosaurslar öncesi bir ara form da bulunmamýþtýr.143
Bir de, 2006 yýlýnda, daha önceden 50 milyon yýl kadar önce yarasayla uçan ilk türünün ortaya çýktýðý zannedilen memelilerin, 130-160 milyon yýl kadar önce de uçan türlerinin olduðunu gösteren sincaba benzer bir memelinin (yok olan bir tür) fosil bulgularýnýn Çin’de bulunmasýyla, memelilerde uçmanýn ortaya çýkýþý meselesi iyice karýþmýþ ve 80 milyon yýl kadar bir boþluk ortaya çýkývermiþtir.144

Canlýlarda uçuþun ortaya çýkýþýnda, sadece Archaeopteryx ara form olarak gösterilmektedir; bu ise dört defa ortaya çýktýðý iddia edilen uçuþun, sadece biri ile ilgilidir. Archaeopteryx sadece uçuþun ortaya çýkýþýnýn deðil, belki de bütün fosillerin en ünlülerinden biridir ve ‘evrim ile fosiller’den bahseden hemen hemen her kitapta yer alýr. Archaeopteryx’in kuþ gibi tüylerinin olmasýna karþýlýk, diþleri ve pençeleri gibi özellikleriyle sürüngenlere benzediðinden, sürüngenler ile kuþlar arasýnda ara geçiþ formu olduðu ileri sürülmüþtür.145 Günümüzde Güney Amerika’da yaþayan ‘Opisthocomus hoazin’ adlý kuþ Archaeopteryx’e, pençelere sahip olmak gibi özelliklerle benzer olmasýna raðmen tamamen kuþtur. Küçük bir omurgayla uçan, pençeli bu canlý kuþ kabul ediliyorsa, neden Archaeopteryx sürüngenler ile kuþlar arasýnda bir ara form olarak kabul edilmektedir? Ayrýca modern kuþlar diþlere sahip olmasa da % 100 kuþ olarak nitelenen eskiden yaþamýþ birçok kuþun da diþleri vardý.146 Bazý sürüngenlerin ve memelilerin de diþleri yoktur. Eðer diþlere sahip olmak ilkellik ölçütü ise, insanýn birçok memeliden ilkel olduðunun kabul edilmesi gerekmez miydi? Archaeopteryx’in tam yetkin bir uçuþa muktedir olmasý, onun, kuþlarla sürüngenler arasýnda bir ara form olmaktan ziyade bir kuþ olduðunu gösterir. Darwinci yaklaþýma göre uçmak gibi kompleks bir özellik, uçmayý beceremeyen yüz binlerce ara formun aþýlmasýndan sonra mümkündür. Buna göre uçmaya yaramayacak geliþmemiþ tüyler, çifti olmayan tek bir kanat veya uçmaya elveriþsiz geliþmemiþ kanatlar gibi özellikleri taþýyan birçok ara formun bulunmasý gerekirdi. Oysa Archaeopteryx böylesi bir ara form deðildir.

Londra’daki Doða Tarihi Müzesi’nin araþtýrmacýlarýnýn, Archaeopteryx’in kafatasý ve içkulaðý üzerinde X ýþýnlarý aracýlýðýyla yaptýklarý araþtýrmalar da, onun, modern kuþlar gibi uçabilen bir canlý olduðunu desteklemektedir. Bu araþtýrmalarda, Archaeopteryx’in beyninin büyüklüðü, þekli ve hacminin günümüz kargalarýnýnkine benzer olduðu saptanmýþtýr. Içkulak üzerindeki incelemeler de onun rahatlýkla uçabilen bir kuþ olduðunu göstermiþtir.147 Tüm bunlar, iskelete baðlý kalýnarak yapýlan tartýþmalara açýk öngörülerin bile Archaeopteryx’in uçabilen tam bir kuþ olduðunu, sürüngenlerle kuþlar arasýnda bir geçiþ formu olarak ileri sürülemeyeceðini gösterir. Bu ise, Archaeopteryx’ten önce, uçuþun ortaya çýkmasý için yüz binlerce ara formun olmasý gerektiði anlamýna gelir. Fosil kayýtlarýnda böylesi ara formlarýn olmamasý, uçma gibi çok kompleks bir özelliðin bir anda ortaya çýkmýþ olmasý, tesadüfi ufak mutasyonlarla oluþumu açýklayan yaklaþýmýn öngörülerine tamamen ters bir sonuçtur.

Daha önce deðinildiði gibi fosiller, canlýlarýn kemik yapýsý ve diþleri hakkýnda bilgi verirken (birçok zaman bu yapýlar da tam olarak bulunamaz), yumuþak dokular hakkýnda bilgi verememekte ve de bu yüzden fosiller hakkýnda birbirinden çok farklý yorumlar yapýlabilmektedir. Archaeopteryx’in uçabilen bir canlý olmasý, onun kuþlar gibi bir kalbe, dolaþým ve solunum sistemine sahip olduðunu düþündürmektedir ki, bu yapýlar kuþlarda sürüngenlerden çok farklýdýr.148 Fosillerin bu tip konularda tam bilgi verememesinin, fosili bulunan canlýlarýn anatomik yapýsýný birçok spekülasyona açýk býraktýðý unutulmamalýdýr.

Ayrýca, Archaeopteryx’in yaþadýðý dönemden 75 milyon yýl öncesine ait (225 milyon yýllýk) Protoavis denen bir kuþ türü, Texas’ta, Sankar Chatterjee ve arkadaþlarý tarafýndan bulunmuþtur.149 Bu dönem, dinozorlarýn ilk ortaya çýktýðý dönem olduðu için, kuþlarýn dinozorlardan evrimleþtiði iddiasý bu keþifle anlamsýzlaþmýþtýr. Kuþlarýn atasýnýn Archaeopteryx olduðunu söylemek, kimi zaman torunlarýn dedelerinden daha yaþlý olabileceði ile ayný anlama gelmektedir.

Uçuþun kökeni ile ilgili çözülemeyen bir tartýþma ise, uçuþun ‘aðaçlardan aþaðý’ (trees down) mý, yoksa ‘yerden yukarý’ (ground up) mý baþladýðý hakkýndadýr. Her iki yaklaþýmýn da kendisine göre sorunlarý olmakla beraber, yerçekiminin daha az sorun oluþturduðu ‘aðaçlardan aþaðý’ yaklaþýmýn daha çok benimsendiði söylenebilir. Bu iki alternatiften ‘aðaçlardan aþaðý’ yaklaþýmýný benimseyenler, Archaeopteryx’in atasýnýn aðaçlara týrmanan dört ayaklý bir sürüngen olduðunu; ‘yerden yukarý’ yaklaþýmýný benimseyenler ise avýný ön uzuvlarýyla yakalamaya çalýþan iki ayaklý bir sürüngen olduðunu savunurlar. ‘Yerden yukarý’ yaklaþýmýna göre Archaeopteryx’in atasý olmasý beklenen iki ayaklý sürüngenler, Archaeopteryx’ten sonraki fosil tabakalarýnda görünmüþtür. Buna karþýn, aðaca týrmanan dört ayaklý sürüngenler daha önceki fosil tabakalarýnda mevcuttur; bu olgular ‘aðaçlardan aþaðý’ yaklaþýmýný güçlendirmiþtir. Fakat diðer yandan, son yýllarda gittikçe popüler olan, canlýlarý benzerlikleri temelinde sýnýflandýran ‘cladistic sýnýflama’ açýsýndan Archaeopteryx’in atasý iki ayaklý dinozorlardýr (buna göre ise ‘yerden yukarý’ yaklaþýmýn benimsenmesi gerekir). Cladistler sýnýflandýrmalarýný sadece canlýlarýn benzerlikleri temelinde yaptýklarý için ‘yerden yukarý’ yaklaþýmýn sorunlarýna veya hangi canlýnýn fosil tabakalarýnda önce göründüðü sorununa ciddi bir önem atfetmezler. Bu yüzden Archaeopteryx’in atasý olarak, ondan on milyonlarca yýl sonra yaþamýþ olan kuþa-benzer dinozorlarý göstermekte bir sorun görmemiþlerdir.150 Bu, son yýllarda popüler olan ‘cladistic’ canlýlar sýnýflamasýnýn (bu sýnýflamayý yapanlarýn çoðu da evrimcidir) Evrim Teorisi’ne açtýðý sayýsýz sorunlardan sadece birine örnektir.

