|
EVRÝM TEORÝSÝ’NÝN DEÐERLENDÝRÝLMESÝ BÖLÜM TANITIMIBuraya kadar Evrim Teorisi ile ilgili bilimsel, felsefî ve teolojik tartýþmalarýn tarihsel arka planýný, bu teorinin ortaya konma sürecini ve ileri sürdüðü iddialarýný göstermeye çalýþtým. Bu bölümde ise Evrim Teorisi’nin, bilimselliðin kriterlerini ne kadar karþýladýðýný inceleyeceðim. Bunun için doða bilimlerinde ve bilim felsefesinde ileri sürülen gözlemlenebilme, öngörü gücü, yasalara sahip olma, matematiksel betimleme yeteneði, yanlýþlanabilirlik, rakip teorilere üstünlük saðlama gibi çeþitli kriterler açýsýndan bu teorinin deðerlendirmesini yapacaðým. Bunlarla beraber, Evrim Teorisi’nin doðal seleksiyon ve mutasyon gibi mekanizmalarýnýn yepyeni özelliklere sahip türlerin oluþumunu açýklayýp açýklayamayacaðýný tartýþacaðým. Ayrýca embriyoloji, moleküler biyoloji, homoloji ve fosilbilimi gibi alanlar açýsýndan bu teoriyi ele alýp irdeleyeceðim.Bu bölümde cevabýný bulabileceðiniz bazý sorular þunlardýr: Evrim Teorisi bilim felsefesi alanýnda ortaya konan bilimsellik ölçütlerini ne kadar karþýlamaktadýr? Doðal seleksiyon canlýlarda yeni özelliklerin ortaya çýkýþýný açýklayabilir mi? Ispinoz kuþlarý veya pulkanatlý güveler Evrim Teorisi’nin delilleri olabilir mi? Yapýlan laboratuvar deneyleri, mutasyonlarla yeni özelliklere sahip türlerin oluþtuðunu desteklemekte midir? Evrim Teorisi’nin yasalarý var mýdýr? Evrim Teorisi’ne dayanarak öngörüde bulunulabilir mi? Evrim Teorisi yanlýþlanmaya açýk bir teori midir? Evrim Teorisi’nin rakip teorilere üstünlüðünü gösterecek bilimsel bir düzenek kurmak mümkün müdür? Evrim Teorisi’nin mutlak bir gerçek olarak sunulmasý Thomas Kuhn’un ‘paradigma’ görüþü ile açýklanabilir mi? Big Bang Teorisi ile Evrim Teorisi’nin bilimsel ölçütlere uymaktaki baþarýlarý arasýnda fark var mýdýr? Canlýlardaki benzerlikler ile Evrim Teorisi temellendirilebilir mi? Fosiller Evrim Teorisi hakkýnda ne söylemektedir? Fosil-olasýlýk ikilemi nedir? Evrim Teorisi olmadan bilim olur mu? BÝLÝMSELLÝÐÝN KRÝTERLERÝ, BACONCI ÝLKELER VE EVRÝM TEORÝSÝEvrim Teorisi’nin, kendisinin dýþýndaki yaklaþýmlardan daha doðru olup olmadýðýný anlamak için, onu, diðer görüþlerden ayýrt eden unsurlarýn neler olduðunu iyice tespit etmek gerekmektedir. Evrim Teorisi’nde, kendiliðinden türeyen basit bir canlýdan veya canlýlardan diðer bütün canlýlarýn; bir canlý formunun diðerine deðiþmesi yoluyla oluþtuðu savunulmaktadýr. Burada altý çizilmesi gerekli nokta, Evrim Teorisi’nin, istisnasýz bütün türlerin, baþka bir türden oluþtuðunu iddia etmesidir. Türlerin tamamen sabit olup hiç deðiþmedikleri fikri özellikle Linnaeus ve takipçileri tarafýndan savunulmuþtur. Buffon, Linnaeus’un düþündüðünden daha az sayýda kökensel türün baþta yaratýldýðýný, diðer türlerin bu türlerden deðiþerek oluþtuklarýný söyledi. Mendel ise melezleþme yoluyla yeni türlerin oluþumunu Evrim Teorisi’nin alternatifi olarak gördü. Evrim Teorisi’ne karþýt fikirleri savunan biyolojinin bu en ünlü isimlerinin görüþlerine karþý, bu teorinin doðruluðunu göstermek için türlerin sabit olmadýðýný, türlerde bazý deðiþiklikler bulunduðunu göstermek yetmeyecektir. Fakat bir türden diðerine deðiþim olurken, kanadý olmayan bir sürüngenin kanadýnýn çýkýp da yeni bir tür oluþtuðu veya memeli olmayan bir canlýnýn memeli baþka bir türe dönüþtüðü gösterilebilirse; Evrim Teorisi’nin diðer görüþlere göre daha üstün olduðu ispatlanabilir. Görüldüðü gibi bir türün içinde farklýlýklar olmasý, hatta birbirine çok yakýn iki türün ortak bir atadan veya atalardan melezleþme veya deðiþim yoluyla oluþtuðunun iddia edilmesi; Evrim Teorisi’ni savunanlarý diðer görüþlerin sahiplerinden ayýrt eden özellik deðildir. Canlýlar dünyasýnda küçük deðiþimlerin (mikro mutasyonlarýn) gözlenmesinin Evrim Teorisi’nin delili olduðu söylenemez; ancak bir türden önemli ölçüde farklý bir türe, cinse, familyaya veya takýma geçiþi saðlayacak büyük deðiþimlerin oluþtuðu; bunun gerek bir anda gerekse küçük deðiþimlerin birikmesiyle mümkün olduðu gösterilebilirse, Evrim Teorisi’ni diðer görüþlerden ayýrt eden iddialarýnýn delilinin bulunduðu söylenebilir.Darwin’in hayvan yetiþtiricileriyle ilgili gözlemleri Evrim Teorisi’nin ayýrt edici bir delilini sunmaz. Yeni bir cinsin oluþumuna dair bir gözlemin olmadýðýný, Evrim Teorisi’nin en önemli teorisyenleri de kabul ederler: Yeni bir cinsin oluþumu uzun tarihsel bir süreci gerektirdiði için, bunun gözlemlenmesinin mümkün olmadýðýný söylerler. Charles Darwin, tümüyle Baconcý ilkelere baðlý bir þekilde çalýþmalarýný gerçekleþtirdiðini söylemiþtir. Evrim Teorisi’nin, türlerin özel yaratýlýþýna veya kökensel türlerden (cinslerden, familyalardan) diðer türlerin yaratýldýðý fikrine karþý olgusal destek saðlamasý için mutlaka bir cinsten, familyadan veya takýmdan diðerine dönüþümü gösterebilmesi gerekir. Olguculuða dayanan bir bilgi anlayýþý bu tip bir sürecin gözlemlenmesini, Baconcý ilkeler ise gözlenen süreçlerin çeþitliliðini ve tümevarým metodunun naif bir þekilde uygulanmamasýný gerektirir. Oysa Ernst Mayr gibi en ünlü evrimcilerin belirttiði gibi bu sürecin gözlemlenmesi mümkün deðilse, olgusalcý ve tümevarýmcý bir bilimsel metot ve bilgi teorisi açýsýndan Evrim Teorisi’nin gerekli desteði olmadýðý söylenmelidir. Evrim Teorisi’ni doðrulayan (verification) olgular mevcut deðildir, bu yüzden hiçbir tikel doðrulamasý olmayan bu teorinin, birçok tikel önermeden tümevarýma ulaþmayý tavsiye eden Baconcý metodoloji açýsýndan bilimselliðin kriterlerini karþýlamasý mümkün deðildir. GÖZLEM, DENEY, ANALOJÝ VE EVRÝM TEORÝSÝDarwin, teorisini doðrulayacak olgularý gözlemleyip tümevarýma ulaþamadýðý için, bunun yerine tür içindeki deðiþimlerle, türden türe deðiþimler arasýnda analoji (benzerlik) kurmuþtur. Örneðin hayvan yetiþtiricilerini gözlerken, yetiþtiricilerin damýzlýklarý seçme suretiyle çiftleþmeleri saðlamalarýyla, türün daha verimli hayvanlarýnýn elde edilebileceðini tespit etti.1.Türlerin içinde bazý deðiþiklikleri gözlemliyoruz. 2.Demek ki bir cinsten, familyadan ve takýmdan diðer bir cinse, familyaya ve takýma geçiþ de mevcuttur. Bu iki önermeden gözleme, yani olgulara dayanan önerme birinci önermedir. Oysa Darwin’in iddia ettiði gibi teorisinin Baconcý ilkelere dayanmasý için ikinci önermede ifade ettiði olgularýn gözlenmesi gerekirdi. Evrim Teorisi’ne karþý çýkanlarýn bile kabul ettiði birinci maddede ifade edilen deðiþim, rakip teorilerce de savunulduðu için, Evrim Teorisi’ni destekleyen olgularýn bulunduðunu göstermez. Ispinoz kuþlarýnýn gagasýnýn deðiþimi veya ineklerin daha çok süt vermesinin saðlanmasýndaki deðiþim ile analoji kurularak; kuþlarýn kanatlarýnýn oluþumu veya memelilerin sütle yavrularýný beslemelerinin evrimle oluþumu savunulamaz. Var olan organlarýn farklýlaþmasý ile canlýnýn yepyeni organlar veya özellikler kazanmasý arasýnda çok büyük fark vardýr. Günden güne deðiþen hava durumu yüksek ve alçak basýnç alanlarýyla açýklanabilir. Ancak mevsimler arasýndaki hava durumu farkýný, günlük hava deðiþimlerine neden olan faktörler ile analoji kurarak açýklamaya kalkarsak hata yaparýz. Mevsimlik hava deðiþimleri için astronomik olaylar gibi diðer faktörlerin ele alýnmasý gerekmektedir. Jeremy Rifkin, Evrim Teorisi’nin bilimsel metodoloji açýsýndan sorunlu olduðunu þu þekilde ifade etmektedir: “Asgariden söylemek gerekirse, önümüzde utanýlacak, þaþýlacak bir durum vardýr. Bir düþünce ki, bilimsel olduðunu söylüyor ama bilimsel ölçüme elveriþli olamýyor. Gözlemlenemiyor, yeniden türetilemiyor, ölçülemiyor. Ama savunucularý, hayatýn baþlangýcý ve geliþimi konusunda onun yüce ve çürütülemez bir gerçek olarak görülmesini istiyorlar!... O halde, bilimsel gözleme dayanmayan bu evrim görüþü kiþisel bir inanç meselesi olmalýdýr. Teori hakkýnda söylenebilecek en iyi þey, onun, hayatýn nasýl geliþtiðine dair birçok insanýn paylaþtýðý, ne kanýtlanabilen ne de yanlýþlanabilen bir inancý temsil ettiðidir.” Bilgi teorisindeki yaklaþýmlarý açýsýdan olgularý ve tümevarýmý bilimsel bilginin kaynaklarý diye kabul eden bir yaklaþýmý savunanlar, Evrim Teorisi’nin bilimsel kriterleri karþýlamadýðýný kabul etmek zorundadýrlar. Birçok ünlü felsefeci, gözlemsel verilere dayandýrýlmadan Evrim Teorisi’nin savunulmasýndaki soruna dikkat çekmiþlerdir. Bunlardan biri olan Wittgenstein þöyle demektedir: “Örnek olarak Darwin teorisi hakkýnda yapýlan yaygarayý ele alalým. Teoriyi destekleyen ve ‘Tabii ki’ diyen çevreler vardýr, bir de ‘Tabii ki hayýr’ diyen çevreler vardýr. Hangi mantýkla ‘Tabii ki’ denilebilir? Tek hücreli organizmalarýn zamanla daha karmaþýk organizmalara dönüþtükleri ve memeli hayvanlardan insanlara kadar geliþtikleri düþüncesi savunuluyor. Peki, bu süreci gözlemleyen biri var mý? Hayýr. Peki, bu süreci þu anda kimse gözlemliyor mu? Hayýr. Yapýlan gözlemler bir damla suyun kýzgýn bir taþa damlatýlmasý gibi. Buna raðmen binlerce kitapta bu teorinin akla en yatkýn çözüm olduðu yazmaktadýr. Insanlar çok zayýf kanýtlara raðmen bu teorinin doðruluðundan emin. ‘Bilmiyorum, bu ilginç bir hipotez ama daha fazla güçlendirilmesi gerekir’ gibi bir tutum savunulamaz mýydý? Bu, nasýl herhangi bir þeye ikna olunabileceðini gösteriyor. Sonunda cevapsýz kalan sorular unutuluyor ve kiþiler bunun mutlaka böyle olduðuna kanaat getiriyorlar.” DOÐAL SELEKSÝYON VE MUTASYONLAR ÝLE TÜRLERÝN OLUÞUMU AÇIKLANABÝLÝR MÝ?Darwin’e göre, yeni türlerin oluþmasý için gerekli hammaddeyi popülasyonun bireylerinde meydana gelen ve kalýtým yoluyla aktarýlan deðiþiklikler oluþturur.Daha önce belirtildiði gibi Evrim Teorisi’nin diðer görüþlerden ayýrt edici özelliði; bütün türlerin, cinslerin, familyalarýn, takýmlarýn birbirlerinden oluþtuðunu dile getirmesidir. Bu yüzden doðal seleksiyonun ve mutasyonun canlýlar dünyasýnda önemli olduðunu göstermek, Evrim Teorisi’nin bir delili sayýlamaz. Evrim Teorisi’ne karþý çýkan birçok kiþi de mutasyonlarýn ve doðal seleksiyonun önemini kabul etmekte hiçbir güçlük çekmeyecektir. Örneðin geçmiþte dinozorlarýn yok olduðu gibi, gelecekte pandalar da yok olurlarsa bu bir doðal seleksiyon olur. Doðadan bir canlý türünün yok oluþu elbette önemlidir, ama hiçbir türün yok oluþu, yepyeni özellikleriyle bir türün nasýl oluþtuðu için bilimsel bir delil sunmaz. Evrim Teorisi’ni savunan kitaplarda, sýkça yapýlan bir mantýk hatasýný þu þekilde gösterebiliriz: 1. Evrim Teorisi’nin mekanizmasý doðal seleksiyondur (veya mutasyondur). 2. X olayý doðal seleksiyonun (veya mutasyonun) varlýðýný (veya önemini) gösterir. 3. Bu da bize Evrim Teorisi’nin doðruluðunu ispatlar… Bu mantýk örgüsünde özellikle ikinci maddedeki önermeye dikkat edilmesi gerekmektedir. Bu ikinci maddenin doðruluðu aslýnda üçüncü maddedeki önermenin doðruluðunu ispat edecek mahiyette deðildir. Birinci maddede de görüleceði gibi, asýl iddia edilen; doðal seleksiyonun ve mutasyonun varlýðý deðil, bu mekanizmalarýn bütün canlý türlerinin oluþumuna sebep olduðudur. Bu yüzden ikinci önermede doðal seleksiyonun ve mutasyonun varlýðýnýn deðil, bu mekanizmalarla yepyeni özellikli canlýlarýn oluþtuðunun delilleri verilebilirse ancak üçüncü maddedeki sonuç önermesine ulaþýlabilir. Oysa Evrim Teorisi’nin anlatýldýðý ders kitaplarýnda; bu mekanizmalarýn varlýðý, Evrim Teorisi’nin delili olarak aktarýlmaktadýr. Bu mantýk yanlýþýný daha iyi anlamak için benzer bir yanlýþ kurgu oluþturmamýz konunun daha iyi anlaþýlmasýna katkýda bulunacaktýr. “Ahmet 1.000 metre sýçradý” önermesini ele alalým ve bunu þu þekilde formüle ederek ispat etmeye çalýþtýðýmýzý düþünelim: 1.Ahmet 1.000 metre yukarý sýçramayý saðlýklý ayaklar ve bir çift lastik ayakkabý ile becermiþtir. 2.Ahmet’in ayaklarý saðlýklýdýr ve bir çift lastik ayakkabýsý vardýr. 