ÝNSANIN KÖKENÝ VE FOSÝLLER

Biyolojik ya da fiziksel antropoloji, insanýn zaman ve mekan içindeki çeþitliliðini incelerken, bir alt ilgi alaný olan paleoantropoloji ise fosil kayýtlarýna dayanarak insanýn kökeni konusunu ele alýr.151 Bulunan fosiller kafatasý, iskelet, diþler gibi sert organlar hakkýnda bilgi verdiði için, hiçbir zaman fosillere dayanarak elde edeceðimiz bilgiler, yaþayan bir canlýyý inceleyerek elde edeceðimiz bilginin yerini tutmamaktadýr. Ayrýca, evrimci bilim insanlarýnýn da belirttiði gibi, insanýn köküyle iliþkilendirilen fosil belgelerin sayýsý; yüz binlerce bitki ve deniz hayvaný kalýntýsýna, on binlerce tükenmiþ sürüngen ve binlerce memeli hayvan fosiline karþýn çok yetersiz sayýdadýr. Evrimci bilim insanlarý, insan türünün, dünyanýn ömrüne göre çok kýsa bir zaman dünyada var olmasýný, bataklýklarda fosil býrakmayýþýný, açýk alanlarda yaþamasýndan dolayý cesetlerinin diðer canlýlarca daha kolaylýkla yok edilmesini; insan türüne dair bu fosil yetersizliðinin sebepleri olarak göstermektedirler.152 En temelde fosillere dayalý evrim çýkarýmý homolojiden evrime varmaya dayalý bir çýkarým olduðu ve olgusal desteðe sahip olamayacaðý için eleþtirilere açýktýr; fakat insan türünün fosillerinin yetersizliði, bu türe mahsus daha fazla sorunun var olduðunu gösterir.

Fosil bulgularda bulunan Australopithecus türleri ve Homo erectus gibi türler, kimi evrimci fosilbilimcilerce insanlýðýn atasý olarak gösteriliyorken,153 evrimi reddeden fosilbilimciler bunlarý insanýn atasý olmayan maymun gibi türler olarak görmektedirler.154 Sorun bu kadarla da kalmamakta, evrimi kabul eden bilim insanlarýnýn içlerinde de birbirinden çok farklý ve birbirine zýt görüþler savunulmaktadýr. Örneðin Australopithecus’un insansýlarýn atasý olduðunu Louis Leakey gibi ünlü paleoantropologlar da reddetmiþtir.155 Richard Leakey’in bulduðu Homo habilis’in bir Homo türü olup olmadýðý, Homo erectus’un doðrudan Australopithecus’tan türeyip türemediði, Neanderthal’in modern insanýn atasý olup olmadýðý evrimciler arasýnda süren birçok tartýþmanýn sadece ufak bir kýsmýdýr.156

Allan Wilson ve Vincent Sarih’in ‘insan soyu’ ile ilgili çalýþmalarda moleküler yaklaþýmý öne çýkarmalarý ve mutasyonlarýn düzenli bir hýzda gerçekleþtiði önkabulüne dayanan ‘moleküler saat’ hipotezi ise yeni sorunlarý beraberinde getirmiþtir. Evrim Teorisi’nin tesadüfçü yaklaþýmý mutasyonlarý rastgele oluþan deðiþimler olarak deðerlendirir; bu anlayýþla mutasyonlarýn düzenli bir hýzda gerçekleþtiði anlayýþý arasýnda açýk bir çeliþki vardýr. Bu çeliþki yüzünden birçok kiþi ‘moleküler saat’ yaklaþýmýna soðuk bakmýþtýr, fakat tesadüfçü mutasyonlarla ‘moleküler saat’ yaklaþýmýný, bu çeliþkiye raðmen beraber kabul edenler de olmuþtur. ‘Moleküler saat’ yaklaþýmýyla varýlan sonuçlar ile fosillere dayalý sonuçlar arasýnda çýkan farklýlýklar yeni tartýþmalarýn kaynaðý olmuþtur. 1970’li yýllarda insansýlarýn (Hominidae) 15 milyon yýl kadar önce ortaya çýktýðý, Ramapithecus’un fosil kalýntýlarýna dayanýlarak savunuluyordu. Ama ‘moleküler saat’ yaklaþýmýný benimseyenler, ilk Hominidae’nin 5 milyon yýl önce ortaya çýkmýþ olmasý gerektiðini savundular. 1976 yýlýnda Pilbeam’ýn, Pakistan’daki araþtýrma ekibi, bir Ramapithecus alt çene fosili buldu. Bu fosilin deðerlendirilmesi sonucu 1932 tarihli ilk çene kurgusunun (reconstruction) yanlýþ olduðu anlaþýldý.157 1980’lerde Türkiye ve Pakistan’da bulunan Sivapithecus fosillerinin yorumu sonucunda da Ramapithecus’un bir insansý deðil, bir Miosen kuyruksuz maymunu olduðu anlaþýldý.158

Bu örnek de Evrim Teorisi’ne olan inancýn, fosilleri yorumlama þeklini öncelediðinin ve etkilediðinin bir göstergesidir. Yeni bulgularýn Ramapithecus’un insansýlar kategorisinden çýkarýlmasýný gerektirdiði bir dönemde, diðer fosiller ve Ramapithecus’un daha önce farklý kurgulanan diþleri öyle bir yorumlanmýþtýr ki; Ramapithecus, soy aðacýnda doðrudan insanýn atasý olan eski yerinden yeni bir dala nakledilmiþtir. Ünlü paleoantropoloji yazarý Roger Lewin kuramsal önyargýlarýn, kanýtlarýn yorumlanýþýna tüm bilim dallarýnda gölge düþürebileceðini, ama buna özellikle paleoantropoloji alanýnda sýklýkla tanýk olunduðunu belirtir.159

Kýrk yýl boyunca -daha önce deðinilen- Piltdown adamý ile ilgili sahtekârlýðýn anlaþýlmasýný engelleyen de kuramsal önyargýlar olmuþtur. Paleoantropolojide çoðu zaman kemiklere ve diþlere dayalý çýkarýmlar yapýlmaktadýr. Insanýn en ayýrt edici yönünü ifade eden diline, törenlerine, davranýþ þekillerine dair kalýntýlar bulmak mümkün olmadýðý gibi; beyin ve karaciðer gibi, kemikler ve diþlerden daha önemli olan yumuþak organlarýn fosilini de bulmak mümkün deðildir. Bu geniþ boþluk ise paleoantropolojideki kuramsal önyargýlara daha çok dikkat edilmesini gerektirmektedir. Sonradan domuz diþi olduðu anlaþýlan tek bir diþe dayanýlarak, hayali Nebraska adamýnýn; maymun-insan arasý bir form olarak sunulup, birçok resmiyle ve günlük yaþantýsýyla birçok yayýnda halka tanýtýldýðýný trajikomik bir örnek olarak anýmsayabiliriz. Sonuçta ‘insan soyu’na dair anlatýmlarýn asýl temeli hâkim olan paradigmadýr; bu paradigma, fosillerin yorumunu belirlemekte ve yüz binlerce yýl öncesine dair çizim ve hikâyeleri þekillendirmektedir.

Fosil bulgularýn, yumuþak organlarý ihtiva etmemesinin yanýnda, birçok zaman kafatasý, kemik ve diþ gibi organlarýn çoðunun da eksik olmasý yüzünden, az bir parça bulgu ile canlýnýn bütünü hakkýnda çýkarým yapýlmak zorunda kalýnmasý birçok soruna yol açmaktadýr. Örneðin ünlü bir fosil olan ‘Kafatasý-1470’i tarif eden paleoantropologlar, bu kafatasýnýn çenesini kaldýrýp yüzünü uzatabileceðimiz gibi, çeneyi içeri sokup yüzü kýsaltabileceðimizi de söylerler… Ayný kafatasý ile ayný türe ait olduðu düþünülen bazý kemikleri, dört sanatçýya veren National Geographic dergisi, bu sanatçýlardan, bu canlýyý gösteren diþi bir figür yapmalarýný istedi. Dört sanatçýnýn her biri birbirleriyle alakasýz çizimler yaptýlar. Biri modern Afro-Amerikan görünümlü bir kadýn, biri alýnsýz ve dinozor çeneli bir yaratýk, birisi goril kollu sýska bir diþi, birisi ise vücudu kýllý, aðaca týrmanan bir canlý çizdi.160 Bu sonuç, tek bir fosil takýmýnýn, nasýl farklý þekillerde sunulabileceðinin, fosil yorumunun ne kadar subjektif bir ‘sanat’ olduðunun göstergesidir. Fosiller, en iyi ihtimalle, eðer doðru kurgu yapýlýrsa, bir türün diðerine iskelet ve diþlerinin ne kadar benzediðini gösterebilir. Hiçbir fosille, hangi türün hangi türden türediði gösterilemez. Böylesi çýkarýmlar, ancak Evrim Teorisi’ni en iyi açýklama olarak kabul eden bir görüþle -belki de ‘iman’ ile demek daha doðrudur- fosiller yorumlandýðýnda mümkündür. Aslýnda fosiller, Evrim Teorisi’ne inancýn yerleþmesinde, genel kitlelerin sandýðýndan çok daha az etkili olmuþlardýr. Bu yüzdendir ki, günümüz fosillerinin % 1’inin bile bulunmamýþ olduðu Darwin’in döneminde de bu teoriye birçok kiþi inanmýþtýr; pek çok fosil türünün bulunduðu günümüzde de birçok kiþi teoriyi inkâr edebilmektedir. Eðer Evrim Teorisi’nin doðru olduðuna dair peþin bir kanaat olmasaydý, ‘insanýn soyu’ olarak gösterilen fosillerin birçoðu orangutan, maymun veya benzeri türler olarak sýnýflanacaktý. Sonuçta fosillere dayanýlmadan oluþturulan Evrim Teorisi, fosillerden yola çýkýlarak delillendirilememektedir de; ancak Evrim Teorisi’nin doðruluðuna dair bir ‘iman’dan yola çýkýlarak fosiller yorumlanmaktadýr.

Nature dergisinin bilim baþyazarý Henry Gee, karamsar bir þekilde þu yorumu yapmýþtýr: “Fosiller nüfus kâðýtlarýyla gömülmezler. Fosilleri ayýran zaman sürecinin uzunluðu, onlar hakkýnda ata ve soy yoluyla bir þey söylememize imkân tanýmaz… Insan evrimine dair tüm kanýtlar küçük bir kutuya sýðabilir… Mevcut evrim þemasý, olgudan sonra yaratýlmýþ, tamamen insan ürünü olup, insani önyargýlarla þekillendirilmiþtir… Bir fosil dizisinin, bir nesli temsil ettiðine dair iddia, bilimsel bir hipotez deðil, çocuk uyutmak için anlatýlan; masal deðerinde, eðlenceli, hatta öðretici olabilen, fakat bilimsel olmayan bir niteliktedir.”161

Ýnsanýn kökenine dair tartýþmalarýn en çok odaklandýðý konularýn biri; insanýn hayvanlardan mahiyet olarak mý, derece olarak mý farklý olduðudur. Bu tartýþma açýsýndan ise insanýn dil kullanma ve matematiksel düþünme yeteneði gibi özellikleri; dik yürüme, belli þekildeki azý diþleri veya baþ parmaðý gibi özelliklerden çok daha önemlidir. Ýnsanýn doðuþtan ‘dil öðrenecek yetenekte’ doðduðunu gösteren çalýþmalar, insanla maymunumsular arasýndaki uçurumu iyice açmýþtýr. Böylesi bir yeteneðe benzerlikte yakýn olan, ne yaþayan maymunumsulardan bir ara form, ne de fosillere dayanarak bir ara form göstermek mümkündür. Bu farklýlýk ister bir derece farký, ister mahiyet farký olsun; dil kullanma becerisi ve matematiksel düþünme yeteneði gibi zihinsel özelliklerde, insanýn bir sýçrama olduðu, bu özelliklerin ‘tesadüfi küçük mutasyonlar’ ile açýklanamayacaðý görünmektedir. ‘Mahiyet farký-derece farký’ tartýþmasýna, dinler açýsýndan da özel önem verildiði için, bu konuyu kitabýn son bölümü olan 5. bölümde inceleyeceðim.

FOSÝL-OLASILIK ÝKÝLEMÝ VE KESÝNTÝLÝ DENGE KURAMI

Evrim Teorisi’nin ortaya konduðu dönemin baþýndan itibaren Huxley’le ve daha sonra baþkalarýnca da ortaya konan sýçramacý modellere, özellikle ateist-evrimciler tarafýndan ciddi itirazlar gelmiþtir. Sýçramacý modeller özellikle fosil kayýtlarýnýn eksiklikleri yüzünden ileri sürülmüþtü; sýçramalý bir þekilde türler deðiþiyorsa, bu kadar çabuk deðiþen türlerin deðiþimini belgeleyen fosilleri bulmak zordu. Richard Dawkins, büyük deðiþikliklerle evrimin oluþtuðunu savunanlarýn, Fred Hoyle’nin benzettiði gibi, ‘hurdalýkta esen bir kasýrganýn Boing 747 uçaðýný yapmýþ olabileceðine’ benzer bir görüþü savunduklarýný söyler. Bu tarz deðiþimlerin olasýlýk açýsýndan imkânsýz olduðunu vurgular.162 Ayrýca deðiþim ne kadar büyükse, zararlý etkisinin o kadar çok olacaðýný ve böylesi bir deðiþimle yeni bir tür oluþabilseydi bile; bunun, kendine eþ bulmakta çekeceði zorluk nedeniyle, bu deðiþimi yeni nesillere aktaramayacaðýný söyler.163 Eðer Dawkins’in benimsediði gibi ateist bir Evrim Teorisi savunulacaksa, Dawkins’in büyük deðiþimli (makro mutasyonlu) Evrim Teorisi’ni savunanlara yaptýðý itirazlar tamamen yerinde görünmektedir. Huxley’in ve sonraki sýçramalý evrim savunucularýnýn birçoðu, teistik bir evrimi savunmayý düþünmemiþlerdi. Huxley’in yaþadýðý dönemde, canlýlarýn biyolojik yapýsýnýn moleküler seviyede ne kadar karmaþýk olduðu bilinmiyordu, bu yüzden Huxley’in olasýlýk hesaplarý açýsýndan savunulmasý imkânsýz görülen sýçramalý deðiþimli evrim görüþünü savunduðu söylenebilir. Fakat moleküler seviyedeki karmaþýklýk anlaþýldýktan sonra da bu görüþe yakýn fikirleri benimseyenler olmuþtur. Bunun en önemli sebebi, fosil kayýtlarýnda yüz binlerce türün varlýðý tespit edilmiþ olmasýna raðmen; türden türe yavaþ aþamalý geçiþleri gösteren fosillerin bulunamamýþ olmasýdýr.