3.Demek ki Ahmet 1.000 metre yukarý sýçramýþtýr. Bu formülasyondaki hatayý hemen görebiliriz. Birinci önermede Ahmet’in iddia edilen zýplamayý gerçekleþtirmede kullandýðý araçlara dikkat çekilirken, ikinci maddede sadece bu araçlarýn var olduðunun gösterilmesi, bu zýplamanýn yapýldýðýnýn delili sayýlmýþtýr. Oysa önemli olan bu araçlarýn varlýðý deðil, Ahmet’in bu araçlarý kullanarak 1.000 metre yukarý sýçrayacak kapasiteye eriþebileceðinin gösterilmesidir. Hayatýn içinden bu tipteki sýradan örneklerde mantýksal yanlýþ kolayca fark edilebilmesine karþýn, Evrim Teorisi’ni anlatan kitaplardaki bu yanlýþ birçok kiþi tarafýndan fark edilememektedir. Bazý yazarlar bu hatanýn oluþ sebebini, Evrim Teorisi’nin adeta bir dogma gibi ‘apriori’ (peþinen) kabul edilmesine ve bütün deðerlendirmelerin böylesi bir metafizik kabulden yola çýkýlarak yapýlmasýna baðlamaktadýrlar. Descartes’ýn metodik þüpheciliði de iþte böylesi hatalara düþmeyi engellemek için baþvurulan bir yöntemdir. Peþinen doðru kabul edilen hipotez ve teoriler ile yapýlan gözlemler, mutlak doðru kabul edilen bu hipotez ve teorilere uygun bir þekilde yorumlanacaklarý için, yanlýþ çýkarýmlara sebep olacaktýr. Ahmet’in 1.000 metreye sýçrayabileceðine dair ‘apriori’ bir kabulümüz olmadýðý için, bu örnekteki yanlýþý hemen fark edebiliriz. Fakat, Evrim Teorisi’ni peþinen doðru kabul edip olgulara yaklaþýyorsak, doðal seleksiyon ve mutasyonlarýn varlýðýndan, bunlarýn, bütün türleri oluþturan mekanizmalar olduðuna sýçrayýþtaki mantýksal hatayý görmekte güçlük çekeriz. PULKANATLI GÜVELER, ÝSPÝNOZ KUÞLARI VE DOÐAL SELEKSÝYONDarwin ‘Türlerin Kökeni’ adlý kitabýnda, Evrim Teorisi’nin en temel mekanizmasý olarak gördüðü doðal seleksiyonu, hayvan yetiþtiricilerinin yapay seleksiyonuyla analoji kurarak açýklamaya çalýþmýþtý. Doðada, türlerin ve cinslerin oluþumunda rol alan bir doðal seleksiyon vakasý gözlemleyememiþti. Daha sonra ‘pulkanatlý güveler’ (peppered moths) ile ilgili gözlem, doðal seleksiyonla türlerin evriminin oluþtuðuna dair en önemli gözlemsel kanýt olarak ileri sürüldü. Buna göre Ingiltere’deki sanayileþme sürecinden önce beyaz renkli güveler çoðunluktaydý. Daha sonra, sanayi bölgelerinin bacalarýndan çýkan kurum, aðaçlardaki likenleri koyulaþtýrmýþtýr ve beyaz renkli güveler belirgin olarak görülmeye baþlamýþlardýr. Kuþlar, beyaz renkli güveleri daha rahat görüp avlayabildikleri için, koyu renkli güveler ‘yaþam mücadelesi’nde üstünlük kazanmýþlar ve sayýlarý çoðalmýþtýr.Kettlewell’in pulkanatlý güveler üzerindeki gözlem ve deneylerine sonradan birçok eleþtiri yapýldý. Eðer doðal seleksiyon koyu renkli güveleri endüstriyel bölgelerde hakim kýlýyorsa, Manchester þehri gibi endüstriyel kirliliðin olduðu bir bölgede de bunun gözlenmesi gerekiyordu, ama sonuç bundan farklýydý. Kettlewell’in açýklamalarýna ters bir þekilde endüstriyel kirliliðin olmadýðý Doðu Anglia ve Galler bölgesinde de koyu renkli güvelerin oraný yüksekti. Ayrýca Kettlewell’in deneylerinin güvelerin doðal yerleþim alanlarýnda yapýlmadýðý anlaþýldý. Pulkanatlý güveler geceleri uçar ve normalde gün aðarmadan aðaçlarýndaki dinlenme yerlerine giderler, oysa yapýlan deneylerde güveler açýkta býrakýlýp kuþlara hedef yapýlmýþlardý. Finlandiyalý hayvanbilimci Mikkola, 1984 yýlýnda, pulkanatlý güvelerin, aðaçlarýn üst kýsýmlarýndaki küçük dallarýn altýný mesken edindiklerini, ancak çok ender durumlarda aðaç gövdelerini mesken tuttuklarýný gösterdi. Oysa biyoloji kitaplarýnýn birçoðunda, pulkanatlý güveler, aðaç gövdelerinde, kuþlarýn avlanmasýna açýk hedef olarak gösterilmektedirler. Biyolog Bruce Grant’a göre, Kettlewell’in deneyinin en zayýf yönü, gece uçan güveleri gündüz serbest býrakmasýdýr. Chicago Üniversitesi’nden Jerry Coyne, derslerinde öðrettiði pulkanatlý güveler ile ilgili ‘delilin’ kusurlu olduðunu 1998 yýlýnda anlayýnca, hayal kýrýklýðýný þöyle ifade etti: “Benim tepkim, altý yaþýnda olduðumda, bana hediye getirenin Noel Baba deðil de babam olduðunu öðrendiðimde içine düþtüðüm dehþete benzemektedir.” Evrim Teorisi’ni savunanlarýn ayýrt edici iddialarýný iyi tespit edemezsek, bu teorinin bilimsel kriterlere ne kadar uyduðunu da iyi tespit edemeyiz; çünkü bu teoriyi ispat ettiði söylenen delillerin doðru deðerlendirmesini yapmamýz mümkün olamaz. Örneðin, birçok biyoloji kitabýnda Darwin’in ispinozlarý (Darwin’s finches) olarak da isimlendirilen ispinoz kuþlarý ile ilgili olarak ileri sürülen görüþleri ele alalým. Darwin, Beagle seyahatinde bu kuþlarý gözlemlemiþtir. Pulkanatlý güveler ve ispinoz kuþlarýyla ilgili gözlem ve deneyler üzerine birçok tartýþma vardýr. Fakat bu tartýþmalarý tamamen bir kenara býrakýp, bunlar ile ilgili ileri sürülenlerin tamamen doðru olduðunu düþünelim. Bu durumda da bu deliller, Evrim Teorisi’nin bir kanýtý olamaz. Evrim Teorisi’nin doðruluðunu tartýþanlar, biyoloji kitaplarýndaki ispinoz kuþlarý ve pulkanatlý güveler gibi ‘delilleri’ ele alýp bu teoriyi temellendirmeye çalýþmaktadýrlar. Oysa, bunlarýn doðruluðundan veya yanlýþlýðýndan daha önemlisi; bunlar doðru olsalar bile Evrim Teorisi’nin doðruluðunu ispat edecek mahiyette olmadýklarýnýn saptanmasýdýr. Daha önce vurgulandýðý gibi, Evrim Teorisi’ni kendi dýþýndaki görüþlerden ayýrt eden özelliði, bütün türlerin, cinslerin, familyalarýn, takýmlarýn birbirlerinden evrimleþtiklerini iddia etmesidir. Oysa pulkanatlý güveler ile ilgili gözlemde, bu güvelerden belli bir renkte olanýn diðerine göre oranýnýn deðiþmesi söz konusudur. Hiçbir þekilde bu gözlem, ne pulkanatlý güvenin oluþumunu, ne de pulkanatlý güveden herhangi yeni özellikli bir canlýnýn oluþtuðunu göstermektedir. Türlerin her birinin ayrý ayrý yaratýldýðýný kabul edenler de türlerin bireylerinin birbirlerinden farklý olduðunu zaten kabul etmektedirler. Bu yüzden türlerin bazý bireylerini eleyip, bazý özelliklere sahip bireylerinin oranýný arttýran bir mekanizma; türlerin birbirlerinden baðýmsýz yaratýldýklarýný savunanlarca da kabul edilebilir. Zaten bütün insan ýrklarýnýn tek bir çiftten türediðini kabul eden anlayýþ, türün içinde farklý varyasyonlarýn oluþabildiðini veya yakýn türlerin ortak bir atadan gelebileceðini rahatça kabul edebilir. Bundan dolayý, ispinoz kuþlarýnýn zaman içinde alt-türlere veya yakýn türlere dönüþmesini, türlerin baðýmsýz yaratýlýþýný savunanlar da rahatça kabul edebilirler. Pulkanatlý güveler olsa olsa doðada, ‘doðal seleksiyon’un iþleyen mekanizmalardan biri olduðunu gösterebilir. Daha önce belirtildiði gibi ‘doðal seleksiyon’un varlýðýndan, bütün türlerin ‘doðal seleksiyo’ mekanizmasý yoluyla evrimleþtikleri sonucuna varmak mantýk açýsýndan hatalýdýr. Verdiðim benzetmede, Ahmet’in saðlýklý ayaklarý ve lastik ayakkabýlarý olduðunu ispat etmenin, Ahmet’in 1.000 metreye zýpladýðýný ispat ettiðini sanmak ne kadar hatalýysa; pulkanatlý güvelerle ‘doðal seleksiyon’un varlýðýný göstermenin, Evrim Teorisi’nin delillendirilmesi sanmak da buna benzer bir yanlýþtýr. SÝRKE SÝNEKLERÝ VE MUTASYONLARDoðal seleksiyon ile var olan türlerin çevrelerine nasýl uyum saðladýðý ve canlýlarýn niçin ‘tasarýmlý gibi’ gözüktüðü açýklanmaya çalýþýlýr. Çevreye uyum saðlayamayan ve ‘tasarýmlý gibi’ gözükmeyen canlýlarýn doðal seleksiyon ile elenmesi, var olan türlerin çevreye uyumlu olmasýnýn ve ‘tasarýmlý gibi’ gözükmelerinin sebebi olarak sunulur. Göründüðü gibi doðal seleksiyon aslýnda var olan türlerin nasýl ürediðinden ziyade, çevreye uyumsuz ve ucube görünümlü canlýlarýn neden gözlenemediðini açýklamakta kullanýlabilecek bir mekanizmadýr. Doðal seleksiyonun elemesi için gerekli hammaddeyi saðlayan ise genetikteki deðiþikliklerdir. Canlýnýn genetiðinde oluþan deðiþikliklere mutasyon denir ve mutasyonlar; laboratuvar ortamýnda, hýzlý üreme avantajlarý gibi sebeplerle özellikle sirke sineði (Drosophila) üzerinde, X ýþýný vermek gibi müdahaleler ile gözlemlenmiþtir. Hiçbir canlýnýn üzerinde, mutasyon ile ilgili deney ve gözlemler, sirke sineðindeki kadar çok uygulanmamýþtýr. Sirke sineðinden her yýl birçok yeni kuþak elde edilir ve bir çifti yüzlerce yavru verebilir.Sirke sineðiyle yapýlan deneylerin önemi yüzünden, Evrim Teorisi’ni anlatan kitaplarýn çoðunda sirke sineðiyle ilgili laboratuvar çalýþmalarýna yer verilir. Sirke sineði üzerinde yapýlan deneylerde, mutasyona uðratýlan sirke sineklerinin vücut ve göz renginin deðiþtiði, vücut büyüklük ve þeklinde farklýlaþma olduðu gözlemlenmiþtir. Mutasyonlar ile ilgili deneylerin sunumunda da doðal seleksiyon ile ilgili gözlemlerin sunumundaki mantýki hata yapýlmaktadýr. Önce doðal seleksiyonun ve mutasyonlarýn Evrim Teorisi’nin mekanizmalarý olduðu söylenmektedir. Sonra bu mekanizmalarýn sadece var olduðunun gösterilmesiyle Evrim Teorisi delillendirilmiþ gibi sunumlar yapýlmaktadýr. Oysa “Doðada doðal seleksiyon vardýr” veya “Mutasyon sonucu canlýlarda deðiþiklikler olur” önermeleri ile “Evrimin mekanizmasý doðal seleksiyondur” ve “Evrimin mekanizmasý mutasyondur” önermeleri arasýnda çok büyük fark vardýr. Bu önermelerin ilk ikisinin ispatýnýn, sonraki iki önermenin ispatý gibi gösterilmesi yanlýþtýr. Bu mekanizmalarýn varlýðýna dair gözlemler, Evrim Teorisi’nin gözlemlere dayandýðýnýn delili olarak kabul edilemez. Bu yüzden, Evrim Teorisi’nin deney ve gözlemlerle temellendirilemediðini savunan bilim insanlarý ve filozoflar haklýdýrlar. Bu gözlemler, Linnaeus’un türlerin sabitliðine ve türlerin yok olmadýðýna dair fikirlerine karþý kullanýlabilir. Bazý bilim insanlarý, Evrim Teorisi’nin alternatifi sadece Linnaeus’un görüþleriymiþ gibi sunarak; bazý gözlem ve deneyleri, Evrim Teorisi’nin, alternatifi olan bütün teorilere karþý üstünlük elde etmesinin delili gibi aktarmaktadýrlar. Oysa günümüzde Evrim Teorisi’ni eleþtiren ve reddeden biyologlarýn hemen hepsi, Linnaeus’un bu fikirlerini de kabul etmemektedirler YASALAR VE EVRÝM TEORÝSÝEvrimin yasalarý olup olmadýðý, eðer yasalarý varsa bunlarýn fizikteki bazý yasalar gibi mutlak mý yoksa olasýlýksal mý olduðu tartýþmasý; Evrim Teorisi’ni kabul edenler ile reddedenlerin arasýnda olduðu gibi, Evrim Teorisi’ni kabul edenlerin kendi aralarýnda da yapýlmaktadýr. Evrim Teorisi’nin ortaya konduðu dönemdeki ideal bilim örneðini, fiziðin, özellikle de Newton fiziðinin oluþturduðuna dair inanç yaygýndý. Bu yüzden bu ideal bilim örneðine yaklaþmak için, matematiksel verilere dayanmak ve yasalarla ifade etmek, arzu edilen bir amaçtý.Böyle bir arzuyla bazý ‘evrim yasalarý’ olduðunu söyleyenler oldu. Bunlardan biri Dollo Yasasý’dýr. Dollo Yasasý’na göre evrim geriye dönmez. Böyle bir evrim yasasýnýn ileri sürülmesi, bazýlarýnca, evrimin bilinçli bir þekilde yönlendirildiðinin, eðer tesadüfi bir evrim oluþsaydý, evrimin geriye dönmemesinden bahsetmenin anlamsýz olacaðý þeklinde yorumlanmýþtýr. Richard Dawkins ilerlemeci, tek yönlü bir evrim oluþtuðuna dair yaklaþýmlarý ‘idealist saçmalýklar’ olarak niteler ve “Evrimdeki genel eðilimlerin tersine dönmemesi için hiçbir neden yoktur” der. Oysa Dawkins’in kendisi, doðal seleksiyonun maharetine atfederek, yanký ile yön bulmanýn, hem yarasalarda hem iki farklý kuþ grubunda hem balinalarda hem de bazý baþka hayvanlarda birbirlerinden baðýmsýz þekilde evrimleþtiðini anlatýr. Dawkins’in de belirttiði gibi Dollo Yasasý’nýn doðruluðunu gösterecek bir deney mümkün deðildir. Üstelik tesadüfi bir evrim oluþtuðunu iddia edenler, evrimi sadece genlerde rastgele oluþan mutasyonlara ve doðal seleksiyonun uyumsuz canlýlarý elemesine baðladýklarý için, böyle bir yasayý kabul edemezler. Fakat, Dawkins’in de belirttiði gibi evrimde ayný yolun iki defa izlenmesi istatistiksel açýdan mümkün gözükmemektedir. Bu da bilimsel kriterler açýsýndan Dollo Yasasý diye biyolojik bir yasanýn varlýðýnýn ispat edilemediði, fakat istatistiksel açýdan bu yasanýn öngördüðü sonuçlarýn aynýsýnýn, tesadüfi bir evrimi savunanlarca umulmasý gerektiði anlamýný taþýr. Oysa, doðada, yanký ile yön bulma, kanatlar ve gözler gibi birçok kompleks özelliðin canlýlarda birbirlerinden baðýmsýz olarak birden çok defa geliþtiðini Evrim Teorisi’ni savunanlarýn hemen hemen tümü ifade etmektedir. Ateist evrimciler bile, örneðin kuþlarýn uçma özelliðini, böceklerin uçma özelliðini ve memelilerin uçma özelliðini ‘ortak bir atadan’ elde ettiklerini söylemezler. Bu da ortak bir atadan mirasla açýklanamayacak bu özelliklerin, canlýlarda defalarca oluþmasý demektir. Bu sonucun her türlü Evrim Teorisi açýsýndan sorun olduðunu söylemek yanlýþ olur, fakat ateist bir Evrim Teorisi açýsýndan, bu olgu çok büyük bir sorundur. Bilinçli bir yaratýlýþla birleþtirilen Evrim Teorisi için ‘istatiki imkânsýzlýk’ sorun olmaz, çünkü ‘bilinçli yaratma’ evrimin gerçekleþmesini saðlar. Oysa ‘tesadüfi bir Evrim Teorisi’ savunulursa, bir kere bile ortaya çýkmasý olasýlýk hesaplarý açýsýndan imkânsýz olan özelliklerin, birbirlerinden baðýmsýz olarak defalarca ortaya çýkmasý matematiksel olarak açýklanamaz. Bu konuyu kitabýn 4. bölümü olan ‘tasarým delili’nde daha ayrýntýlý bir þekilde ele alacaðým. Varlýðý savunulmuþ diðer bir Evrim Yasasý ise Cope Yasasý’dýr. Bu yasaya göre, evrim ilerledikçe canlýlarýn vücut büyüklüðü artma eðilimindedir. Oysa fosillerden, dinozor gibi birçok dev cüsseli canlýnýn yok olduðunu biliyoruz, diðer yandan birçok tek hücreli bakteri ise günümüzde yaþamaktadýr. Buna karþýlýk, biyolojide mutlak kanunlarýn olmadýðý, ancak olasýlýksal kanunlarýn bulunduðu ve Cope Yasasý’nýn %70’lik bir oranda doðru olduðu söylenebilir. Cope Yasasý’nýn bir yorumuna göre -gýda kaynaklarýndan daha iyi faydalanmak gibi- büyük bedenlerin evrimsel avantajlarý vardýr. Bu da daha büyük bedenlerin neden doðal seleksiyon tarafýndan seçildiðinin ve daha çok yavru ürettiklerinin bir açýklamasýdýr. Zaman olarak sonradan var olan canlýlarýn neden daha büyük bedenli olduðu, genelde büyük bedenlilerinin daha küçük bedenli canlýlarý yedikleri, “Büyük balýk küçük balýðý yer” sözünde ifade edildiði gibi, büyüðün küçükle beslenmesinin -istisnasý çok olan- genel bir durum olduðu söylenebilir. Fakat, türlerin baðýmsýz yaratýlýþýný savunanlar da Tanrý’nýn önce canlýlarýn besleneceði ekolojik ortamý yarattýktan sonra diðer canlýlarý yaratýðýný söyleyerek, Cope Yasasý’ný kabul edebilirler. O zaman, Cope Yasasý’ný Evrim Teorisi’nin bir yasasý olarak görmek için bir sebep yoktur. Bu yasa, canlýlarýn Dünya’daki ortaya çýkýþ sýrasýnda, genelde önce küçük, daha sonra büyük bedenlilerin kendini gösterdiðini söyler. Canlýlarýn, ‘bilinçli baðýmsýz yaratýlýþla’, ‘evrimsel tesadüfi oluþumla’ veya ‘evrimsel bilinçli yaratýlýþla’ meydana geldiðini savunanlarýn her biri, bu olasýlýksal yasanýn doðruluðunu kendi inancýyla baðdaþtýrabilir. Bu farklý görüþlerden birini diðerinin aleyhine olacak þekilde desteklemediði için, bu yasa, Evrim Teorisi’nin bir yasasý olarak görülemez. Üstelik birçok istisnasý olan Cope Yasasý’na olasýlýksal anlamda bile bir yasa demek için büyük güçlükler bulunmaktadýr. ÖNGÖRÜ VE EVRÝM TEORÝSÝBilimsel kriterleri karþýlayan bir teoriden beklenen en önemli özelliklerden biri, teorinin öngörülerde bulunabilmesidir. Oysa Evrim Teorisi ile hiçbir öngörüde bulunulamaz. Örneðin tamamen izole bir adaya kurbaða, kelebek, fare, timsah gibi birçok canlýyý alýp býraktýðýmýzý düþünelim. Evrim Teorisi’ne dayanarak bu canlýlardan hangi tür bir canlýnýn türeyeceðine dair bir iddiada bulunulamamaktadýr. Hiç kimse bu canlýlardan þu kadar yýl sonra at, þu kadar yýl sonra insan, þu kadar yýl sonra bir kuþ oluþur diyemez. Bazýlarý cevap olarak, evrim çok uzun sürede oluþtuðu için, böyle bir öngörünün gerçekleþtirilemeyeceðini söyleyebilir. Bu savunma, Evrim Teorisi’nin yanlýþlanamayacaðýnýn bir ifadesi olabilir, ama diðer yandan Evrim Teorisi’nin doðrulanmasýnýn da mümkün olmadýðý -klasik bilimsel kriterleri karþýlamadýðý- anlamýna gelir. Buradaki sorun aslýnda bundan da fazladýr. Evrim Teorisi’ne dayanarak, adaya konulan canlýlardan, bir milyon yýl sonra bir fil oluþacaðý söylenirse, bu öngörü, gözlenerek doðrulanmasý mümkün olmayan bir niteliktedir; oysa Evrim Teorisi’ne dayanarak gözlenmesi mümkün olmayan bu tip bir öngörüde bulunmak bile mümkün deðildir. Çünkü Evrim Teorisi’nin yasalarý yoktur ve matematiksel ifadeleri olan yasalar olmadan bir öngörüde bulunmak mümkün deðildir.Evrim Teorisi’nin yasalarý ve matematiksel bir modelinin bulunmamasý, gözlem ve deneye dayanmamasýndan daha büyük bir sorundur. Astronomide de gözlenemeyecek olan birçok olgu ele alýnýr, fakat eldeki yasalarýn matematik modellemeye elvermesi sayesinde gelecek hakkýnda tahminlerde bulunulabilir. Örneðin, her þey ayný þekilde devam ederse, milyarlarca yýl sonra uzayda hiçbir ýþýðýn kalmayacaðý, tüm yýldýzlarýn yok olup, yerlerine hiçbir yýldýzýn oluþamayacaðý bir duruma gelineceði söylenebilmektedir. Eðik atýþýn bir yasasý vardýr, bu yasaya dayanarak atýlan bir cismin nereye düþeceðini belirlemek mümkündür. Hidrojenin hangi miktarý, ne kadar miktarda oksijenle birleþirse ne kadar su oluþacaðý da tespit edilebilir. Oysa, Evrim Teorisi’nin, öngörüyü mümkün kýlacak böylesi bir yasasý yoktur. Evrim Teorisi’nin diðer biyolojik yaklaþýmlardan farklý yönü, türlerin ve cinslerin hepsinin birbirlerinden evrimleþtiðini savunmasýdýr. O zaman, Evrim Teorisi’nin, bilimsel kriterlere dayalý bir üstünlüðünün olmasý için, ‘ayýrt edici iddialarý’ný doðrulayacak yasalara sahip olmasý ve onlarla öngörülerde bulunmasý lazýmdýr. “On yýl sonra, timsahlar bütün kurbaðalarý yiyecek ve kurbaðalar doðal seleksiyon neticesinde yok olacaklardýr” þeklinde yapýlacak bir öngörü gözlenebilse bile, Evrim Teorisi’ne dayanýlarak yapýlan bir öngörünün doðru çýktýðý söylenemez. Çünkü, daha önce ifade edildiði gibi, doðal seleksiyonun varlýðý deðil, doðal seleksiyona dayanarak yeni türlerin oluþumunun izah edilmesi Evrim Teorisi’nin ayýrt edici özelliðidir. “On yýl sonra kurbaðalar bukalemun olacak” iddiasý gözlenmesi mümkün Evrim Teorisi’nin bir öngörüsü, “Bir milyon yýl sonra kurbaðalar bukalemun olacak” iddiasý ise gözlenmesi mümkün olmayan Evrim Teorisi’nin bir öngörüsü olabilirdi; fakat, bu teori bu iki önermeye de benzer hiçbir öngörüde bulunamamaktadýr. Ernst Mayr, bilimde olasýlýkçý yorumlarýn arttýðýný, bunun Evrim Teorisi açýsýndan önemli olduðunu, biyolojide fizikteki gibi yasalarýn deðil genellemelerin olduðunu söylemektedir. Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’nde, 100’den fazla kez yasa (law) kelimesini kullandýðýný, 19. yüzyýlýn sonuna dek biyologlarýn, biyolojik olgularý yasayla açýklamaya çalýþtýklarýný vurgulamaktadýr. 1.Evrim Teorisi, geçmiþte var olan türlerden sonradan gelen türlerin oluþtuðunu söylemektedir. 2.Oysa bu açýklamanýn öngörüde bulunma gücü yoktur. Çünkü mutlak veya olasýlýksal bir yasa ile önceki türler bir arada ele alýnýp, bunlarýn sonraki türlerin oluþumu için ‘yeterli koþul’ (sufficent condition) olduðu söylenememektedir. 3.Evrim Teorisi, bir tek önceki türlerin sonrakilerin açýklamasý olduðunu söyler. Nedenden sonuca da sonuçtan nedene de öngörü yapmak, Evrim Teorisi ile mümkün deðildir. Evrim Teorisi, yýlanlarýn ve kurbaðalarýn, yüz milyon yýl geçtikten sonra, bu uzun süre sonucunda, hangi yeni türü (sonucu) oluþturacaklarýnýn tahmini için kullanýlamaz. Ayný þekilde, Dünya’nýn tamamen aynýsý ekolojik bir ortamda yýlan ve kurbaðalarla karþýlaþsak, bunlarýn hangi türden (nedenden) türediði, Evrim Teorisi’ne dayanýlarak öngörülemez. Elimizde gözlemsel ve deneysel veri olmadýðý gibi, türler arasý neden-sonuç iliþkilerini kuracak mutlak veya olasýlýksal yasalar yoksa, Evrim Teorisi’ne olan inancýn kaynaðýný ‘apriori’ (deneyi önceleyen) kabul edilen ilkelerde aramak gerekir. Bu apriori ilkelerin en önemlisi ‘doðayý sadece doða içinde kalarak açýklamamýz’ gerektiðine dair inançtýr. Mikroskobun geliþtirilmesiyle cansýz doðadan canlýlarýn ‘kendiliðinden türeme’ yoluyla meydana gelemeyecekleri anlaþýldýðý için, tamamen gözlediðimiz doða içerisinde kalýrsak, türlerin birbirlerinden oluþtuðunu söylemek tek alternatif olarak gözükmektedir. Fakat o zaman, Evrim Teorisi tamamen ‘apriori bir ilke’nin ürünü olmaktadýr. Bu ‘apriori ilke’yle olgularýn baðlanmasý Evrim Teorisi’nin tek dayanaðý olarak gözükmektedir. Bu da, bu teorinin, deney ve gözlemlerle oluþturulmuþ bir teori olmadýðýný, deney ve gözlemi önceleyen kabullerce ortaya konulup savunulduðunu gösterir. Gözlem ve deneysel destek ile olgularý baðlayýcý yasalarý olmayan bir teorinin ise bilimsel kriterleri karþýladýðý söylenemez. Bahsedilen ‘apriori ilke’yi ise temellendirecek epistemolojik bir kaynak gösterilemez. Kimse “Sadece doðanýn içinde kalmak gerekir” þeklinde bir düþünceyi ne doðuþtan aklýnda taþýdýðýný söyleyebilir, ne de gözlenen doðanýn bizleri bu ilkeye mecbur ettiði iddia edilebilir. Bu ‘apriori ilke’nin salt bir inanç ürünü olduðu rahatlýkla söylenebilir. Zihinlerdeki bu ‘apriori ilke’ nedeniyle Evrim Teorisi doðru kabul edildiði ve bu teoriyle olgular birbirine baðlandýðý için; olgular, Evrim Teorisi’nin delili olarak sunulmaktadýr. Oysa bilimsel kriterler açýsýndan, olgularýn Evrim Teorisi’ni desteklemesi beklenirdi. Burada gizlenmiþ bir totoloji (ayný düþüncenin farklý sözcüklerle tekrarý) göze çarpmaktadýr. Bu yanlýþ sunumu þöyle gösterebilirim: 1.(A) Evrim Teorisi doðru olduðu için (B) olgularý (türleri) ona göre (türleri birbirlerinden evrimleþmiþ olarak) deðerlendirmeliyiz. A-----B 2.(B) Türler birbirlerinden evrimleþtikleri için (A) Evrim Teorisi doðrudur. B-----A 3.(A) Evrim Teorisi doðru olduðu için (1. madde) (A) Evrim Teorisi (2. madde) doðrudur. A-----A Kýsacasý, Evrim Teorisi, bilimselliðin kriterlerini oluþturan deneylenebilme, gözlenebilme, yasalara sahip olma ve öngörüde bulundurabilme açýsýndan gerekli kriterleri karþýlayamamakta; buna karþýn ‘sadece ve sadece gözlenen doðanýn içinde kalmamýz gerektiðine’ dair peþinen kabul edilmiþ metafizik bir inanç ile tüm türlerin birbirlerinden deðiþerek oluþtuklarýný söylemektedir. Wittgenstein’ýn ifadelerine göre kanýtsýz olmasýna raðmen gerçek olarak sunulan bu teori, Popper’ýn ifadelerine göre metafizik bir araþtýrma programýndan ibarettir. POPPER VE ‘METAFÝZÝK BÝR ARAÞTIRMA PROGRAMI’ OLARAK EVRÝM TEORÝSÝFrancis Bacon ve çaðdaþlarýnýn birçoðu “Eðer doðayý anlamak istiyorsak Aristoteles’in yazýlarýna deðil doðaya baþvurmalýyýz” þeklindeki yaklaþýmlarýnda ýsrar ederlerken, çaðlarýnýn bilimsel tavýr alýþ ve tutumunu özetliyorlardý.Bilimde ve günlük yaþantýda böylesine belirleyici olan ve otoritesi sorgulanmadan kabul edilen tümevarým ilkesinin güvenilirliði hakkýnda bilim felsefesi alanýnda çok önemli tartýþmalar yapýlmýþtýr. Özellikle David Hume’un tümevarým ilkesine yönelttiði eleþtiriler, bu ilkenin üzerindeki felsefî tartýþmalarýn baþlangýcý olarak kabul edilir. Hume, tekil gözlemlerin sayýlarýnýn ne denli çok olursa olsun, mantýkça genel bir önermeye varamayacaðýný söyler; ‘A’ olayý ile beraber ‘B’ olayýný gözlersek, bu gözlemimiz binlerce defa da tekrarlansa, mantýkça bu olaylarýn hep birbirini takip edeceðini söyleyemeyiz. Hume’a göre bu birliktelik beklentimiz mantýksal deðil, psikolojiktir. Hume’un tümevarýma getirdiði eleþtiri, ‘Hume’un sorunu’ olarak adlandýrýlmýþ ve birçok felsefeciyi meþgul etmiþtir. Tümevarýmý olasýlýkçý bir yaklaþýmla daha sofistike bir tarzda savunan sözü edilen yaklaþýmlara karþýn Popper, kendini ‘tümevarým-karþýtý’ olarak tarif etti ve çaðdaþ bilim felsefesinin en çok gündemde olan metotlarýndan ‘yanlýþlamacýlýðý’ (falsification) savundu. Bilimsel ilerlemenin, olgularýn yýðýlmasýyla ya da açýklanmasýyla deðil; ileri sürülen hipotez ve teorilerin katý bir biçimde sýnanmasý, eleþtirilmesi ve yanlýþlanmasýyla ilerlediðini söyledi. Popper, teorinin gözlemi öncelediðine vurgu yapar. Neyin gözleneceði bile gözlemcinin belirlemesine baðlýdýr. Popper, Darwin’in Evrim Teorisi’ne karþý özel bir ilgi duyuyordu. Herbert Spencer’ýn hatýrasý için Oxford Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Evrim ve Bilgi Aðacý’ (Evolution and The Tree of Knowledge) isimli bir ders vermiþtir. Popper’ýn ilgisinin en önemli sebebi ise, kendi ifadesine göre, bilimsel bilginin deneme ve yanýlmayla ilerlediðine iliþkin bilim felsefesindeki görüþünün; Darwin’in uyum saðlayamayan türlerin doðal seleksiyon ile elendiðine dair görüþüne benzerliðidir. Popper, daha sonra bu konuyu özel olarak ele aldýðý makalesinde, Darwinizm’in test edilemeyeceðini (yanlýþlanamayacaðýný), bu yüzden ‘bilimselliðin kriterlerini karþýlamadýðýný’ ve ‘metafizik bir araþtýrma programý’ olduðunu belirtir. Evrim Teorisi bu þekilde formüle edildiði için yanlýþlanmaya imkân tanýmaz. Bilimselliðin temel kriterinin ‘yanlýþlanmaya açýklýk’ olduðunu savunan görüþe göre, bu yüzden, Evrim Teorisi, bilimsel bir gerçek (fact) olarak kabul edilemez. Örneðin kaplumbaðalarý ele alalým ve kaplumbaðalarýn nasýl var