Yakýn dönemde fosil kayýtlarýndaki bu boþluklarý açýklamak için ünlü evrimci biyolog ve fosilbilimciler Niles Eldredge ve Stephen Jay Gould ‘kesintili denge’ (punctuated equilibrium) kuramýný ortaya attýlar.164 Bu kuramý onlar dýþýnda Hallam, Raup, Stanley, Vrba gibi ünlü bilim insanlarý da onaylamaktadýr.165 Bu görüþe göre yeni özelliklere sahip türler, Darwin’in ve takipçilerinin zannettiði gibi küçük deðiþikliklerin bir araya gelmesiyle oluþmaz. Türler uzun süreli deðiþmezlik dönemlerinden (stasis) sonra hýzlý deðiþimler gösterirler.166 Bu hýzlý deðiþim, genelde, izole olan küçük popülasyonlarda gerçekleþir. Coðrafi izolasyonun türleþmedeki öneminin en ayrýntýlý ve sofistike açýklamasýný Eldredge ve Gould teorilerini ortaya koymadan önce Ernst Mayr yapmýþtý.167 Bir türün popülasyonu, içinde yapýlan çiftleþmelerle belli bir gen havuzunun paylaþýldýðý bir birimdir. Eðer bu toplumun belli bir bölümü ayrýlýp coðrafi olarak izole olursa, bu gen havuzunda küçük de olsa bir deðiþiklik olur. Bu yeni gen havuzunu paylaþan gruplarda ortaya çýkan deðiþikliklerle, bu gruplar, yeni bir tür veya bir alt-tür olarak adlandýrýlabilecek deðiþimlere de uðrayabilirler. Hawaii’nin honeycreeper’ýnda olduðu gibi bir kuþun gagasý bu þekilde deðiþebilir, deðiþik bölgelerdeki insanlarýn dýþ görünümlerindeki farklýlýklarý da bu þekilde açýklayabiliriz. Fakat bir kuþun kanadýnýn veya insanýn beyninin ortaya çýkýþýný bu þekilde açýklamak mümkün deðildir. Türlerin melezleþme ve coðrafi izolasyon gibi faktörlerle kýsmi deðiþimlere uðrayacaklarý yadsýnamaz bir gerçektir. Katýrýn farklýlýðýný inkâr edemeyeceðimiz gibi Hawaii’nin honeycreeper’ýndaki farklýlaþmayý da inkâr edemeyiz. Fakat daha önce belirttiðim gibi, Evrim Teorisi’nin ayýrt edici yönü, türlerdeki ufak farklýlaþmalarý savunmasý deðildir. Bu, ancak, Linnaeus gibi türlerin sabitliðini savunmuþ birine karþý ileri sürülecek bir argümandýr; günümüzde, bu anlamda, Linnaeus’un takipçisi ciddi tek bir bilim insanýnýn olduðunu zannetmiyorum. Evrim Teorisi’nin ayýrt edici yönü büyük deðiþimlerin (görmenin ortaya çýkýþý veya deniz memelilerinin oluþumu gibi) evrimle oluþtuðunu söylemesidir ki, bu þekildeki deðiþimlerin coðrafi izolasyonla oluþtuðunu söylemeye olanak yoktur. Bunlarýn gösterilememesinden daha büyük sorun ise, bu þekildeki oluþumlarýn tesadüfen (rastgele mutasyonlarla) gerçekleþmesinin -olasýlýksal açýdan- imkânsýz oluþudur.

Ateist-Darwincilik ara geçiþ formlarýnýn fosillerinin eksikliði ve kompleks organlarýn bir anda ortaya çýkmasýnýn olasýlýksal imkânsýzlýðý arasýnda bir ikileme düþmüþtür. Ben bu ikileme ‘fosil-olasýlýk ikilemi’ diyorum. Darwin, ‘fosil-olasýlýk ikilemi’nde, Huxley’in fosil sorununu çözmeye öncelik veren sýçramalý yaklaþýmýna karþý olasýlýk sorununun çözümüne öncelik vermiþti. Yeni-Darwincilerin ana doðrultusu, bu ikilemde Darwinci çözüme aðýrlýk verirken; fosilbilimci Gould, Huxleyci görüþe yaklaþmýþtýr. Darwin, fosillerdeki eksikliði araþtýrmalarýn yetersizliðine dayanan bir savunmayla karþýlamaya çalýþmýþtý.168 Günümüzde ise bu savunmayý yapmak zorlaþmýþ ve ‘kesintili denge’ kuramý ortaya atýlmýþtýr. Yeni-Darwincilerin birçoðunun soðuk baktýðý bu kuram, beraberinde bahsettiðim olasýlýksal sorunlarý getirmektedir. Fred Hoyle’nin bahsettiði kasýrgayý daha dar bölgede ama biraz daha uzun estirmek (Richard Goldschmidt’in ‘umulan canavar’ý gibi tek bir bireyde büyük deðiþiklik yerine; dar bir bölgede, küçük bir toplulukta büyük deðiþimi beklemek) olasýlýk sorununu ortadan kaldýrmaz. Goldschmidt mikro mutasyonlarýn birikimiyle makro deðiþikliklerin oluþamayacaðýný savundu. Bu görüþün en bilinen örneklerinden biriyle açýklamak gerekirse; bir sürüngenin yumurtasýndan bir gün bir kuþ çýkmýþtýr. Bu makro mutasyonla oluþan canlý için ‘umulan canavar’ (hopeful monster) tanýmlamasý yapýlýr. Gould bir yandan Yeni-Darwincilerin Goldschmidt’i karikatürize ettiðini söylerken,169 bir yandan da kendi teorisini ‘umulan canavar’ görüþünden ayýrt etmeye çalýþýr.170 ‘Umulan canavar’ beklentisi ile türleþme, bir türün tek bir bireyinde iken; ‘kesintili denge’ kuramýnda türleþme, coðrafi olarak izole bir grubun içinde dar bir zaman aralýðýndadýr. Gould, bu dar zaman aralýðýnýn, türün sabit kaldýðý uzun zaman diliminin % 1’i kadar bir süre olabileceðini söyler.171 Her ne kadar Gould, görüþlerini, Goldschmidt’in görüþlerinden ayýrt etmeye çalýþsa da sonuçta bu görüþ de türlerin bir anda fosil tabakalarýnda görünmesinden ve ara fosil formlarýnýn olmamasýndan kaynaklanan sorunu çözmeye yönelmiþtir.

‘Kesintili denge’ kuramý fosil sorununu çözmeye aðýrlýk verdiði için olasýlýk sorunu ile karþý karþýyadýr. Kitabýn 4. bölümünde tek bir proteinin oluþumunu izah etmeye tüm evrendeki maddenin, tüm evren-zamaný boyunca yaptýðý bileþimlerin bile yetmeyeceðini göstereceðim. Oysa ‘kesintili denge’ kuramýnda yeni bir proteinin oluþumu þu þekilde açýklanacaktýr: “Uzayýn çok küçük bir bölümü olan Dünya’nýn, küçük bir izole alanýnda, zaman olarak küçük bir dilimde, küçük bir toplumun genlerinde oluþan deðiþimlerle yeni protein ortaya çýkmýþtýr.” Çok daha geniþ bir alanda ve zamanda olasýlýk olarak oluþumu izah edilemeyen yapýlarý, çok daha dar bir alanda ve zamanda, hem de canlýlarýn üreme hücrelerindeki DNA’lar gibi çok hassas yapýlar üzerinde oluþan rastgele deðiþimlerle açýklamak mümkün deðildir. Sonuçta türler arasý geçiþe dair ara fosil formlarýnýn, dar bir alanda hýzlý geçiþlerle evrim olduysa bulunmamasý elbette daha normal karþýlanacaktýr. Ama terazinin öbür tarafýný bu yaklaþým iyice havaya kaldýrýr: Olasýlýk sorunu havadadýr.

‘Kesintili denge’ ile ilgili tartýþmalar özellikle birçok ateist Yeni-Darwinciyi rahatsýz etmiþtir. (Aslýnda bu kuramý ortaya koyanlarýn ve savunanlarýn çoðunun da teizm ile bir iliþiði yoktur.) Ateist kanadýn sözcüsü gibi hareket eden Richard Dawkins rahatsýzlýðýný þu satýrlarýnda dýþa vurmaktadýr: “Eldredge ve Gould derinden yüzeyseller. Sanatsal, edebi bir tavýrla çok etkileyici konuþuyorlar, ama ciddi bir evrim anlayýþý yerleþtirecek hiçbir þey yapmýyorlar ve günümüz yaratýlýþçýlarýna, Amerikan eðitimi ve ders kitabý basýmýný altüst etme amacýyla yaptýklarý rahatsýz edecek denli baþarýlý mücadelelerinde düzmece bir yardým ve rahatlýk saðlayabiliyorlar.”172 Dawkins’in bu ifadeleri, objektif bilimsel bir tartýþma ortamýnýn oluþmasýndan çok, ‘evrim anlayýþýný yerleþtirecek’ bir misyonerlik faaliyetinin arzusunu dile getirir gibidir. Dennett de Dawkins gibi ‘kesintili denge’ kuramýndan o kadar rahatsýzdýr ki, ünlü kitabý ‘Darwin’s Dangerous Idea’da (Darwin’in Tehlikeli Görüþü) bu görüþe cevap vermeye çalýþmak için uzun bölümler ayýrmýþtýr.173 Evrimciliði tartýþýlmayacak Eldredge ve Gould gibi iki kiþinin, Yeni-Darwinizm’in mikro mutasyoncu yaklaþýmýna ve aþýrý adaptasyonculuðu getirdikleri eleþtiriler ve geçiþ formlarýnýn eksikliðine dikkat çekmeleri þok etkisi yaratmýþtýr. Türlerin baðýmsýz yaratýlýþýný savunanlar, yeni türlerin veya cinslerin veya familyalarýn bir anda ortaya çýktýðýný söylemektedirler. ‘Kesintili denge’ kuramýnda ise dar bir bölgede kýsa bir zaman diliminde türlerin oluþtuðu söylendiði için; fosillerin incelemesi veya herhangi baþka bir bilimsel yöntemle bu iki görüþten hangisinin daha doðru olduðunu ortaya koyacak bilimsel bir düzenek ve test imkâný oluþturulamaz. ‘Kesintili denge’ kuramýyla ortaya çýkan tartýþmalardan da iyice anlaþýlmaktadýr ki, önce fosiller incelenip sonra Evrim Teorisi’nin doðruluðu ortaya konmamakta; tam tersine, önce Evrim Teorisi’ne inanýlmakta ve fosillerin yorumunda bu inanç tümdengelim kaynaðý olmakta, canlýlarýn evrimci sýnýflandýrýlmalarý bu inanç doðrultusunda oluþturulmaktadýr.

‘Kesintili denge’ kuramýnýn hangi ihtiyaçtan ortaya çýktýðýný incelediðimizde, fosil sorununun Evrim Teorisi açýsýndan önemi ortaya çýkmaktadýr. Bu kuram, fosillerle ara geçiþ formlarýný ortaya koymaktaki yetersizliklerden dolayý ortaya atýlmýþtýr.174 Bu durumuyla da bu yaklaþým mevcut fosilleri açýklayan bir kuram deðil, mevcut fosillerden Evrim Teorisi’ni destekleyecek delilleri neden bulamadýðýmýzý açýklamaya çalýþan bir kuramdýr. ‘Kesintili denge’ kuramý yanlýþlanamayan bir teoridir ve objektif bilimsel kriterleri karþýlayamaz. Bu teorinin asýl mahareti, mevcut fosil bulgularýnýn Evrim Teorisi’ni yanlýþlamasýný önlemeye çalýþmaktýr. Diðer yandan ise ‘fosil-olasýlýk ikilemi’nde fosil sorununu çözmeye çalýþan bu teori, kefenin öbür yanýndaki olasýlýk sorununu daha yukarý taþýmaktadýr. Gerçi olasýlýk sorununu, tesadüfi ufak deðiþimlerle (mikro mutasyonlarla) evrimin oluþtuðunu savunan görüþün de aþamadýðýný kitabýn 4. bölümünde göreceðiz. Fakat mikro mutasyoncu yaklaþýmý savunanlar, daha geniþ bir popülasyona ve zamana evrimi yaymanýn, iþlerini kolaylaþtýracaðýný düþünmektedirler. Diðer yandan mikro mutasyoncu bir yaklaþým da olasýlýk sorununu aþmakta yetersiz olduðundan, hiç olmazsa fosillerden gelecek sorunu aþmada kolaylýk saðlamasý ‘kesintili denge’ kuramýnýn bir avantajýdýr. Fakat bu kuram fosilleri, Evrim Teorisi’nin en önemli destekçisi zanneden yaygýn kitle görüþünün aksine; fosilleri, halledilmesi, tevil edilmesi gerekli bir sorun olarak gören bir yaklaþýmýn eseridir. Bu kuramla beraber, en ünlü evrimci fosilbilimcilerin ifadelerinden yola çýkýlarak ara fosillerin yokluðu sorununa dikkat çekilmiþtir. Oysa Gould’un ifadesine göre, ara geçiþ formlarýnýn fosillerinin yokluðuna dair sorun daha önce ‘fosilbilimin ticari sýrrý’ (the trade secret of paleontology)idi.175 Dawkins ve Dennett gibi ateist-evrimcileri kýzdýran da bu ‘ticari sýr’rýn açýða çýkartýlýp, hasým olarak gördükleri kampa koz verilmesi olsa gerek!

KAMBRÝYEN PATLAMASI VE EDIACARA FAUNASI

Darwinci Evrim Teorisi’nin en genel anlatýmýna göre baþta tek hücreli bir canlý oluþmuþ, canlýlar önce türlere, sonra cinslere, sonra familyalara, sonra takýmlara, sonra sýnýflara, sonra filumlara ayrýlmýþlardýr. Yüz milyonlarca yýl süren bu ayrýþmadaki safhalar hep yavaþ yavaþ aþýlmýþtýr. Fosil bulgulardan beklenen de bu yavaþ yavaþ ayrýþmayý doðrulayan, ‘Darwinci soy aðacý’ný destekleyen delilleri sunmasý olmuþtur. Oysa Kambriyen Patlamasý ve Ediacara Faunasý evrimci beklentilerle en zýt olgularý oluþturmaktadýr. Prekambriyen (Kambriyen öncesi dönem) dönemde 3 milyar yýl kadar sadece bakterilerin ve mavi-yeþil alglerin hüküm sürdüðünü fosil kayýtlarý söylemektedir. Oysa Kambriyen dönemine gelindiðinde (530 milyon yýl kadar öncesi), bir sürü birbirinden farklý çok hücreli canlý, aniden, fosil kayýtlarýnda kendini gösterir. Içinde sýnýf, takým, familya, cins ve türü barýndýran filumlarýn yarýsýndan fazlasý bu dönemde ortaya çýkmýþtýr. Yirmi bin gözlü ‘trilobit’ de beþ gözlü ‘opabinia’ da hep bu dönemde, aniden, fosil kayýtlarýnda gözükmüþlerdir. Darwincilerin fosillerden bekledikleri, fosillerin ‘aþaðýdan-yukarýya’ bir evrimi göstermesiydi. Buna göre, türler ancak yüz milyonlarca yýl içerisinde sýnýflara ve filumlara ayrýlmalýydý. Oysa fosil bulgular, Kambriyen’de, bir anda, filumlarýn ortaya çýktýðýný göstermiþtir. Bu da ‘aþaðýsý’ olmadan ‘yukarý’nýn ortaya çýkmýþ olmasýdýr ki evrimci beklentilere tamamen zýttýr.

Darwin de Kambriyen dönemde birçok canlýnýn aniden gözükmesiyle ilgili sorunun farkýndaydý. O, teorisinin gerektirdiði gibi, bu dönemden önce binlerce çok hücreli canlý olduðuna inanmaktan vazgeçmedi ve bu olguyu fosil kayýtlarýndaki ve araþtýrmalarýndaki yetersizliklerle açýkladý. Darwin’in döneminde bugüne kadarki fosil araþtýrmalarýnýn % 1’inden azýnýn yapýldýðýný düþünürsek, bu mazaret, o dönem için yerinde gözükmektedir. Fakat günümüze kadar yapýlan araþtýrmalar, ‘Kambriyen Patlamasý’ný -yanlýþlamak bir yana- desteklemiþtir. 1909’da Charles Doolittle Walcott’un, Burgess Shale’de bulduðu fosiller, 1980’lerde Sirius Passet ve Chengjiang’da bulunan fosiller, Kambriyen dönemde, bir anda birçok canlý türünün ortaya çýktýðýný desteklemektedir. Artýk, fosil araþtýrmalarýnýn yetersizliði bir mazeret olarak ileri sürülemez. Kambriyen Patlamasý yeni araþtýrmalarla destek kazanmýþtýr, fakat bu dönemden önce Darwinci yaklaþýma göre olmasý gereken ara formlar, bu kadar çok yapýlan kazýya raðmen bulunamamýþtýr. Bu fosillerin bulunamamasý, artýk eksik araþtýrmaya baðlanamayacaðý gibi, Kambriyen dönemden önceki fosillerin ‘tortu býrakmamasý’ gibi Darwin tarafýndan ileri sürülen sebeplere de baðlanamaz. Nitekim Kambriyen Patlamasý’ndan önceki üç milyar yýl boyunca Dünya’da hüküm sürmüþ yegâne canlý olan tek hücreli bakterilerin ve mavi-yeþil alglerin fosilleri bulunmuþtur. Birçok ünlü fosilbilimcinin de söylediði gibi elimizdeki fosil kayýtlarý önemli ölçüde güvenilirdir.176 Bu da göstermektedir ki Kambriyen Patlamasý bir yanýlsama deðil, fosilbilimin ortaya koyduðu en enteresan olgulardan biridir.