olduðunu Evrim Teorisi’ni savunanlarýn açýklamasýný istediðimizi varsayalým. Kaplumbaðalarýn atalarýndan birçok varyasyon oluþtuðu, bu varyasyonlarýn çevrelerine uyum saðlayamadýklarý için doðal seleksiyon ile yok olduklarý, kaplumbaðalarýn ise çevrelerine uyum (adaptasyon) saðladýklarý için var olabildikleri söylenecektir. Adaptasyon var olmak ile açýklanýr, oysa kaplumbaðalarýn var olmasý zaten Evrim Teorisi’ne göre çevreye adapte olduklarýnýn bir delilidir. Çevreye uyum saðlayan yaþayandýr; yaþayan ise çevreye uyum saðlayan olarak açýklanýr. Bu tarzda bir totolojinin yanlýþlanabilmesine olanak yoktur. Popper, Mars’ta üç tür bakteri bulursak, Darwinizm’in yanlýþlanýp yanlýþlanamayacaðýný sorduðumuzda, cevabýn ‘yanlýþlanamayacaðý’ olduðunu söyler; çünkü bu var olan türlerin, mutasyona uðramýþ evvelki türlerin adapte olmuþ yegâne formlarý olduðunu söyleyebiliriz. Ayný þeyi Mars’ta tek bir tür bakteri de bulsak, herhangi bir baþka sayýda bakteri veya baþka canlý organizma bulsak da söyleyebiliriz. Bu da bize, Evrim Teorisi’nin, hiçbir þekilde yanlýþlanamayacak ve hiçbir þeyi öngörmeyecek þekilde formüle edildiðini gösterir. YANLIÞLAMACILIK VE EVRÝM TEORÝSÝPopper, Darwinizm’in veya baþka bir teorinin canlýlýðýn kökenini açýklayamayacaðý kanaatindedir.Marcel Schützenberger, Evrim Teorisi’nin yanlýþlanamayacaðýný ateþböceklerini örnek vererek þöyle anlatmaktadýr: “Ateþböcekleri ýþýk üreterek bir araya gelirler ve bundan haz aldýklarýna eminim. Neden yalnýz ateþböceklerinin bunu yaptýðýný bilmek ilginç olurdu. Onlarýn neden ýþýðý icat ettiðini açýklayabilecek genel bir sebep var mý? Bu canlý türü çiftleþmek için diðer türlerin kullanmadýðý bu kadar kompleks bir mekanizmaya neden ihtiyaç duymuþtur? Her özel soru için bana özel bir cevap verebilirsiniz, fakat ben iddia ediyorum ki Evrim Teorisi’nin durumunda, baþtan hangi özel açýklamayý yapacaðýnýzý belirleyebilecek hiçbir genel ilke yoktur. Bir teorinin yanlýþlanamayacak bir teori olmasý iþte budur.” Evrim Teorisi’nin bilimsel bir teori olduðuna dair savunmalarýyla ünlü Micheal Ruse þöyle demektedir: “Evrimin bütünü görünemiyor olabilir. Ama o bir gerçektir, hem de iyi ortaya konmuþ bir gerçektir; 8. Henry’nin kýzý Elizabeth’in Ingiltere kraliçesi olmasý ve göðsümde kalbimin atmasý kadar gerçektir.” Bazýlarý fosillerin bu tarihsel belgelere karþýlýk geldiðini düþünebilir. Aslýnda Evrim Teorisi’nin savunulmasýnda fosiller, genel kitlenin sandýðýndan daha az önemli olmuþtur. Darwin ve ondan sonra birçok bilim insaný, Evrim Teorisi’ni, yaþayan canlýlardan yola çýkarak yaptýklarý soyut akýl yürütmelerle formüle etmeye çalýþmýþlardýr. Fosiller, ölmüþ canlý hakkýnda bilgi verir, fakat bu canlýnýn nasýl türediðini söylemez; fosillere dayalý çýkarým da tamamen soyut akýl yürütmelere dayanýr. Fosiller, beraberlerinde canlýnýn soy aðacý ve nasýl türediði ile ilgili belgelerle bulunmazlar. Hiçbir fosile dayanarak, bu fosili býrakan canlýnýn ayrýntýlý hayat hikâyesini anlamamýz mümkün olamaz. Hiçbir fosil, kendi soy aðacý ve hayat hikâyesi ile gömülü deðildir. Tüm bunlar Evrim Teorisi’nin, tarih biliminin sahip olduðu epistemolojik desteðe bile sahip olmadýðýný gösterir. Kitabýn ilerleyen sayfalarýnda ‘fosiller’ konusu daha ayrýntýlý iþlenecektir. RAKÝPLERE ÜSTÜNLÜK, MATEMATÝK, HÝPOTEZLÝ TÜMDENGELÝM VE EVRÝM TEORÝSÝErnst Mayr bilim tarihi incelendiðinde, bilimsel teorilerin reddedilmesinin gerçek sebebinin bu teorilerin apaçýk yanlýþlanmasý olmadýðýný, daha basit ve daha muhtemel bir teorinin ortaya konmasýnýn eski teoriyi bir kenara býraktýrdýðýný savunur. Yeni teorinin -özellikle biyolojide- olasýlýkçý yoruma dayanan bilimsel çýkarýmlara uyduðunu; mutlak deliller aramamak gerektiðini söyler. Bilim insanýnýn pragmatik olduðuna ve yeni bir teori ileri sürülünceye kadar eskisinden memnun olduðuna dikkat çeker. Darwin’in de bu þekilde düþündüðünü ve Evrim Teorisi’nin, matematiksel deliller gibi mutlak olduðunu ileri sürmediðini; bu teorinin, türlerin ayrý ayrý yaratýlýþýndan daha muhtemel olduðu için kabul edilmesi gerektiðini söylediðini belirtir.Michael Ruse, Evrim Teorisi’nin, Malthus’un matematiksel yaklaþýmýný kullandýðýný Darwin, teorisinin Baconcý metot ile oluþturulduðunu söylerken tümevarýmcý bir yöntemi takip ettiðini, peþinen bir hipotezi öngörmediðini, gözlemleri neticesinde Evrim Teorisi’ne vardýðýný söylemek istiyordu. Sonradan, tümevarým hakkýnda felsefî itirazlar Darwinizm’e yöneltilince, Darwinizm’in aslýnda ‘hipotezli-tümdengelim’ (hypothetico-deductive) metodunu takip ettiði söylenmeye baþladý. Buna göre önce hipotez ileri sürülür, sonra bu hipotezin doðru olup olmadýðýný test etmek için gözlem ve deney yapýlýr. PARADÝGMANIN ETKÝSÝÖzellikle Thomas Kuhn’un, 1962 yýlýnda ‘Bilimsel Devrimlerin Yapýsý’ (The Structure of Scientific Revolutions) kitabýný yayýmlamasýndan sonra ‘paradigma’ terimi bilim felsefesinin çok sýk kullanýlan kavramlarýndan biri oldu. ‘Paradigma’ bilim insanlarýnýn dünyaya bakýþ açýlarýný belirleyen, yapýlan bilimsel çalýþmalarýn temel önkabullerini dikte eden, ayrýca bilimsel faaliyetin oluþtuðu ve kontrol edildiði sosyolojik ortamý ifade eden genel çerçevedir.Kuhn’un bilgi teorisindeki görüþü tamamen görelilikçidir, objektif bilimsel bilginin mümkün olmadýðý, var olan bilimsel kanaatlerin ancak belli bir ‘paradigma’ içinde geçerli olduðu kanaatindedir. Ona göre bilimsel ilerleme diye bir þey söz konusu deðildir; ne tümevarýmcý bir þekilde bilgileri artýrmak, ne de sürekli yanlýþlayarak daha sofistike bilgilere eriþmek mümkündür. Bir paradigmaya baðlý yapýlan bilimsel faaliyetin bazý dönemlerde bunalýma girdiði görünür, bu dönemlerde devrimci bir þekilde paradigma deðiþikliði olur. Kuhn’a göre bu deðiþiklik din deðiþtirmeye benzer. Bir paradigmanýn diðer bir paradigmaya üstünlüðünü belirleyecek hiçbir objektif kriter yoktur, bu yüzden bilimsel ilerlemeden söz edilemez. Kuhn’un görüþlerinin önemli bir öðesi olan, bilimsel bilginin sosyolojik bir ortam içinde üretildiði fikrine benzer görüþler, bilgi sosyolojisi ve bilim sosyolojisi ile ilgili çalýþmalarda da dile getirilmiþtir. Marx, Mannheim ve Durkheim bilginin toplum içinde üretildiðine dikkat çeken ünlü sosyologlardýr. Durkheim ahlak, deðerler, dini fikirler, hatta insan düþüncesinin temel kategorileri olan uzay ve zamanýn; sosyolojik ortamdan baðýmsýz bir þekilde var olamayacaðýný göstermeye çalýþtý. Fakat her üç sosyolog da bilimi, bilginin özel bir türü olarak düþünüp bilgi sosyolojisinin dýþýnda tuttular. Bahsedilen tüm bu çalýþmalar, Evrim Teorisi üzerine yapýlan incelemelerde ufuk açýcý nitelikte olabilir. Bu yüzden kitabýn 2. bölümünde Evrim Teorisi’nin ortaya konduðu dönem ve yerdeki ‘paradigma’yý göstermeye çalýþtým. Thomas Kuhn, hayatýnýn bir döneminde hemen hemen herkesin, bilim insanýnýn önyargýlardan arýnmýþ, hür bir ‘gerçek arayýcýsý’ olduðu kanaatine sahip olduðunu söyler; bilimsel olmayý hür fikirlilik ve objektiflik olarak, en azýndan hayatýmýzýn belli bir döneminde nitelemiþizdir. Oysa Kuhn, gerek teorik, gerek deneysel çalýþmalarda, bilim insanlarýnýn genelde objektif olamadýðýný söyler. Bilim insanlarýnýn çalýþmalarýna baþladýklarý zamanki öngörülerini haklý çýkarmak için gerek aletleriyle, gerekse teorilerindeki denklemlerle oynamaktan kaçýnmadýklarýný belirtir. SAHTEKÂRLIKLARI PARADÝGMAYLA ANLAMAKToplumsal kabulün, akademik atamalarýn veya maddî ödül gibi karþýlýklarýn, çoðu zaman bilimsel sonuçlarýn ‘mevcut paradigma’ya uygun olmasýna baðlý olduðunu hatýrlamalýyýz. Tüm bunlarý göz önünde bulundurursak, Evrim Teorisi adýna niçin bazý sahtekârlýklarýn yapýldýðýný anlayabiliriz. Birçok kiþi ideoloji veya dinsel inanç uðruna niye insanlarýn sahtekârlýk yaptýðýný anlayabilmekte, fakat ‘bilimsel bir çalýþma’da sahtekârlýðýn sebebini anlayamamaktadýr. Bu noktada, Kuhn’un ‘paradigma’ anlayýþý ve bilim sosyolojisinin yaklaþýmlarý yardýmcý olacaktýr.Evrim Teorisi adýna yapýlan çok önemli sahtekârlýklardan biri ‘Piltdown adamý’ (Eoanthropus Dawsoni) ile ilgilidir. 1912 yýlýnda Londra Tabiat Tarihi Müzesi müdürü Arthur Smith Woodward ile Charles Dawson, bir çene ile kafatasý fosili ve kabaca yontulmuþ taþ aletler bulduklarýný açýkladýlar. Ingiltere’de Piltdown yakýnýnda bulunan bu fosilin çene kemiðinin maymununkine, diþlerinin ve kafatasýnýn ise insanýnkine çok benzediði söylendi. Bu fosilin, insan evriminde büyük bir boþluðu doldurduðu ve 500.000 yýl önceki bir canlýya ait olduðu savunuldu. Fosil kemiklerin yaþýný tespit etmek için 1950 yýlýnda bulunan bir metot ile çene kemiðinin toprakta ancak birkaç yýl kaldýðý, kafatasýnýn ise birkaç bin yýllýk olduðu öðrenildi. Bu bilgiler elde edildikten sonra yapýlan detaylý araþtýrmalarda, kemiklerin, eski görüntüsü verilebilmesi için boyayýcý maddeler ile iþleme tabi tutulduklarý saptandý. Ayrýca diþler çene kemiðine yerleþtirilmek için zýmparalanmýþtý. Maymun çenesi ile insan kafatasý bir araya getirilerek sahtekârlýk yapýldýðý detaylý araþtýrmalar ile doðrulandý. Piltdown adamý 40 yýl boyunca Evrim Teorisi’nin en önemli delillerinden biri sayýlmasýna karþýn, bu sahtekârlýk ortaya çýkýnca, sonradan yazýlan ders kitaplarýndan çýkartýlmýþtýr. Fakat Haeckel’in embriyo çizimleriyle ilgili sahtekârlýk hala Evrim Teorisi ile ilgili kitaplarda yer almaktadýr. Ünlü evrimci biyolog Stephen Jay Gould, modern ders kitaplarýnda hâlâ Haeckel’in çizimlerinin olmasýný hayret edilecek ve utanýlacak bir durum olarak deðerlen-dirmektedir. ‘Evrimci paradigma’nýn peþinen doðru kabul edilmesinin yol açtýðý yanlýþ yorumlara Nebraska adamý (Hesperopithecus Haroldcookii) da örnek olarak verilebilir. 1922 yýlýnda ünlü fosilbilimci Henry Fairfield Osborn Nebraska’da bir diþ fosili buldu. Konunun uzmanlarý, bu diþin insan ve þempanze arasýnda ara bir türün diþi olduðunu söylediler. Ardýndan Nebraska adamýnýn özellikleriyle ilgili detaylý anlatýmlar yayýmladý. Daha sonra bu diþin bir domuz diþi olduðu anlaþýldý. Piltdown adamý, Nebraska adamý ve Haeckel’in çizimleriyle ilgili yapýlan sahtekârlýk ve hatalar, Evrim Teorisi’nin yanlýþ bir teori olduðunu göstermez. Evrim Teorisi’nin doðruluðu veya yanlýþlýðý, bu teorinin bilimsel kriterleri ne kadar karþýlayabildiði temelinde sorgulanmalýdýr. Fakat din adýna veya ideoloji adýna, nasýl dogmatik önyargýlý yaklaþýmlar veya sahtekârlýklar yapýlabiliyorsa, ayný þeyin ‘bilim’ adýna da yapýldýðýný, ‘bilim’in bazýlarýnýn zannettiði gibi her zaman objektif olan, önyargýlardan uzak bir faaliyet olamadýðýný, söz konusu örnekler göstermektedir. Dinde, Tanrý’nýn ödülü olduðu gibi, bilimde, bilim cemaatinin maaþ veya takdir gibi ödülleri vardýr; dinde, dini cemaatin dýþlamasý veya kabulü önemli olduðu gibi, bilimde, bilim cemaatinin dýþlamasý veya kabulü önemlidir; dinin tartýþmasýz önkabulleri olduðu gibi, bilimin de tartýþmasýz önkabulleri vardýr. Belki de bu yüzden Kuhn, ‘bilim’in mutlaka bir paradigma içinde yapýldýðýný belirttikten sonra, ‘paradigma deðiþimleri’ni din deðiþimine benzetmiþtir. Kuhn’un, bütün bilimsel çalýþmalarý, paradigmaya baðlýlýklarýndan dolayý objektif olmayan ve olamayacak uðraþlar olarak tarif etmesi bence abartýlý bir yaklaþýmdýr; fakat bilimsel çalýþmalarýn bütünü olmasa bile, bir bölümünün böyle olduðu görülmektedir. Özellikle Evrim Teorisi gibi, bireylerin varoluþsal yaklaþýmlarýyla önemli ölçüde baðlantýsý olan bir konuda, bu sorun iyice kendini göstermektedir. Çoðu zaman sorun bahsedilen örneklerdeki gibi sahtekârlýk deðildir. Evrim Teorisi açýsýndan en önemli sorun, paradigmanýn empoze ettiði önkabullerle canlýlarýn deðerlendirilmesidir. Bu deðerlendirmeler genelde ‘yanlýþlanamaz’ niteliktedir ve aksi görüþler yokmuþ gibi bir tavýr takýnýlmaktadýr. Örneðin Buffon’un biyolojideki yaklaþýmý ‘kökensel türlerden yeni türlerin oluþumu’nu öngörmüþtür. Darwinci ve Buffoncu yaklaþýmdan hangisinin daha doðru olduðunu söyleyecek bilimsel verilere sahip deðiliz. Fakat Kuhn’un özellikle dikkat çektiði ders kitaplarýyla ‘evrimci paradigma’nýn önkabullerinin dayatýlmasý; canlýlar âleminin tümüne bakarken, her tür, birbirinden türemiþ gibi ‘apriori bir inancýn’ çalýþmalarý yönlendirmesine sebep olmuþtur. Örneðin canlýlarýn ‘soy aðacý’ gibi gözlemsel ve deneysel verilere dayanmayan hayali þemalar, alternatif görüþler göz önüne alýnmadan yapýlmýþtýr. Bu da gözlenen tüm türlerin, gözlenemeyen bir sürece ‘apriori bir inanç’la deðerlendirildiklerinin; bu türlerin kökenine dair ‘inançlar’ýn, objektif bilgilerden çok ‘öðretilen bir paradigma’yla þekillendirildiklerinin bir göstergesidir. Mevcut paradigmaya uymayan gözlemler olduðunda, Kuhn’un dikkat çektiði gibi bu gözlemler göz ardý edilir ve durumu kurtarýcý (ad hoc) düzenlemelere gidilir. Böylece bilimsel faaliyet, mevcut paradigmanýn dayattýðý kurallarla, Kuhn’un benzetmesine göre ‘bilmece çözme faaliyeti’ gibi sürer. PARADÝGMA HATIRINA PARADÝGMAYA RAÐMENEvrim Teorisi’nin ortaya konmasýnda ve kabulünde; belli bir dönemin bilimsel, felsefî, teolojik, politik, sosyolojik ve iktisadi durumunun büyük etkisi olmuþtur.Bilimin devlet politikasýna baðlý olarak çalýþmalarýný gerçekleþtirdiðini vurgulayan Paul Feyerabend, “Bilim pek çok ideolojiden yalnýzca biridir ve din devletten artýk nasýl ayrýysa, bilim de devletten öyle ayrýlmalýdýr” der. Canlýlarýn kökenine dair bilimsel bilginin yetersizliði itiraf edilirse, mevcut paradigmanýn kabul etmeye yanaþmadýðý teolojik açýklamalarýn hâkimiyetinden çekinilmektedir. Geliþmiþ mikroskoplar kendiliðinden türemenin mümkün olmadýðýnýn anlaþýlmasýna sebep olmuþ ve ‘sadece’ doðanýn içinde kalarak bir açýklama arayanlara Evrim Teorisi/Teorileri dýþýnda bir alternatif kalmamýþtýr. Doðanýn tüm müdahalelere kapalý olarak ‘sadece’ materyalist sebeplilik ilkesi ile iþlediðine dair ‘natüralist önkabul’ olmasa, Evrim Teorisi’nin günümüzdeki gibi geniþ ölçüde kabul görmeyeceðini savunan Philip Johnson haklý gözükmektedir. BÝRLEÞMELÝ TÜMEVARIM, HÝPOTEZLÝ TÜMDENGELÝM, BIG BANG TEORÝSI VE EVRÝM TEORÝSÝEvrim Teorisi’nin gözlenemeyen bir süreç olmasýna karþýn Michael Ruse, birçok zaman katilleri de göremediðimizi, fakat kullanýlan býçaðýn incelenmesi, geçmiþteki husumet ve benzeri unsurlarý birleþtirip sonuca varabildiðimizi söyler. Ruse, William Whewell’in, tümevarýmlarýn birleþiminden sonuca varmak için ideal yöntem olarak gösterdiði ‘birleþmeli tümevarým’ (consilience of induction) yönteminin, Evrim Teorisi’nin yöntemi olduðunu söyler.Daha önce görüldüðü gibi Evrim Teorisi’ne dayanarak bir öngörüde bulunmak mümkün deðildir, bu teori Whewell’in ortaya koyduðu kriterleri karþýlayamamaktadýr. Ruse’un, katilin bulunmasý için söyledikleri elbetteki göz ardý edilemez; ama katilin bulunmasý için mevcut deliller, en azýndan alternatif katil adaylarýndan herhangi birinin katil olduðunu diðerlerinden daha çok ortaya koyuyorsa kabul edilir. Eðer, apriori þartlanmýþlýðýmýzdan dolayý ‘Çinlileri sevmiyorsak’ ve alternatif adaylardan Çinli olanýn katil olduðunu, diðer katil zanlýlarýna nazaran Çinliyi ön plana çýkaran bir delil olmamasýna raðmen iddia ediyorsak, bu kabul edilemez. Bilimsellik kriterlerimiz ister Bacon, ister Popper, ister Carnap, ister Whewell gibi olsun; eðer alternatif teorilerden birinin diðerine üstünlüðünü gösteremiyorsak bilimsel kriterleri karþýlayamayýz. ‘Doðanýn içinde kalmak’ gibi apriori bir kabulü Evrim Teorisi’nin alternatif teorilere karþý tek dayanaðý yaparsak; ‘Çinlileri sevmemek’ gibi apriori bir yaklaþým ile Çinli’nin katilliðini diðer alternatiflere karþý ilan ettiðimizdeki hataya düþeriz. Çünkü felsefî, teolojik veya varoluþsal tercihlere dayalý ‘apriori kabuller’den çýkarsanan sonuçlarýn bilimselliðin kriterlerini oluþturduðunu söyleyemeyiz. Ateist bir Evrim Teorisi’ni savunanlarýn, “Neden Evrim Teorisi’ni türlerin baðýmsýz yaratýlýþýna karþý tercih ediyorsunuz” sorusuna verdikleri cevap eðer “Çünkü doða içinde kalmalýyýz” anlamýna gelecek bir cevabýn ötesine geçemiyorsa, bu cevap sadece kabul edilen ‘apriori metafizik bir ilkeyi’ açýklamakta, fakat objektif bir delil olamamaktadýr. Evrim Teorisi’nin totolojilerin ötesine geçip bilimsel kriterleri karþýlayabilmesi için, alternatif teorilere karþý üstünlüðünü objektif delillerle gösterebilmesi gerekirdi. Evrim Teorisi ile bazý açýlardan benzeyen, fakat bahsedilen bilimsel kriterleri karþýlayabilen Big Bang Teorisi’ni incelediðimizde, bu kriterlerin nasýl karþýlanabileceðini daha iyi anlayabiliriz. Big Bang Teorisi ile Evrim Teorisi’nin önemli benzerlikleri bulunmaktadýr. Big Bang Teorisi ile on beþ milyar yýl önce baþlayan, baþlangýcýný gözlemleyemediðimiz evrenin meydana gelmesine dair bir süreç savunulur; Evrim Teorisi ile birkaç milyar yýl önce baþlayan, baþlangýcýný gözlemleyemediðimiz, canlýlarýn oluþumuna dair bir süreç savunulur. Big Bang Teorisi ile tek noktadaki bir baþlangýçtan atomlara, atomlardan toz bulutlarýna, toz bulutlarýndan galaksilere bir evrim gerçekleþtiði ileri sürülür. Evrim Teorisi ile moleküllerden tek hücrelilere, tek hücrelilerden daha kompleks canlýlara bir evrim süreci savunulur. Aslýnda türlerin baðýmsýz yaratýlýþýný kabul edenler de belli ölçüde evrimi benimserler; toprak gibi homojen bir hammaddeden canlýlar gibi kompleks varlýklarýn yaratýlmasý, ayrýca canlýlarýn ana rahminde geçirdikleri aþamalar da birer evrimdir. Evrim Teorisi’nin ayýrt edici özelliði ‘evrim’i savunmasý deðil; bütün türlerin, cinslerin, familyalarýn birbirlerinden oluþtuklarýný savunmasýdýr. Aslýnda canlýlarýn kökenine dair bütün görüþler, türlerin ya ortak bir canlý atadan, ya da cansýz toprak atadan meydana geldiklerini ileri sürerek ortak bir kökte birleþtirirler. Bu yüzden, Big Bang Teorisi türlerin baðýmsýz yaratýlýþýna da benzetilebilir. Big Bang Teorisi 20. yüzyýlýn ilk yarýsýnda, Evrim Teorisi ise 19. yüzyýlda ortaya konduðu için, her iki teorinin de insanlýk tarihine göre yakýn dönemin ürünleri olduklarý söylenebilir. Big Bang Teorisi ortaya konmadan önce Demokritos, Epikuros, Lucretius gibi ateist atomculardan, Aristoteles gibi kendisinden sonraki dönemin en etkin bir filozofuna ve modern dönemin materyalist filozoflarýna kadar birçok kiþi evrenin aþaðý yukarý þimdiki halinde sonsuzdan beri var olduðunu ve sonsuza dek de var olacaðýný savunuyorlardý. 1922 yýlýnda Alexander Friedmann, Einstein’ýn formüllerinin, evrenin geniþlemesini gerektirdiðini ortaya koydu. Big Bang Teorisi’nin rakibi olarak Newton’un sonsuz ve duraðan evrenini düþünürsek, Big Bang Teorisi’nin nasýl üstünlük saðladýðýný en baþýndan itibaren görebiliriz. Rakip teori, gözlenen evrenin çekim gücüne raðmen neden çökmediðini açýklayamýyordu. Ayrýca duraðan modele göre evrenin sonsuz büyüklükte olmasý gerekiyordu, bu ise sonsuz yýldýzýn var olmasýný, sonsuz yýldýzýn varlýðý ise gecenin gündüz kadar aydýnlýk olmasýný gerektiriyordu. Gözlenen gecenin böyle olmamasý ise ‘Olber Paradoksu’ olarak adlandýrýlan paradoksu ortaya çýkartýyordu. Big Bang Teorisi geniþleyen ve sýnýrlý bir evreni ileri sürerek gözlenen gecenin karanlýk olmasýyla da destekleniyordu. Evrim Teorisi’nin tümevarým metodu ile temellendirilmesinin yapýlamadýðý görüldüðünde, teorinin aslýnda hipotezli-tümdengelim metoduna uygun olduðunun söylendiðini gördük. Buna göre önce hipotez veya teori ileri sürülür (hipotez veya teorinin nasýl ileri sürüldüðü önemli deðildir), sonra ise gözlem ve deneylerin bu hipotez veya teoriyi destekleyip desteklemediðine göre hipotez veya teori deðer kazanýr. Daha önce söylendiði gibi, ancak bir teori rakiplerine göre daha iyi bir þekilde gözlemleri ve deneyleri doðruluyorsa bu metot geçerli olabilir. Evrim Teorisi, canlýlardaki ve fosillerdeki, deðiþik yaklaþýmlarla da açýklanan benzerlikleri, yeni bir bakýþ açýsýyla açýklamýþ, ama objektif kriterlerle alternatiflerine üstünlük saðlayamamýþtýr. Oysa Big Bang Teorisi, baþka hiçbir teorinin çözemediði bahsedilen paradokslarý çözebilmiþtir. Yýldýzlarýn çekim gücünün etkisiyle birbirleriyle birleþmemiþ olmasý, gecenin karanlýðý ve her noktada sonsuz çekim olamayacaðý gibi, matematiksel ve gözlemsel olarak ifade edilebilecek objektif kriterler teoriyi desteklemiþtir. Bu yüzden, Big Bang Teorisi hipotezli-tümdengelim yönteminin baþarýyla uygulanmasýnýn iyi bir örneði olmuþken; Evrim Teorisi olamamýþtýr. RAKÝP TEORÝLERE ÜSTÜNLÜK, BIG BANG TEORÝSÝ VE EVRÝM TEORÝSÝBaþtan sadece teorik olarak ortaya konan Big Bang Teorisi; daha sonra teleskoplardan yapýlan gözlemlerle de destek kazanmýþ ve evrenin sürekli geniþlediði gözlemsel olarak doðrulanmýþtýr. Edwin Hubble, 1929 yýlýnda, Mount Wilson Gözlemevi’nde, devrin en geliþmiþ teleskobuyla tüm galaksilerin birbirlerinden uzaklaþtýðýný gözlemledi.Bilimsel kriterlere uygun olmanýn en önemli göstergelerinden biri olarak öngörülerde bulunma gücü gösterilmiþtir. Daha önce bahsedildiði gibi Evrim Teorisi bu þartý karþýlayamamaktadýr. Big Bang Teorisi ile ise önceden öngörülen evrenin geniþlemesi, sonradan gözlemsel olarak doðrulanmýþtýr. Fred Hoyle ve arkadaþlarý evrenin geniþlemeye raðmen duraðan bir yapýda olabileceðini göstermeye çalýþýrlarken ‘Duraðan Durum Teorisi’ni (Steady State Theory) ortaya attýlar. Bu teoriye göre evrenin geniþlemesiyle ortaya çýkan boþ alan, sürekli bir þekilde madde yaratýlmasý ile dolduruluyordu. Bu teori, fiziðin temel yasasý olan ‘maddenin ve enerjinin korunmasý’ ilkesine (termodinamiðin birinci yasasý) uymuyordu. Big Bang Teorisi’ne dayanarak yapýlan öngörüleri, daha sonra geliþmiþ cihazlarla yapýlan gözlemsel kanýtlarýn desteði izledi. Bu teorinin öngörüleri bilim insanlarýna bu teoriyi yanlýþlayabilmeleri için imkân tanýyordu. Fakat bulgular hep rakip teoriler yerine Big Bang Teorisi’ni destekledi. Bu bulgular, milyarlarca yýl öncesindeki bir patlamayla baþlayan bir süreçle ilgili bir teorinin nasýl yanlýþlanabilir öngörüler ileri sürebileceðinin bir delilidir. Örneðin evrenin geniþlemediði veya kozmik fon radyasyonunun mevcut olmadýðý gösterilebilseydi teori yanlýþlanabilirdi. Üstelik bu yanlýþlamaya açýk öngörüler sürekli sürdü. Big Bang Teorisi, evrenin sýcaklýðýnýn ve yoðunluðunun geniþlemeye baðlý olarak düþtüðünü söyler. Buna göre evrenin geçmiþi daha yoðun ve daha sýcaktýr. Teleskopla gördüðümüz yýldýzlarýn birçoðunun ýþýðý milyarlarca yýl önceden, yani evrenin geçmiþinden gelir. 1994 yýlýnda, evrenin geçmiþinin sýcaklýðýnýn, þimdikinden daha yüksek olduðu saptanabildi. Big Bang Teorisi, William Whewell’in ayrý ayrý alanlardan gelen delillerin birleþimiyle sonuca varmayý ifade etmek için kullandýðý ‘birleþmeli tümevarým’ yöntemine uymaktadýr. Kýsaca incelenen delillerin dýþýnda, Big Bang Teorisi’nin öngördüðü evren modeline uygun þekilde, evrenin %25’inin helyum, %73’ünün hidrojen olduðu anlaþýlmýþtýr. Big Bang Teorisi, baþka hiçbir teorinin açýklayamadýðý þekilde görünür olgularý açýklayarak, rakip hiçbir teorinin yapamadýðý öngörüleri yaparak ve bu öngörülere yanlýþlanma imkâný tanýyarak, evrenin matematiksel modelini çok baþarýlý bir þekilde sunarak, baþarýlý bilimsel bir teori olmuþtur. Üstelik Big Bang Teorisi, Evrim Teorisi’nden çok daha eskilerden baþlayan (günümüzden on beþ milyar yýl kadar önce) bir süreçle ilgili bir teoridir. Bu teori, bir teorinin milyarlarca yýllýk bir sürece dair olmasýna raðmen bilimsel kriterleri nasýl karþýlayabildiðinin bir örneðidir. Oysa daha önce görüldüðü gibi Evrim Teorisi ayný baþarýyý gösterememiþtir. Biyolojinin fizikten farklý bir bilim dalý olmasý ve biyolojide öngörüde bulunmanýn zorluðu gibi sebepler, Evrim Teorisi’nin, Big Bang Teorisi’ne nazaran baþarýsýz bir teori olmasýnýn nedenleri olarak ileri sürülebilir. Baþka bir bakýþ açýsýndan ise, canlýlar gibi dokunulabilen, deney yapýlabilen geniþ bir topluluktan objektif üstünlük saðlayacak verilerin elde edilememesi, Evrim Teorisi’nin yanlýþlýðýnýn delili olarak gösterilebilir. Evrim Teorisi’ne karþý bilinemezci (agnostik) kalýp, canlýlarýn tarihine dair çalýþmalarda yeni verilere ihtiyaç olduðunu söylemek bence en doðrusu gözükmektedir. Linnaeus’un türleri tamamen sabit gören yaklaþýmý günümüzde yanlýþlanýp elenmiþtir. Fakat türlerin sýnýrlý þekilde deðiþken olduðunu kabul etmelerine raðmen, türlerin baðýmsýz yaratýldýðýný kabul eden görüþleri yanlýþlamak mümkün olamamýþtýr. Evrim Teorisi’nin delili gibi ortaya konan tüm veriler, ancak rakip teorilerce de kabul edilen sýnýrlý deðiþikliklerin gösterilmesinin