Bir aralar Ediacara Faunasý’ndaki canlýlarýn, Kambriyen dönemde ortaya çýkan canlýlarýn atasý olabileceði düþünüldü. 1947’de, Avustralya’da, R. C. Sprigg tarafýndan Ediacara Faunasý bulundu. Burada Kambriyen Patlamasý’ndan 40 milyon yýl kadar önce (Prekambriyen dönemin sonlarýnda) çok hücreli canlýlar bulundu. Fakat fosilbilimcilerin de dikkat çektiði gibi, Ediacara Faunasý’nýn canlýlarý Kambriyen canlýlarýndan o kadar farklýdýr ki,177 bu canlýlarýn Kambriyen dönemindeki canlýlarýn atasý olduðu söylenemez. Ediacara Faunasý’nda ve Kambriyen dönemde ortaya çýkan canlýlar, ilk çok hücreli canlý türleridir ve büyük bir çeþitlilik göstermektedirler. Kambriyen Patlamasý’nýn on milyon yýl kadar sürdüðü tespit edilmiþtir; bu on milyon yýllýk zaman dilimi tüm Kambriyen çeþitliliðin oluþma tarihidir. Dünyamýzýn 4,5 milyarlýk yaþýný göz önüne alýrsak, bu süre dünyanýn yaþýnýn 1/450’sine karþýlýk gelmektedir. Eðer bu on milyon yýlý, Ediacara Faunasý’ndaki canlýlarýn 40 milyon yýl önce ortaya çýkýþý ile birleþtirirsek, 50 milyon yýlda dünyamýzýn çok hücreli canlýlarla dolduðunu söyleyebiliriz. Bu da dünyanýn yaþýnýn 1/90’ý gibi çok küçük bir dilime karþýlýk gelmektedir. Bu dönemden önce ne ‘kesintili denge’ kuramýnda ileri sürülen ‘coðrafi olarak izole olacak’ türler vardýr, ne de bu dönemde ortaya çýkan çok hücreli canlýlara az da olsa benzeyecek, herhangi bir ‘ata form’ vardýr. Hem ‘kesintili denge’ kuramýnýn izole olacak ‘hammaddesi’, hem Yeni-Darwinciliðin mutasyona uðrayarak yavaþça deðiþecek ‘hammaddesi’ önceki dönemde yoktur. Sonuçta ‘kesintili dengeciler’ de ‘yavaþ aþamacýlar’ da hammaddesi olmadan hayali bir mönü hazýrlamýþlardýr; bu farklý mönülerin talibi çok olsa da, Prekambriyen dönemin boþluðu, adeta unsuz-peynirsiz-domatessiz pizza yapýmýna mönü hazýrlayýcýlarýný mecbur etmektedir!

Ediacara Faunasý’nýn ve Kambriyen çeþitliliðin ortaya çýkýþý ‘fosil-olasýlýk ikilemi’ açýsýndan en büyük soruna sebep olmaktadýr. Her þeyden önce fosillerden gelen bilgiler, tevil edilemeyecek kadar açýk bir þekilde çok hücrelilerin aniden ortaya çýkýþýný göstermektedir. Darwin’in, klasik, uzun dönemde yavaþ geliþimi savunan çizgisini devam ettiren ve olasýlýk sorununun çözümüne aðýrlýk veren bilim insanlarý bile bu olguyu reddede-memektedirler.178 Bir sonraki bölümde göstereceðim gibi, tek bir proteinin ‘tesadüfi oluþumu’ için tüm evren-zamaný boyunca, tüm uzaydaki maddenin bileþimler yapmasý yetersiz kalýr. Oysa Ediacara Faunasý ve Kambriyen Patlamasý ile ortaya çýkan canlýlarýn vücutlarýnda; on binlerce yeni protein, yepyeni hücreler, yepyeni organlar, yepyeni beden tasarýmlarý ve yepyeni genetik bilgiler dünya sahnesinde görülmüþtür. Eðer en iyimser þekilde Ediacara Faunasý’nýn baþlangýcýndan Kambriyen Patlamasý’nýn bitimine kadarki süreyi toplasak bile, ortaya çýkan 50 milyon yýllýk süre; milyarlarca yýllýk sürenin bile tek bir proteini açýklamakta yetersiz kaldýðý düþünülünce, bu kadar büyük bir çeþitliliði açýklamakta çok yetersiz kalacaktýr.

Kýsa dönemde ortaya çýkan tüm bu canlýlardaki proteinler hücre içinde yeni fonksiyonlarý gerçekleþtirecek þekilde organize olmuþlardýr, yeni hücreler ise yeni doku, organ ve beden bölümleri olarak organize olmuþlardýr. Yeni bedenler, hiyerarþik olarak organize olmuþ, her vücut bölümü kendi fonksiyonlarýný üstlenerek bedenin bir parçasý olmuþtur. Sonuçta, Kambriyen Patlamasý ve Ediacara Faunasý ile birçok yeni vücut tasarýmý ortaya çýkmýþtýr ve birçok ‘özelleþmiþ kompleks’ beden bölümlerinden oluþan bu tasarýmlar, ‘belirlenmiþ kompleks bilgileri’ gerektirirler ki bunun da bir açýklamasýnýn yapýlmasý gerekir.179 Tesadüfi bir evrim süreci ne mikro seviyedeki protein moleküllerinin, ne de makro seviyedeki beden organizasyonlarýnýn açýklamasý olabilir. Bu konu 4. bölümde daha ayrýntýlý bir þekilde incelenecektir.

Kambriyen Patlamasý ve Ediacara Faunasý’nýn ‘küçük aþamalarla canlýlarýn oluþumunu açýklayan Evrim Teorisi’ne açtýðý sorunlar beþ maddede özetlenebilir:

1- Çok hücreli canlýlýðýn aniden ortaya çýkýþý.

2- Çok büyük bir çeþitliliðin aniden ortaya çýkýþý.

3- Evrimci ‘aþaðýdan-yukarý’ beklentinin aksine birçok filumun aniden ortaya çýkýþý.

4- Dünya tarihinin bu kadar dar bir aralýðýnda, mikro düzeyde ortaya çýkan on binlerce protein gibi yapýnýn tesadüfi oluþumunu açýklamanýn olasýlýksal imkânsýzlýðý.

5- Dünya tarihinin bu kadar dar bir aralýðýnda, makro düzeyde ortaya çýkan özelleþmiþ organlarýyla beden planlarýný açýklamanýn olasýlýksal imkânsýzlýðý.

Türlerin bilinçli bir þekilde baðýmsýz yaratýldýklarý veya evrimin bilinçli bir þekilde yaratýlan bir süreç olduðu görüþü, Kambriyen Patlamasý’ný ve Ediacara Faunasý’ný açýklamakta zorluk çekmez. Çünkü bilinçle ve kudretle oluþturulmuþ bir yaratýlýþý savunanlar için, türlerin aniden ortaya çýkýþlarý -ister evrimle, ister baðýmsýz yaratýlýþla olsun- sorun deðildir. Bilinçli, kudret sahibi, olaylara hâkim bir Güç’ün tasarladýðý süreçlerde olasýlýk sorunu olmaz. Bir zarýn milyon kere üst üste tesadüfen altý gelmesi olasýlýk olarak hemen hemen imkânsýzdýr; fakat bilinçle, zarlarý altý olarak koyabilen biri için olasýlýk sorunu olmaz. Bu yüzden, bahsedilen beþ maddedeki sorun sadece dýþ bir Güç’ün müdahalesini kabul etmeden, tesadüfi bir evrimi savunanlar için geçerlidir. Asýl sorun evrimin olup-olmadýðý deðildir; asýl sorun, canlýlarýn tesadüfen mi oluþtuklarý, bilinçli bir þekilde mi yaratýldýklarýdýr.

EVRÝM TEORÝSÝ OLMADAN BÝLÝM OLUR MU?

Dobzhansky, Evrim Teorisi olmadan biyoloji bilimindeki hiçbir þeyin anlam ifade etmeyeceðini söylemiþtir.180 Bu iddia, biyoloji bilimine büyük bir haksýzlýk olarak görünmektedir. Canlýlarýn tüylerinin, kalplerinin, beyinlerinin, kaslarýnýn, kemik yapýlarýnýn, kanatlarýnýn, diþlerinin veya moleküler yapýlarýnýn hepsi; mevcut türlerin -tarihlerinden baðýmsýz olarak ele alýnmalarýyla- incelenmeleriyle tespit edilmiþtir. Bir kimsenin, insanýn maymunumsu canlýlardan evrimleþtiðine inanmasaydý, insan kalbi hakkýnda daha farklý bir bilgiye sahip olacaðýný veya kuþlarýn sürüngenlerden evrimleþtiðine inanmasaydý, kuþlarýn kanatlarý hakkýnda daha deðiþik bir bilgiye sahip olacaðýný söyleyemeyiz. Tüm organlarýn gerek moleküler yapýlarý, gerekse diðer organlarla baðlantýlarý mevcut türler üzerindeki gözlemlere dayanýr.

Evrim Teorisi gözlenemeyen bir sürece dayandýðý için, mevcut türler hakkýndaki bilgilerin bu teoriye dayanmasýna olanak da yoktur. Bir veterinerin, kuþun kanadý kýrýlýrsa uygulayacaðý tedavinin veya bir doktorun, insanýn kalp bölgesinde yapacaðý ameliyatýn, bu teoriye inanmasýndan veya inanmamasýndan kaynaklanan bir farklýlýðý olmayacaktýr. Evrim Teorisi’nin doðruluðuna inanç, doðal seleksiyonun türlerin yok olmasýnda en önemli mekanizma olduðu ve mutasyonlar ile coðrafi izolasyonun türlerin deðiþiminde çok önemli olduðu hususlarýný kabul etmek için bile zaruri deðildir. Bir biyolog, tüm bunlarýn önemini kabul etmesine karþýlýk, bunlarýn, canlýlardaki özelliklerin ortaya çýkýþýný açýklamada yetersiz olduðunu düþünebilir. Nitekim günümüzdeki, Evrim Teorisi’ni reddeden veya bilimsel yetersizliðini savunan bilim insanlarýnýn hemen hepsi; doðal seleksiyon, mutasyon ve coðrafi izolasyonun canlýlar dünyasýndaki önemini kabul etmektedirler.

Evrim Teorisi’nin ortaya koyamadýðý bilimsel yasalara karþý, ‘insan türünün her bireyinin kan dolaþýmýnýn kalple saðlandýðý’þeklinde, her bir insan için mutlak bir biyolojik yargýnýn veya ‘insan türünün bireylerinde kalbin genelde solda olduðuna (bazen saðda olabilir)’ dair olasýlýksal bir biyolojik yargýnýn varlýðý ileri sürülebilir. Bu yargýlar, fiziðin yasalarý gibi, örneðin çekim gücü yasasý veya hareket yasalarý gibi bütün evrene ait yasalar deðildir. Biyolojinin incelediði canlýlar, salt bu dünyaya ait olduðu için bu tarzda evrensel bir biyoloji yasasý mümkün deðildir. J.C. Smart, bir yasanýn, uzay ve zamanla sýnýrlandýrýlmamýþ olmasý gerektiðini, bu yüzden biyolojide hiçbir yasanýn bulunmadýðýný söylemiþtir.181 Bilim felsefesinde neye yasa denip denemeyeceði üzerinde çok tartýþma yapýlmýþtýr.182 Bu tartýþmalara girmemek için, biyolojik türlere dair genellenebilen bilgilere ‘yargýlar’ dedim. Bu yargýlar, gözlemlerden yola çýkýlarak yapýlan genellemelerdir; karþýnýzda oturan kiþi insan ise, onun kan dolaþýmýný saðlayan bir kalbinin olduðunu, teknolojik bir cihazla görmeden de öngörebiliriz. Biyolojideki bu yargýlar sayesinde ameliyatlar ve tedaviler yapýlýr, gerekirse yapay organlar ve protezlerle canlý türlerindeki sorunlar çözülmeye çalýþýlýr. Evrim Teorisi’nin doðruluðu veya yanlýþlýðý gibi bir önkabulden tamamen baðýmsýz olarak geniþ bir biyoloji alaný mevcuttur. Bu alandaki bilgilerin, bilimselliðin; gözlemsellik, deneysellik ve öngörü gibi kriterlerinin hepsini karþýladýðý rahatlýkla söylenebilir. Biyolojideki mevcut türlerin incelenmesine dayalý bilimsel bilgiler; Popper gibi filozoflarýn ve Michael Denton gibi biyologlarýn, Evrim Teorisi’ne yönelttikleri bilimsel kriterleri karþýlayamama eleþtirisinden de uzaktýrlar.

Evrim Teorisi’ni apriori olarak doðru kabul edip tümdengelim kaynaðý yapmadan da canlýlarýn sýnýflamasý gibi birçok bilimsel çalýþma gerçekleþtirilebilir. Darwin’den önce birçok ünlü biyolog canlýlarý homoloji temelinde, ama evrimi öngörmeden sýnýflandýrmýþlardý. 1980’li yýllardan itibaren ön plana çýkan ‘cladism’in canlýlar sýnýflandýrmasýnda da fosilbilimden gelen bilgiler göz önünde bulundurulmadan canlýlar sýnýflandýrýlmasý yapýlmaktadýr. Cladism, Wilma George tarafýndan ‘evrim-dýþý sýnýflandýrma’ olarak nitelendirilmiþtir. Cladism, Aristoteles’ten beri canlýlar sýnýflamasýna hâkim olan, canlýlarý birbirinin devamý olarak algýlamayan yaklaþýmý esas almýþtýr.183 Günümüzde birçok müzede de sýnýflama ‘cladism’in yaklaþýmý çerçevesinde yapýlmaktadýr. Canlýlarýn tarihine dair fosilbilimde, moleküler saat yaklaþýmýnda ve canlýlar sýnýflamasýnda birbiri ile uyuþmayan tablolar ortaya çýktýðýna göre hatanýn nerede yapýldýðýnýn ciddi þekilde düþünülmesi gerekir. Ayný teori tüm bilim dallarý için ayný þekilde doðru olmalý ise, nasýl oluyor da farklý alanlarda bu teori ile ilgili varýlan sonuçlar birbirleriyle hiç uyuþmayan tablolar sunabilmektedir? Türlerin karmaþýk yapýsý, gerçekte ‘tür’ün ne olduðunun tarifinde önemli güçlükler çýkarmýþ ve canlýlar sýnýflamasý ile ilgili hiçbir model tüm güçlüklerin üstesinden gelememiþtir.184 Evrim Teorisi mutlak bir gerçek olarak kabul edilmeden de (Evrim Teorisi’ne karþý agnostik yaklaþýp) canlýlar, benzerlikleri temelinde sýnýflandýrýlabilirler. Bütün canlý sýnýflamalarý salt zihnin projeksiyonlarýndan ibarettirler; bu sýnýflamalar ancak canlýlarý daha kolay tanýmamýz gibi pratik faydalara hizmet ederler; zihnimizin bu projeksiyonlarýnýn, canlýlar dünyasýnda tam bir ontolojik karþýlýðýnýn olduðunu düþünmek büyük yanýlgýdýr. Bu hatanýn tarihteki en ünlü örneði Linnaeus’tur, üstelik o yaptýðý canlýlar sýnýflamasý ile Tanrý’nýn düþüncelerini çözdüðünü söyleyecek kadar ileri gitmiþti. Linnaeus’un sýnýflamasý Tanrý’nýn düþüncelerinin keþfi olmadýðý gibi, Darwinci sýnýflamalar da canlýlarýn kökeninin bilgisini vermekten çok uzaktýr. Canlýlar hiçbir sýnýflamaya tam oturamayacak kadar istisnayý, çeþidi ve sürprizi barýndýrmaktadýrlar. Belki de canlý türlerini anlamanýn en iyi yolu, her bir türü, sýnýflamalara bakmaksýzýn kendine has özellikleriyle ele almak ve sýnýflandýrmalarýn getirdiði kolaylýklarýn yanýnda yol açtýklarý zararlardan korunmaktýr.