ötesine geçememektedir. Big Bang Teorisi ise milyarlarca yýllýk bir sürece ait bir teori olmasýna raðmen; rakip teorilerin hiçbirince öngörülemeyen, yanlýþlamaya açýk tahminler ileri sürmüþ ve gözlemsel verilerin teorinin öngörülerini doðrulamasýyla rüþtünü ispat etmiþtir. HOMOLOJÝDEN EVRÝM TEORÝSÝ’NE VARILABÝLÝR MÝ?Canlýlardaki benzerlikler, farklý görüþlerde olan birçok ünlü biyoloðun dikkatini çekmiþtir. Aristoteles canlýlarý sýnýflarken bu benzerlikleri temel almýþtýr. Linnaeus da Owen da canlýlarý benzerliklerine göre sýnýflandýrmýþtýr. Her canlý sýrasýyla bir âlem, filum, sýnýf, takým, familya, cins ve türe aittir. Ayný cinsin altýndaki türler birbirlerine, ayný cinsin altýnda olmayan türlere nazaran daha çok benzer. Linnaeus ile beraber 18. yüzyýlýn ve 19. yüzyýlýn ilk yarýsýnýn tüm ünlü taksonomistlerinin canlý sýnýflandýrmalarý, canlýlarýn benzerlikleri temelinde yapýlmýþtýr. Bu sýnýflandýrmalar ‘özcü yaklaþým’ (essentialism) çerçevesinde oluþturulmuþ, canlýlarýn benzerliklerine sebep olan ‘özler’, Tanrý’nýn zihnindeki plana göre oluþan tasarýma baðlanmýþtýr.Darwin, daha önceden canlýlarýn sýnýflandýrýlmasý için kullanýlan bu benzerliklerin, Evrim Teorisi’nin delili olduðunu ileri sürdü. Canlýlar sýnýflamasýnýn baþýna ortak bir ata koyarak bütün türleri birbirine baðladý. Canlýlarýn tarihini, canlýlarýn evrimle kazandýklarý benzerlikleri üzerine bina edip, bu benzerliklerin yakýn ve uzak akrabalarý belirlemekte kriter olduðunu ileri sürdü. Darwin’den önce canlýlarýn benzerliklerinde ‘homolog’ ve ‘analog’ yapýlarýn karýþtýrýlmamasý gerektiðine dikkat çekilmiþti. Richard Owen, ‘Türlerin Kökeni’ yayýmlanmadan 11 yýl önce (1848) yayýmladýðý kitabýnda, ‘analog organlar’ýn yapýsal olarak baðlantýsýz olup, canlýlarda ayný amaca yönelik kullanýlan organlar olduklarýný; buna karþýn ‘homolog organlar’ýn, ayrý amaçlar için kullanýlsalar bile yapýsal olarak benzer olduklarýný söyledi. Owen, sýnýflandýrma açýsýndan homolojilerin esas olduðunu, analog yapýlarýn dikkate alýnmamasý gerektiðini söyledi. Omurgalýlarýn sahip olduðu homolog organlar, aþaðý yukarý Evrim Teorisi’ni savunan bütün kitaplarda teorinin en önemli delillerinden biri olarak gösterilir. Oysa Evrim Teorisi’ne karþý olan Owen da homologluðu kabul etmiþti, fakat bu benzerliklerin ortak bir ‘arketip’ kaynaklý olduðunu ileri sürüyordu. Bu ‘arketip’, Tanrý’nýn aklýndaki plan, Platonik bir idea veya doðaya içkin Aristotelesyen bir form olarak anlaþýlabilir. Daha önce görüldüðü gibi bir türün, farklý özellikleri olan bir tür veya cinse evrimleþtiðini gösteren bilimsel bir bulguya sahip deðiliz. Milyonlarca türün varlýðýna ve laboratuvarlarda yapýlan deneylere raðmen böyle bir veriye ulaþýlamamýþtýr. O zaman elimizde, Darwin’in Owen’dan daha haklý olduðunu söyleyecek hiçbir objektif kriter yok demektir. Wittgenstein’ýn, Evrim Teorisi’nin gözlemsel verilere dayanmamasýna raðmen binlerce kitapta kesin bir gerçekmiþ gibi sunulmasýna getirdiði eleþtiri, Darwin’in teorisi ile homolojiye yeni bir taným gelmiþtir. Bu tanýma göre ‘ortak ata yoluyla alýnan özellikler’ homologdur, bunun dýþýndaki özellikler ne kadar yapýsal açýdan benzerlik gösterirse göstersin analogdurlar. Örneðin insanlarýn gözleriyle ahtapotlarýn gözleri, hem yapýsal hem de fonksiyonel olarak benzemelerine raðmen, bu benzerlik analog olarak nitelenir. Darwin’e göre baþka hiçbir delil olmasa bile canlýlardaki homoloji tek baþýna Evrim Teorisi için yeterli delildir. 1.Homoloji, Evrim Teorisi’nin en temel delilidir. 2.Buna göre (1. madde) homolojiden dolayý Evrim Teorisi bilinir diyebiliriz. 3.Fakat, Evrim Teorisi’ne dayanarak homolojiler belirlenmektedir. 4.Demek ki homolojiden dolayý bilinen Evrim Teorisi’ne göre (2.madde) homolojiler belirlenmektedir (3. madde). Evrim Teorisi’nin homoloji dýþýnda bir delili olduðu gösterilemezse, Evrim Teorisi’nin ortak atalardan kazanýlan özelliklere dayalý homoloji tarifini doðrulayacak hiçbir objektif veriye sahip olamayýz. Omurgalýlarýn ön eklemlerinin homolog olduðunu belirleyecek bir Darwinist, önce bu organlarýn ortak bir atadan miras alýnýp alýnmadýðýný tespit etmek zorundadýr. Bu da, daha önce ortak atanýn kimliði ile ilgili delile sahip olmayý gerektirir. Eðer homolojinin ortak atayý belirlemekteki kriter olduðu ileri sürülürse, bu durumda mantýk açýsýndan ‘kýsýr döngü’ye (vicious circle) girilmiþ olunur. Birçok filozof ve biyolog bu ‘dairesel akýl yürütme’ (circular reasoning) yüzünden Evrim Teorisi’ni eleþtirmiþlerdir. Felsefeci Ronald Brady þöyle demektedir: “Açýklamamýzý, açýklanmasý gerekli durumun tanýmýna dönüþtürdüðümüzde, bilimsel bir hipotezden ziyade bir inancý ifade etmiþ oluruz. Açýklamamýzýn doðruluðuna o kadar kanaat getirmiþizdir ki, tanýmýmýzý, açýklanmasý gerekli durumdan ayýrmaya gerek bile görmeyiz. Bu tarzdaki dogmatik yaklaþýmlar bilim alanýndan uzaklaþtýrýlmalýdýr.” FOSÝLLERDE VE EMBRÝYOLARDA HOMOLOJÝYaþayan türler yerine fosillerdeki homoloji ile Evrim Teorisi’ne ulaþýlmaya kalkýldýðýnda daha önce dikkat çekilen totolojilerin aynýsý tekrarlanmaktadýr. Fosillerin özellikle yumuþak organlardan mahrum olmalarý, birçok zaman kemik gibi sert yapýlarýn bile tam bulunamamasýndan dolayý; kýsýtlý bulgulardan canlýnýn organlarýnýn fonksiyonlarýnýn belirlenmesindeki sorunlar fosillere dayalý homoloji kurgularýný çok daha fazla sýkýntýya sokmaktadýr. Evrimci Tim Berra fosil kayýtlarýný otomobil modellerine benzeterek; 1953, 1954, 1955 model Corvette arabalarý incelediðimizde, bu modellerin deðiþim ile soyoluþa örnek teþkil ettiklerini söylemiþtir. Oysa otomobiller, mühendislerin zihnindeki bir plana uygun olarak ‘arketip’e göre üretilirler. Arabalarýn ‘zihindeki plan’ ve ‘arketip’e baðlý olarak benzer olmalarý ve bu benzerliklerin birbirlerinden türemeyle (hiçbir araba eski modelin üzerindeki deðiþikliklerle oluþmaz) alakasýnýn olmamasý, arabalardaki benzerliklerin Darwinci canlý sýnýflamasýna deðil; benzerliklere dayalý evrimi öngörmeyen diðer sýnýflamalara örnek olduðunu gösterir. Bu yüzden Philip E. Johnson, Berra’nýn verdiði örneði ‘Berra’nýn gafý’ (Berra’s blunder) olarak isimlendirmiþtir.Ortak atadan alýnan özellikler homolog kabul edildiðinde, homolog organlar taþýyan canlýlarda bu organlarýn embriyo aþamasýndaki geliþim þeklinde ve genetik seviyede de homoloji aramak gerekir. Oysa birçok canlýda, örneðin omurgalýlarda homolog kabul edilen birçok organýn, embriyonun ilk aþamalarýnda homolog yapýda olmadýklarý gözlemlenmektedir. Bu da homolog birçok organýn, homolog olmayan kökenlerden oluþtuðunu gösterir. Homolog olduklarý iddia edilmesine raðmen geliþim yollarýndaki farklýlýða omurgalý eklemlerinde de tanýk oluruz. Embriyo aþamalarýnda omurgalý eklemleri genelde arka (kuyruk) bölgeden baþa doðru geliþirler. Oysa omurgalý bir canlý olan semenderlerde geliþim bunun tam tersidir. Semenderlere benzer bir canlý olan kurbaðalarda ise genel omurgalý geliþimi gözükür. Omurgalýlardaki birçok homolog kabul edilen organýn embriyo aþamalarýnýn homolog olmadýðý anlaþýlmýþtýr. Örneðin De Beer’ýn iþaret ettiði gibi, omurgalýlarýn hazým borusu (alimentary canal) çok deðiþik embriyolojik kökenlerden gelmektedir; köpekbalýklarýnýn embriyolarýndaki üst ve alt bölge, kuþlarýn ve sürüngenlerin embriyolarýnýn ise alt katmaný hazým borusuna dönüþmektedir. Homoloji konusunda en çok tartýþýlan yapýlarýn baþýnda gelen omurgalýlarýn ön eklemleri de deðiþik embriyolojik kökenlerden gelirler. Semenderlerin gövdelerinin 2, 3, 4 ve 5., kertenkelenin 6, 7, 8 ve 9., insanýn ise 13, 14, 15, 16, 17 ve 18. kýsmýndan ön eklemler oluþur. Darwin, homolog yapýlarý canlýlardaki homolog embriyo aþamalarýn sonucu olarak görmüþtü. Homolog yapýlar ortak geliþim süreci olmaksýzýn oluþabiliyorsa, o zaman bu yapýlarýn ortak atadan miras yoluyla -Evrim Teorisi ile- açýklanmasýnýn gerektiðini neden düþünelim? Eðer bu yapýlar ‘ortak ata’dan miras olarak alýndýysa, neden bu homolog yapýlarýn embriyo aþamalarýndaki geliþimleri farklýdýr? Eðer homolog yapýlarýn embriyo geliþim süreçlerinin farklý olduðu anlaþýlýnca, bu yapýlarýn ‘ortak atalar’dan miras yoluyla alýndýðý iddiasýndan vazgeçilecekse; o zaman, canlýlardaki benzerlikleri Evrim Teorisi’nin yaklaþýmýyla açýklama konusunda neden ýsrarcý olunmaktadýr? MOLEKÜLER SEVÝYEDE HOMOLOJÝÖzellikle 20. yüzyýlda biyolojide yaþanan geliþmeler sonucu, moleküler biyolojideki geliþmelerle Darwin’in Evrim Teorisi’ni birleþtiren Yeni-Darwinizm ön plana çýktý.Böylece ‘moleküler seviyedeki homolojiye dayanarak belirlenen ortak ataya göre homoloji belirlenmeye’ uðraþýlmýþtýr ki; bu, daha önce görülen totolojiden kurtulunamadýðýný gösterir. Evrim Teorisi’ni savunanlarýn, morfolojideki homolog yapýlarýn, embriyo aþamalarýnda ve moleküler seviyede paralellik göstermesi gerektiðine dair beklentileri, moleküler seviyedeki verilerin sonucunda yeni sorunlarla karþýlaþmýþtýr. Genler üzerindeki çalýþmalarla, aþaðý yukarý kompleks canlýlardaki her genin, birden fazla organý etkilediði tespit edilmiþtir. Genlerdeki bu çok etkililiðe ‘pleiotrophy’ denmektedir. ‘Pleiotrophy’e baðlý olarak oluþan etkilerin ise türlere özel olduðu saptanmýþtýr. Örneðin tavuðun sýrf bir geninde oluþan mutasyonlardan deðiþik birçok organýn da etkilendiði anlaþýlmýþtýr; tavuðun tacýnýn oluþumunu etkileyen bir gendeki mutasyon, kafatasýndaki bir yumruya da sebep oldu. Tüyü olmayan omurgalýlarda, kafatasý gibi tüm omurgalýlarca paylaþýlan bir yapýyý oluþturacak genin, tavuðun tacýný oluþturan genin homoloðu olduðu düþünülemez. Bu tip örneklerin çokluðu, De Beer’ýn, homolog yapýlarýn (fenotipin), mutlaka homolog genlerce kontrol edilmediklerini söylemesine yol açmýþtýr. Moleküllerin türler arasýndaki benzerlik oranýnýn incelenmesinde de evrimci öngörüyle baðdaþmayan sonuçlar elde edilmiþtir. Örneðin Relaxin proteini üzerinde yapýlan bir araþtýrma, köpekbalýklarýyla domuzun, domuz ile kemirgenlerden daha yakýn olduðunu göstermiþtir. Moleküler seviyeden elde edilen verilerin Evrim Teorisi ile uyuþmayan sonuçlar vermesi istisnai birkaç örnekle sýnýrlý deðildir. Evrimci öngörüye göre canlýlarýn dýþ yapýlarý ne kadar benzer ise moleküler yapýlarý da o kadar benzer olmalýdýr. Aslýnda bu öngörüyü Evrim Teorisi’ni reddeden kiþiler de paylaþabilirler; canlýlarýn dýþ görünüþünü belirleyen en önemli faktör moleküler seviyedeki yapýdýr. Fakat Evrim Teorisi’ne inananlar için bu öngörü kaçýnýlmazdýr. Çünkü teoriye göre moleküler seviyedeki mutasyonlar ile olan deðiþiklikler türlerin deðiþimini saðlar; canlýlarýn dýþ görünüþlerindeki benzerliklerine göre akrabalýk dereceleri saptanmýþ olduðu için ise, mutlaka moleküler seviyedeki benzerlik, canlýlarýn dýþ görünüþündeki benzerliðe dayalý kurulan soy aðaçlarýný bozmamalýdýr. Eðer bu paralellik kurulamazsa, o zaman canlýlarýn dýþ görünüþüne dayalý olarak kurulan ‘evrimci soy aðaçlarý’ný çöpe atmak gerekir. Moleküler seviyedeki yapýlar üzerinde gerçekleþtirilen araþtýrmalarda; örneðin, köpeklerin, birçok molekülün yapýsýnda kertenkelelere, tavuklardan daha yakýn olduklarý tespit edilmiþtir. Ýki canlýnýn proteinlerinin yüzde 100 benzer olduðunu saptasak bile; bu iki canlýnýn, birbirleriyle ayný tür veya yakýn akraba olduðunu söyleyecek delile mutlak olarak kavuþmuþ olmayýz. MOLEKÜLER SEVÝYEDE ÞEMPANZE VE ÝNSANCanlýlarýn moleküler seviyedeki benzerlikleri, proteinlerin karþýlaþtýrýlmasýyla incelendiði gibi, kimi zaman bu proteinlerin kodunu oluþturan DNA veya bu koda uygun proteinlerin sentezinde görev alan RNA’larýn kodlarýnýn incelenmesiyle de ele alýnýr. Insana moleküler seviyede en çok benzediði kabul edilen þempanze ile insan arasýndaki benzerlik, 2004 yýlýnda, Japonya’nýn Riken Enstitüsü’nde karþýlaþtýrýlmaya çalýþýldý. Bunun için insandaki 21. kromozom ile þempanzedeki bu kromozomun karþýlýðý olan 22. kromozom deþifre edilerek karþýlaþtýrýldýlar.Ýnsanla þempanzenin benzerliðinde birçok araþtýrmacý, sadece farklý olan bölümleri (substitution) göz önüne alarak ‘% 1,5 farklýlýk’ gibi oranlarý telaffuz etmiþlerdir. Oysa bu farklý bölümlerden baþka insanda olmasýna raðmen þempanzede olmayan veya þempanzede olmasýna raðmen insanda olmayan bölümler (insertion veya deletion) de vardýr ki, bunlar türler arasý farklýlýkta daha da önemli olabilirler. Bunlarla beraber iki tür arasý farklýlýk %4,5’lara çýkmaktadýr. Asýl önemli olan bu farklýlýðýn ne kadar büyük olduðunu anlamaktýr. Ýki galaksi arasýndaki uzaklýðýn %1’inden bahsedersek, bu yüzde çok küçük gözükebilir; ama bu %1’in trilyonlarca kilometreye ulaþtýðýný ve Dünya’mýzdaki tüm mesafeleri gölgede býraktýðýný anlarsak o zaman durum deðiþir. Ýnsan ile þempanze arasýndaki farkta da önemli olan yüzdeler deðil, bu yüzdelerin neye karþýlýk geldiðidir. Ýnsanla þempanze arasýnda 35 milyon kadar noktada farklýlýk olmasýna karþýlýk, 45 milyon kadar noktada insanýn sahip olduðu ve þempanzede olmayan, 45 milyon kadar da þempanzenin sahip olduðu ve insanda olmayan nokta vardýr. Tasarým delili ile ilgili kitabýn 4. bölümünde detaylý bir þekilde göstereceðim gibi; tek bir proteinin ortaya çýkmasýný izah etmek için bütün uzayýn tüm maddesi ve tüm zamanýnýn yetersiz kaldýðýný olasýlýk hesaplarý göstermektedir. Insanýn þempanzeden 6 milyon kadar yýlda oluþtuðu iddiasýný ele alalým; 20 yýlýn bir nesle karþýlýk geldiðini hesaplarsak 300.000 nesil eder. Yani DNA gibi hassas bir molekülde 300.000 defa gibi çok düþük sayýda oluþacak deðiþimlerle, insan ile þempanze arasýndaki 120 milyondan fazla farklýlýðýn oluþmasý gerekmektedir. Bunu tek bir proteinin ortaya çýkýþýný izah etmek için tüm uzay-zamanýnýn ve tüm maddenin yetersiz kaldýðýyla kýyaslarsak, þempanzeden insana geçiþin ‘tesadüfi mutasyonlar’la oluþtuðu iddiasýnýn matematiksel açýdan ne kadar tutarsýz olduðunu anlarýz. Insanla þempanzeler arasýndaki %0.01’lik bir fark bile yüz proteinden daha fazlasýna karþýlýk gelmektedir. Insanýn DNA’sýnda 3 milyardan fazla nükleotid olduðu tahmin edilmektedir. Bunun %0.01’i ise 300.000’den fazla nükleotide karþýlýk gelmektedir, her 1.000 nükleotidin 1 protein koduna karþýlýk geldiðini düþünürsek; insan DNA’sýnýn % 0.01’i bile 300’den fazla protein koduna karþýlýk gelebilecek kadar uzundur demektir. Eðer insan ile þempanze arasýndaki moleküler seviyedeki fark dendiði gibi sadece %1.5 oranýnda olsaydý bile, bu aradaki farkýn tesadüfi bir geçiþle aþýldýðýný söylemek mümkün olamazdý. Üstelik Riken Enstitüsü’nün sadece bir kromozomda 68.000 yerin farklý olduðunu göstermesi, toplamda ise 120 milyondan fazla noktada farklýlýðýn olduðunun tespit edilmesi, tesadüfi bir þekilde þempanzeden insana geçiþi ileri sürenleri tamamen açmaza sokmuþtur. Canlýlar, ayný atomlardan ve bileþiklerden oluþan, çoðunluðu su olan ve ortak bir çevreyi ayný dünyada paylaþan varlýklardýr. Çoðalmak, amaçlý enerji kullanmak, hareket etmek gibi ortak vasýflara sahiptirler. Üstelik birbirleriyle beslenirler, böylece birbirlerinin moleküllerini yaþamak için kullanýrlar ve bu molekülleri sindirmek için de benzer yapýlara ihtiyaç duyarlar. Beslenme döngüsünü mümkün kýlan unsurlarýn baþýnda ‘moleküler seviyedeki benzerlik’ gelmektedir. Tüm bu özellikler canlýlarýn benzer olmasýný gerektirmektedir. Tarih boyunca birçok biyolog, canlýlarýn ayný Yaratýcý tarafýndan yaratýlmalarýnýn yanýnda, sahip olduklarý saydýðýmýz tüm bu ortaklýklarý canlýlarýn benzerliklerinin sebebi olarak görmüþlerdir. Canlýlarýn dýþ yapýlarýnýn da moleküler yapýlarýnýn da benzerliði bu temelde deðerlendirilebilir. Gözlemsel, deneysel verilere ve öngörüyü mümkün kýlan yasalara sahip olmayan Evrim Teorisi’nin benzerliklerden yola çýkarak doðruluðunu ilan etmek için bir sebep gözükmemektedir. Canlýlarýn benzerliklerinden birbirlerinden evrimleþtikleri sonucuna ulaþmak, ancak Evrim Teorisi’ni peþinen doðru kabul eden bir yaklaþýmla mümkündür. Bu yaklaþýmýn ise canlýlarýn; hem dýþ yapýlarý hem embriyo aþamasýndaki geliþimleri hem de moleküler seviyeleri incelendiðinde, içinden çýkýlmasý mümkün gözükmeyen güçlükler içinde olduðu gözükmektedir. Evrim Teorisi’nin gözlemsel ve deneysel verilere sahip olamamasýnýn yanýnda, teorik olarak bile, canlýlar arasý geçiþteki ara formlarý, ne yaþayan örneklerle, ne fosillerle, ne de moleküler seviyedeki çalýþmalarla tutarlý bir þekilde göstermesi mümkün olamamýþtýr. Diðer yandan Evrim Teorisi’nin doðruluðu veya yanlýþlýðý tartýþma dýþý býrakýlýp (Evrim Teorisi’ne agnostik kalýnýp), canlýlarýn bir tasarýmýn ürünü olup olmadýðý gözlenen canlýlarýn gözlenen özellikleri üzerinden tartýþýlabilir. Bu konuyu kitabýn 4. bölümü olan ‘tasarým delili’nde iþleyeceðim. ARTIK ORGANLAREvrim Teorisi’ni savunanlar, canlýlardaki bazý organlarýn zamanla amaçlarýný yitirdiklerini söylediler. Penguenlerin kanatlarý veya insanlarýn tiroid bezi ve kuyruk sokumu artýk (rudimentary veya vestigial) organlara örnek olarak gösterildi. Darwin ‘artýk organlar’ýn varlýðýný teorisi açýsýndan uygun gördü ve Lamarckçý ‘kullanýlmayan organlarýn körelmesi’ yaklaþýmýyla bu organlarý izah etmeye çalýþtý. Biyolojideki geliþmeler ile sonradan kazanýlan özelliklerin aktarýlamayacaðý anlaþýldý ve Lamarckçý yaklaþýmlar geçerliliðini yitirdi. Genetik bilgiler, bir organýn kullanýlýp kullanýlmamasýnýn, daha sonra bu organa ait genetik bilgilerin yeni nesillere aktarýlmasýnda bir deðiþiklik oluþturmayacaðýný göstermiþtir. Fakat Yeni-Darwinciler, genetikteki bu geliþmelere raðmen, sadece mutasyon ve doðal seleksiyon ile konuya yaklaþarak ‘artýk organlar’ý açýklamaya çalýþtýlar.‘Artýk organlar’ ile canlýlarda iþlevi bulunmayan bazý organlarýn var olduðu iddia edilir. Türlerin birbirlerinden baðýmsýz yaratýldýðýný savunanlar da evrende sürekli olarak düzensizliðe gidiþin olduðunu söyleyen entropi gibi bir yasanýn genlerde de etkili olmasýnýn, iþlevsiz organlarý oluþturduðunu veya iþlevli organlarýn iþlevini bozduðunu ileri sürebilirler ki bunu savunanlar olmuþtur. En saðlam yapýlmýþ bina veya köprü zamanla yýprandýðý, insan yaþlandýkça güçsüzleþtiði gibi; ilk canlý çiftinden sürekli sonraki nesillere aktarýlan genetik hazine de zamanla deforme oluyor olabilir. 18. yüzyýlýn en önemli biyologlarýndan Buffon’un önce kökensel türlerin oluþtuðunu, sonra bunlardan yeni türlerin oluþtuðunu söyleyen yaklaþýmýnda da; baþlangýçtaki genetik havuzun, melezleþme ve benzeri etkilerle deformasyona uðradýðý savunulmuþtur. Türlerin genetik bilgilerinin, yeni nesillerde deformasyona uðradýðýný savunan biri, Evrim Teorisi’ne inanmasa da ‘artýk organlar’ýn varlýðýný kabul edebilir. Sonuç olarak, ‘artýk organlar’ýn varlýðýnýn Evrim Teorisi’nin bir delili olarak kabul edilmemesi gerekir. Evrim Teorisi’nin temel iddiasý, bütün türlerin baþka türlerin deðiþimi sonucunda oluþtuklarýný iddia etmesidir. ‘Artýk organlar’ýn varlýðý eðer doðru olsaydý bile, Evrim Teorisi’nin bu temel iddiasýný destekleyecek nitelikte deðildir. Biyolojide ilerlemeler gerçekleþtikçe, iþlevsiz olduklarý veya iþlevlerini yitirdikleri iddia edilen canlýlardaki yapýlarýn önemli görevleri olduðu anlaþýlmýþtýr. Önceden atlarýn tendonlarýnýn baðlý olduðu küçücük liflerin iþlevsiz olduðu iddia ediliyordu. Yapýlan araþtýrmalar, bu liflerin, atlarýn koþularýnda oluþan titreþimlerin tendonlarý tahrip etmesini önlediðini göstermiþtir. Ernst Wiedersheim, 19. yüzyýlýn sonunda insan vücudunda 86 tane ‘artýk organ’ olduðunu iddia etmiþti. Zamanla listedeki bu organlarýn iþlevleri öðrenildi ve ‘artýk organ’ olarak sýnýflandýrýlmalarýndaki hata anlaþýldý. Tiroid bezinin vücut için çok önemli hormonlar salgýladýðý öðrenildi. Timus bezi ise baðýþýklýk sistemine katkýda bulunmaktadýr. Bademcikler vücudu enfeksiyondan koruyan organlardýr. Pineal bezi melatonin hormonunun üretiminde rol almaktadýr. Kuyruk sokumu birçok kasýn tutunma noktasýný oluþturmakta ve rahat oturmayý saðlamaktadýr. Araþtýrmalar ilerleyip de insanda ‘artýk organ’ olduðu iddia edilen yapýlarýn fonksiyonlarýnýn anlaþýlmasýyla liste gittikçe küçüldü. Fakat hâlâ birçok kitapta apendiksin (apandisit hastalýðýna yol açan organ) hiçbir iþlevi olmayan bir organ olarak tanýtýldýðýna tanýk olabilirsiniz. (‘Paradigma’nýn düþünceye ve eðitim sistemine etkileriyle ilgili önceki yazýlanlarý hatýrlayýn.) Apendikste lenfatik nodüllerin olduðu ve temel fonksiyon olarak lenf sisteminin bir parçasý olduðu öðrenilmiþtir. Baðýrsakta yararlý iþlevi olan bakterilerin kana ve vücudun diðer bölgelerine zarar verme olasýlýðý vardýr. Apendiks, parçasý olduðu lenf sistemi ile beraber, vücudun korunmasýnda görev alýr. Apendiksin en önemli iþlevi yeni doðmuþ bebeklerin bakterilere karþý korunmasýdýr. Darwin, genetik açýdan yanlýþ olduðu gösterilmiþ olan Lamarckçý mekanizmayla apendiksi körelmiþ organ olarak görmekle hata yaptýðý gibi, bu organý iþlevsiz sanmakla da yanýlmýþtýr. Bunun yanýnda, memelilerden tavþanýn ve sýçanýn apendiksi varken, birçok maymun türünde apendiks bulunmaz. Fizyolojik araþtýrmalar arttýkça iþlevsiz sanýlan organlarýn iþlevleri öðrenilmiþtir. Ayný þey -katedilmesi gerekli çok yol olsa da- DNA’nýn üzerindeki fonksiyonu bilinmeyen (junk DNA, psuedo-genes) bölgeler için de geçerlidir; genetikteki çalýþmalar arttýkça bu bölgelerin düzenlemeyle ve baðýþýklýkla ilgili fonksiyonlarý keþfedilmektedir. Kýsacasý fonksiyonu olmayan ‘artýk organlar’ýn varlýðýnýn Evrim Teorisi’nin delili olduðu söylenemez. Fonksiyonu olmayan veya fonksiyonunu yitirmiþ yapýlar olarak gösterilen örnekler ayrýntýlý olarak her incelendiðinde, bu yapýlarýn canlýlýk için lüzumlu iþlevleri yerine getirdiði öðrenilmiþtir. Bu da bazý þartlanmýþ araþtýrmacýlarýn, canlýlarýn yapýlarýndaki iþlevleri anlayamamalarý üzerine, bu yapýlarýn iþlevlerini inkâr ettiklerini göstermektedir. Mevcut örnekler, iþlevsiz zannedilen yapýlarýn, sadece iþlevi anlaþýlmamýþ yapýlar olduklarýný göstermiþtir. FOSÝLLER VE EVRÝM TEORÝSÝDarwin’in yaklaþýmýndaki en temel özelliklerden biri, küçük deðiþimlerin (mikro mutasyonlarýn) birikmesi sonucunda büyük deðiþimlerin gerçekleþtiðini savunmasýdýr. Bu yaklaþýma göre bir türden diðer bir türe geçiþ çok uzun zaman dilimlerine yayýlýr; türler arasýndaki geçiþ formlarýný gözlemleyemeyiþimizin sebebi ise doðal seleksiyonun bunlarý elemiþ olmasýdýr. DNA’nýn keþfedilmesi, bu molekülün çok hassas yapýsýnýn büyük deðiþimleri kaldýramayacaðýný göstermiþtir. Canlýlarýn, Darwin’in yaþadýðý zaman diliminde zannedilenden çok daha kompleks olduðunun anlaþýlmasý, Yeni-Darwinciliðin ana doðrultusunun da, küçük deðiþimlerin birikmesiyle evrimin oluþtuðunu savunmasýna sebep oldu. Bu yaklaþým benimsenirse, bir türden diðer türe geçiþi gösteren birçok ara formun varlýðýný kabul etmek gerekir. Bunun da doðal sonucu, fosil kayýtlarýndan bunlarla ilgili sonuçlarýn elde edilmesini beklemektir. Darwin’in döneminde, bilinmeyen orman alanlarýndan ve okyanus altlarýndan bulunamamýþ geçiþ formlarýnýn tespit edilebileceðinin ümidi vardý ama asýl beklenti fosil kayýtlarýndan gelecek verilerdeydi.Darwin bu konudaki sorunun farkýndaydý ve ‘Türlerin Kökeni’ adlý eserinin 9. bölümünü bu konuya ayýrdý. Kendi teorisine göre, yeryüzünün her katmanýnda birçok ara formun bulunmasý gerektiðini, bunlarýn mevcut olmayýþýnýn teorisine karþý getirilecek en önemli itiraz olduðunu söyledi. Darwin’in küçük aþamalý evrim anlayýþýna ilk tepki verenlerden biri Huxley idi. O, Darwin’in, kendini gereksiz yere sýkýntýnýn içine soktuðuna inanýyordu. Çünkü ara formlarýn ve bunlarýn fosillerinin eksikliðindeki sorun, Darwin’in Evrim Teorisi’ni yanlýþlayan bir delil olarak ileri sürülebilirdi. Darwin, ‘Türlerin Kökeni’nde eðer küçük deðiþimlerin birikmesiyle oluþmasýnýn mümkün olmadýðý herhangi bir organ gösterilebilirse, teorisinin çökeceðini söylemiþti ve ‘doðada atlama olmaz’ (natura non facit saltum) ilkesine sonuna kadar sadýk kalmýþtý. ‘Fosil kayýtlarýnýn yetersizliði’ çok tartýþmalý bir konudur, fakat günümüzde bu mazeretin arkasýna sýðýnmak, Darwin’in dönemindeki kadar kolay görünmemektedir. Bilinen fosil türlerinin sayýsý yüz binlerle ifade edilmektedir. Karada yaþayan 329 tane omurgalý ailenin 261 adedi, yani %79.3’ü bulunmuþtur. Eðer fosili daha zor bulunan kuþlarý çýkarýrsak bu oran %87,8’e yükselir.137 Darwin’den sonra Dünya’nýn hemen her köþesinde kazýlar yapýlmýþ, tarihlendirme teknikleri çok geliþtirilmiþ ve yeni pek çok fosil kaydýna ulaþýlmýþtýr. Oysa ara formlarýn yokluðu ile ilgili