Evrim Teorisi’nin bir teorinin doðru kabul edilmesi için gerekli bilimselliðin birçok kriterini karþýlayamadýðý, bu bölümün baþýndan buraya dek ayrýntýlýca gösterildi. Bu, Dobzhansky’nin dediði gibi bütün biyolojinin anlamsýzlaþacaðý anlamýna gelmez, sadece ‘doða tarihi’ üzerine bilgimizin çok sýnýrlý olduðunu kabul etmemiz gerektiði anlamýna gelir. ‘Biyoloji’ canlýlar üzerine bir çalýþmadýr; ‘Evrim Teorisi’ ise bu canlýlarýn kökeni ve tarihi ile ilgilidir. Biyoloji biliminin birçok verisi, gözlem ve deney destekli olmasýna karþýn, Evrim Teorisi’nin bu tarz dayanaklarý yoktur. Canlýlar sýnýflamasý, morfoloji, ekoloji gibi çalýþma alanlarý için; canlýlarýn kendi aralarýnda ve çevreleriyle sabit ve istikrarlý iliþkileri ‘canlýlarýn tarihi’ne iliþkin bilgilerden çok daha deðerlidir.185 ‘Canlýlarýn tarihi’nin yaratýcýsý olduðu iddia edilen tesadüfi mutasyonlar, analiz edilemeyen yapýlarý ile bilimin araþtýrma alanýna giremezler; fakat türler, hem bedenleri hem üremeleri hem davranýþlarý hem de moleküler yapýlarý gibi gözlenebilen ve sabit özellikleriyle (gözlemlenemeyen tarihsel hikâyeleriyle deðil) biyoloji açýsýndan gerçekten deðerli olan bilgileri sunarlar. Evrim Teorisi mutlak bir gerçek olarak kabul edilmeyince; ne kuþlarýn uçuþu, ne balýklarýn yüzgeçlerinin vazifesi, ne ipekböceðinin ipek üretmesi, ne memelilerin üremesi üzerine bilgilerimiz yok olur: Canlýlarýn sýnýflandýrýlmasý da mümkündür; doktorlarýn ve veterinerlerin faaliyetleri de aksamaz. Sadece ‘doða tarihi’ üzerine bilimsel cehaletimizi kabul ederek, bu konudaki araþtýrmalarýn daha devam etmesi gerektiði sonucuna varýrýz. Bu araþtýrmalarda Evrim Teorisi’nin, türleri birbirlerinin ardýllarý kabul eden yaklaþýmý da göz önünde bulundurulmasý gerekli önemli bir hipotez olarak iþ görebilir, hatta görmelidir. Fakat mevcut veriler, ‘doða tarihi’ konusunda nihai yargýya varmayý mümkün kýlmamaktadýr. Daha önceki sayfalarda ayrýntýlýca göstermeye çalýþtýðým gibi, mevcut paradigma, Evrim Teorisi’nin doðruluðunu eðitim sistemleri aracýlýðýyla empoze ettirerek, canlýlarla alakalý bütün olgularýn bu teoriye göre yorumlanmasýný istemekte; bu teorinin bilimsel kriterleri karþýlamadaki zaaflarý, paradigmada gedik açýlmamasý için tartýþma konusu bile yaptýrýlmamaya çalýþýlmaktadýr.

Evrim Teorisi, ancak ‘doðanýn müdahaleye kapalý olduðu’na dair (natüralizm: doðacýlýk) apriori bir inancý merkeze alma durumunda en iyi açýklama olarak gözükmektedir. (Bu inancýn tutarlý olup olmadýðýnýn deðerlendirmesini bundan sonraki bölümde yapacaðým.) Bu apriori inancý bir kenara býraktýðýmýzda, türlerin ayrý ayrý yaratýldýklarý veya türlerin birbirlerinden evrimleþtikleri veya bazý kökensel türlerin yaratýldýklarý ve diðer türlerin bunlardan evrimleþtikleri iddialarýndan hangisinin doðru olduðunu belirleyecek objektif bilimsel verilere sahip deðiliz. Canlýlardaki benzerlikler; Tanrý’nýn zihnindeki plan, canlýlarýn ayný hammaddeden (topraktan) yaratýlmasý, ayný dünyadaki ayný çevreye tepki vermeleri gibi ortaklýklarýn temelinde de anlaþýlabilir ve anlaþýlmýþtýr. Tüm bunlardan anlaþýlan odur ki, birçok kiþi olgulardan yola kalkýp ontoloji oluþturmamakta, ontolojide sahip olunan inanca uygun olarak olgularý yorumlamaktadýrlar. ‘Doðanýn içinde kalma’yý felsefî bir ilke olarak benimseyen natüralist-materyalist bir ontoloji sahibinin, Evrim Teorisi’ne inanmak dýþýnda görünür hiçbir çaresi yokken; Tanrý’nýn merkezde yer aldýðý bir ontolojiyi benimseyen biri, ‘Tanrý için her þey mümkündür’ ilkesince, Evrim Teorisi’ni de türlerin baðýmsýz yaratýlýþýný da kabul edebilir. Tanrý merkezli ontoloji, Evrim Teorisi dýþýnda da imkânlarý mümkün kýldýðý için, ‘sadece doðanýn içinde kalmak’ gibi apriori bir ilkeyi benimsememek yüzünden, teistlerin tavrý, ateistlerinkinden farklý olacaktýr. Aslýnda teist ontolojinin sunduðu alternatif imkânlar, bir teistin daha objektif bir þekilde Evrim Teorisi’ne yaklaþmasýný saðlayabilir. Çünkü teist, Tanrý merkezli ontolojisini Evrim Teorisi ile uzlaþtýrabilir, oysa günümüz biyolojisinin ‘kendiliðinden türeme’ ile türlerin oluþamayacaðýný göstermesinden sonra; bir ateistin, türlerin birbirlerinden baðýmsýz oluþumunu, ontolojisini deðiþtirmeden kabul etmesi mantýken mümkün deðildir. Bu yüzden Richard Dawkins, ancak Evrim Teorisi ile rasyonel bir ateizmin mümkün olabildiðini söylemiþtir. Fakat bir teist için bunun tam tersi, yani türlerin baðýmsýz yaratýlýþýnýn kabulü, mutlak bir ihtiyaç deðildir. Tanrý’ya inancý olan kiþilerin Evrim Teorisi’ni reddetmek zorunda olduðu iddiasý, tamamen yanlýþ bir görüþtür. Bu konu kitabýn son bölümü olan 5. bölümde iþlenecektir.

Newton’un kozmolojisi kurulduðunda hala bilimsel bir kozmogoni (evrenin kökenine dair bir teori) mevcut deðildi. Kant ve Laplace ile baþlayan giriþimlerden epey sonra, ancak 1920’li yýllardan itibaren, Big Bang Teorisi ile bilimsel bir kozmogoni ortaya çýktý. Kökene dair bilimsel teorilerin kendilerine has zorluklarý vardýr. Biyolojinin kendine has zorluklarýyla bu sorunun birleþmesi, canlýlarýn kökeni ve tarihi (biyogoni) konusundaki bilimsel bilgilerimizin yetersizliðinin nedeni olarak gösterilebilir. Olmasý gereken bilimsel yaklaþým -belli konularýn açýklamasýnda açýk kalmasýn diye- bilimsel kriterleri karþýlamayan bir teoriyi mutlak gerçek olarak sunmak deðildir. Biyolojide -diðer bilimlerde de olduðu gibi- bir teorinin doðru kabul edilmesindeki kriter, belli ‘metafizik kanaatler’e (natüralizm gibi) uygunluðu deðil, bilimsel kriterleri karþýlayýp objektif delillerle desteklenmesi olmalýdýr. Bilimsel açýdan en dürüst yaklaþým, canlýlarýn kökenine ve tarihine dair bilgilerimizin yetersizliðini kabul etmektir.

digg digg this / delicious add to del.icio.us / StumbleUpon stumble it / Reddit Reddit it / sphere Sphere It / Slashdot Slashdot It!

Copyright © 2010 Caner Taslaman