sorun, bulunan birçok yaþayan ve sadece fosili kalmýþ türün, beklenenin aksine, bu ara formlarý açýklayamamalarý üzerine daha da artmýþtýr. Bulunan yepyeni özellikli türlerin de ara formlarýnýn olmamasý, sorunu katlayarak büyüttü. Asýl sorun, kimi fosilbilimcilerin, Evrim Teorisi’ni alternatifsiz ve peþinen doðru kabul edip, fosilleri, bu yaklaþýmlarý merkezinde deðerlendirmelerinden kaynaklanmaktadýr. Bu fosilbilimcilerin çalýþmalarý, canlýlarý benzerlikleri temelinde bir soy aðacýna yerleþtirmenin -homolojiden evrime varmanýn- ötesine geçememekte, deney ve gözlem ile desteklenmeleri mümkün olamamaktadýr. Türlerin yavaþ deðiþimlerle oluþtuðunu savunan yaygýn Evrim Teorisi anlayýþýna, aslýnda en çok sorun çýkaran alanlardan biri fosilbilimdir. Evrim Teorisi’ni günümüzde savunan fosilbilimciler de Darwin’in mazeretinin arkasýna -fosil bulgularýn yetersiz olduðu mazeretinin arkasýna- saklanmaktadýrlar. Fakat Darwin’in dönemine nazaran birçok kazýnýn yapýldýðý, birçok yeni fosilin bulunduðu ve geliþmiþ yeni tekniklerin kullanýldýðý günümüzde; bu mazeret eskisi kadar inandýrýcý deðildir. DENÝZDEN KARAYA GEÇÝÞ VE FOSÝLLERFosillere dayanarak Evrim Teorisi’nin temellendirilemeyeceðini göstermek için, özellikle ders kitaplarýnda ve diðer evrimci kitaplarda, bu teorinin delili olarak ön plana çýkartýlmýþ olan bazý fosilleri ele alacaðým. Balýklardan amfibilere (evrimcilere göre balýklardan sürüngenlere geçiþ formu olan, hem karada hem de suda yaþayan, kurbaða gibi canlýlarý kapsayan, soðuk kanlý omurgalýlar sýnýfý) geçiþ formu olduðu iddia edilen rhipidistian balýklarýný örnek olarak alalým. Bir asra yakýn bir süre, bu balýðýn iskelet yapýsýna dayanýlarak, denizden karaya geçiþin ‘fosil delili’ne sahip olunduðu iddia edildi.Denizde yaþayan bir canlýnýn karada da yaþayabilmesi için bedeninde çok büyük deðiþikliklerin oluþmasý gerekir. Solungaçlarýn akciðere dönüþmesi, hem dolaþým hem de solunum sisteminde büyük deðiþikliklerin olmasýný zorunlu kýlar. Ayrýca karadaki sýcaklýk deðiþiklikleri anidir ve karada yaþayan canlýlarýn vücut sistemleri, bu yüzden de denizdekilerden farklý olmak zorundadýr. Bunlarýn dýþýnda amfibiler, vücut aðýrlýklarýný taþýmak için balýklardan daha çok enerjiye ihtiyaç duyarlar. Bundan dolayý, hem amfibilerin vücut yapýsýnýn yeni enerji ihtiyaçlarýný karþýlayacak þekilde farklýlaþmasý hem de aðýrlýklarýný taþýyacak ayaklarýnýn kemik sistemleriyle beraber oluþmasý gerekir. Tüm bu sayýlan deðiþimler moleküler yapýda birçok deðiþimi gerektirir. Tek hücreli bir canlýnýn sahip olduðu moleküllerden çok daha fazlasýna böyle bir deðiþim karþýlýk gelmektedir. Öyleyse böylesi bir deðiþimin tesadüfen gerçekleþmesinin, cansýz maddeden tek hücreli bir canlýnýn oluþmasýndan çok daha fazla imkânsýz olduðu rahatlýkla söylenebilir. Kitabýn 4. bölümünde, ayrýntýlý olarak, olasýlýk hesaplarý açýsýndan böylesi bir ihtimalin ‘tesadüfen’ gerçekleþmesinin imkânsýz olduðunu göstereceðim. Bahsedilen olasýlýk sorunu dýþýnda, denizden karaya geçiþ iddiasý fosil sorununa da takýlmaktadýr. Rhipidistian balýklarý yüzgeçlerindeki kemiklerinin þekilleri gibi özelliklerden dolayý bir ara form olarak kabul edilmiþti. 1938 yýlýnda, Hint Okyanusu’nda, rhipidistianlarla ayný özelliklere sahip coelecanth (Latimeria) yakalandý. Bu balýðýn on milyonlarca sene önce kaybolduðu sanýlýyordu. Bu balýðýn beyin, kalp ve diðer yumuþak organlarýnda yapýlan incelemeler, bu hayvanýn tamamen balýk özelliklerine sahip olduðunu; Aslýnda coelecanth bulunmasaydý da rhipidistianlarý, balýklardan amfibilere geçiþ formu olarak kabul etmek için yeterli sebep yoktu. Öncelikle felsefî açýdan, homolojiden evrime ulaþmakla ilgili itirazýn aynýsý burada da geçerlidir. Sonuçta rhipidistianlardan amfibilere geçiþ olduðu iddiasý, benzerliklerden (her ne kadar benzerlik abartýlmýþ ve yanlýþ sunulmuþ olsa da) evrime ulaþmaktýr ve bu kabul deney, gözlem gibi hiçbir kriterle doðrulanamamaktadýr. Gözlenen ancak benzerliktir, yoksa bir türün yeni özellikleri olan bir türe evrimleþtiði ne gözlenmiþtir, ne de bir laboratuvarda bunun mümkün olduðu sergilenebilmiþtir. Ayrýca Darwinci bir evrim anlayýþý açýsýndan, bir türden diðer bir türe geçiþ, çok küçük aþamalarýn yavaþ yavaþ katedilmesiyle mümkündür. Buna göre, rhipidistianlarýn yüzgeçlerindeki kemiklerden bir bacaðýn oluþumuna kadar birçok ara form olmasý gerekir; birçok yarým bacaklý veya tek bacaklý ara form bulunmalýdýr. Darwinci doðal seleksiyon, ancak iþe yarayan dört bacak oluþtuktan sonra, bu ‘ucubeler’in elenmesini izah edebilir; fakat fosil kayýtlarýnda bu tip ara formlarýn (ucubelerin) olmamasýný açýklayamaz. Tesadüfi bir Evrim Teorisi’ni savunanlar ‘ara form’ diye hep vücut organlarý tam ve kendi ortamýna mükemmel adapte olmuþ canlýlarý göstermektedirler. Oysa DNA’daki rastgele mutasyonlarla ‘ucubeler’in oluþma olasýlýðý çok çok daha yüksektir. 20. yüzyýlda hücrenin mikro dünyasýnýn çok kompleks olduðu, canlýlarda basit gibi gözüken bir deðiþimin bile moleküler seviyede ciddi deðiþikliklere karþýlýk geldiði anlaþýldý. Bu ise basit bir deðiþiklik için beklenmesi gereken ara formlarýn sayýsýnýn, Darwin’in tahmin ettiðinden bile daha fazla olmasýný gerektirir. Darwin’in zamanýnda -Darwin’in yaptýðý gibi- fosil kayýtlarýnýn eksikliðine sýðýnmak, ‘ucubeler’in fosillerinin yokluðu için de bir mazeret olabilirdi. Fakat dünyanýn dört bir tarafýnda fosilbilim kazýlarýnýn yapýldýðý günümüzde, bu mazeretin arkasýna sýðýnmak mümkün deðildir. Bu kazýlarýn %99’unun Darwin’in teorisini ortaya koyduktan sonra yapýldýðýný hatýrlatmakta fayda görüyorum. Sonuçta fosil kayýtlarýna dayanarak denizden karaya geçiþi izah etmek mümkün deðildir. Ayrýca, Evrim Teorisi açýsýndan daha da sýkýntýlý bir konu denizden karaya geçiþi izah etmektir. Evrim Teorisi’ne göre denizlerdeki balina gibi memeliler karadaki memelilerden evrimleþmiþtir. Oysa böylesi bir geçiþ de birçok ara türün varlýðýný gerektirir. Deniz ortamýnda görme, iþitme, dolaþým, vücut sýcaklýðýný ayarlama, yavrularý besleme gibi birçok kompleks iþlev için çok büyük deðiþiklikler gerekir ve bu deðiþikliklerin büyüklüðünün denizden karaya geçiþ kadar, hatta daha da fazla olduðu söylenebilir. Tahmin edeceðiniz gibi böylesi bir geçiþ de olasýlýk sorununa takýlacaktýr. Ayrýca ikinci büyük sorun ise fosillerle ilgilidir. Bu kadar büyük deðiþiklik için on binlerce ara form olmasý gerekirken, balina gibi deniz memelilerinin karadaki memelilerden oluþtuðunu gösteren ara formlar mevcut deðildir. ATLAR VE FOSÝLLERAtýn evrimini gösteren þema, Evrim Teorisi’ni anlatan kitaplarýn çoðunda yer alýr. Ünlü evrimci fosilbilimci Stephen Jay Gould ‘Full House’ kitabýnda, at fosillerini ele aldýðý bölüme þöyle giriþ yapar: “En yanlýþ hikâyeler genelde, en iyi bildiðimizi sandýklarýmýzdýr; çünkü onlarý ne inceleriz ne de sorgularýz. Herhangi birine evrimci serilerden hangisinin en ünlüsü olduðunu sorun, eminim ki en çok alacaðýnýz cevap ‘Atlar, elbette’ olacaktýr.”At serisinin en temel anlatýmlarýna göre, baþtaki dört parmaklý eohippus’tan (Hyracotherium) günümüzün tek parmaklý (toynaklý) atý (Equus) türemiþtir. Azý diþlerinin doðrusal olarak artýþýna dikkat çekilmiþ ve hepsinden önemlisi baþtaki tilki boyutundaki canlýdan günümüzün atýnýn hacmine ulaþýldýðý iddia edilmiþtir. Fakat bulunan birçok fosille, ata benzeyen canlýlarýn oluþumunun beþ-altý atýn arka arkaya dizilimiyle açýklanamayacaðý anlaþýldý ve birbirlerine aykýrý birçok at serisi çizimi yapýldý. Aslýnda at serileriyle ilgili olarak doðrusal artýþý savunan þemalar Yeni-Darwincileri çok rahatsýz etmiþtir. Lamarck’ýn teorisini ortaya koyduðu dönemden beri, evrimin, canlýlara içkin kuvvetlerce yönlendirildiðini (orthogenesis) birçok bilim insaný savunmuþtu. Darwin’den sonra da bu eðilim devam etti. Böylesi bir evrim anlayýþýnýn metafizik çaðrýþýmlarý vardý, birçok bilim insaný bu yönlendirmeyi Tanrý’nýn eseri olarak görmüþtür. Sonuçta Yeni- Darwinciler, türlerin birbirlerinden baðýmsýz yaratýldýðýný savunanlardan daha da büyük bir gayret göstererek, doðrusal artýþa göre dizilmiþ at serilerinin yanlýþlýðýný gösterme vazifesini üstlendiler. Çünkü rastgele mutasyonlarýn; her türde daha büyük bir canlýyý, daha az parmaðý, daha az uzun azý diþlerini oluþturmak gibi doðrusal eðilimleri; daha önceden ‘belirlenmiþ bir planý’ gerçekleþtirmelerini beklemek için bir neden görmüyorlardý. Aslýnda sayýsý yüz binlere ulaþan hayvan türlerini benzerliklerine göre arka arkaya dizmek isteyenler, diledikleri hayvanlarý serilerinin dýþýnda tutarak, iþlerine gelen seriyi elde etme þansýna sahiptirler. Yok olan türlerin, bütün türlerin %90’dan fazlasýný oluþturduðunu hatýrlayalým. Günümüzde gördüðümüz fare, kedi, pars, kaplan, aslan gibi birbirlerine benzer hayvanlarýn hepsinin yok olduðunu ve fosillerinin bulunduðunu ve fosil yaþ sýrasýnýn fare, aslan, kedi, pars, kaplan sýrasý þeklinde olduðunu düþünelim. Doðrusal at sýralamasý yapan bir fosilbilimcinin eline bu sýra geçse, muhtemelen aslanýn ayrý bir tür canlý olduðunu iddia eder, fakat kaplana aslandan daha az benzeyen fareyi sýralamanýn baþýna koymakta sorun görmezdi. Nitekim at fosillerinde de aynýsý yapýlmýþ, sýralamayý bozan fosiller dýþta býrakýlarak doðrusal sýralama oluþturulmuþtur. Örneðin boy olarak, tilki büyüklüðündeki eohippus’a çok yakýn olan, fakat çok sonra yaþamýþ olan Nannipus’u ele alalým. Bu tür, kendinden önce yaþamýþ birçok at benzeri türden kýsadýr. Eðer günümüzün atý Equus korkunç bir hastalýk yayan bakteri türünün kurbaný olsaydý ve yaþayan tek at benzeri tür Nannipus olarak kalsaydý, at sýralamasý nasýl olacaktý? Üstelik Nannipus üç týrnaklýdýr ve bilinen at benzeri tüm türlerin en uzun diþlisidir. Gould gibi evrimci bir fosilbilimcinin at serilerini eleþtirme nedeni de budur. Bu yüzdendir ki Gould, doðrusal artýþla hiyerarþik bir merdivene fosilleri dizmek yerine, çalý gibi dallanan evrim modelini savunmakta ve kendi yaklaþýmýný ‘merdivenlere karþý çalýlar’ (ladders versus bushes) olarak sunmaktadýr. Iþte tam bu noktada, Gould’un bu kaçýþý niye yaptýðýný iyi tespit etmek gerekir. Eðer canlýlarýn, doðrusal eðilimlerle evrimleþtikleri söylenseydi Cope Yasasý (Cope’s Law) gibi bir evrim yasasýnýn olduðu söylenebilirdi. Aslýnda böylesi bir Evrim Teorisi sunumu, bu teorinin yanlýþlanabilir unsurlar taþýmasý anlamýna da gelirdi, çünkü doðrusal artýþla uyuþmayan fosiller teoriyi yanlýþlayabilirdi. Böylesi bir sunum baþarýlý olsaydý -tüm ‘orthogenesis’ imalarýna raðmen- hiç þüphesiz ki evrimciler de mutlu olurlardý; fakat yanlýþlanmaya açýk olmasýna raðmen teorileri yanlýþlanamadýðý sürece bu mutluluk sürerdi. Bugün biliyoruz ki, bu þekilde bir Evrim Teorisi savunmasý, teorinin yanlýþlanmasýný da beraberinde getirecektir. Fosil kayýtlarý evrimcilerin önceden önerdikleri doðrusal eðilimlerin aykýrý örnekleriyle doludur. Gould da bunun farkýndadýr; bu yüzden (ara formlarýn yokluðu gibi sebeplerden de) o ve onun gibi düþünenler, ‘çalýlý evrim modeli’ni benimseyeceklerdir. Böylesi bir modelde siz geçmiþte tek toynaklý at benzeri bir canlý gösterseniz de Mesohippus’un bulunduðu dönemde günümüzdeki atýn aynýsýný gösterseniz de teoriyi yanlýþlayamazsýnýz. Bir anda Mesohippus ile günümüz atý ayrý çalýlara yerleþtirilir ve ‘çalýlý model’in zaferi kutlanýr. Aslýnda ‘çalýlý model’, Evrim Teorisi’ni yanlýþlanmaktan koruyan, bulunan yeni fosillere karþý teorinin zor duruma düþmesini engelleyen, her duruma uymayý kolaylaþtýran elastiki bir modeldir. Fakat bilimselliðin ölçütünü, bir teoriyi mümkün olan en açýk biçimde ‘yanlýþlanmaya imkân tanýyacak’ þekilde formüle etmek olarak gören anlayýþ açýsýndan, ‘Evrim Teorisi’nin çalýlý modeli’ bilimselliðin ölçütlerini karþýlayamamaktadýr. Doðrusal merdivenli at sýralamasý ise yanlýþlanmýþ, tarihteki yerini yanlýþ bir model olarak almýþ olsa da kimi kitaplarda hâlâ günümüz atýnýn oluþum hikâyesi olarak yerini korumaktadýr. At-benzeri bir türün; kimi eski türlerin melezi olduðu olasýlýðý, bu türün baðýmsýz oluþtuðu olasýlýðý ve eski bir türün evrim geçirmiþ hali olduðu olasýlýðýndan (at-benzeri canlýlarýn bu üç þýkkýn birleþimiyle oluþtuðu da düþünülebilir) hangisinin doðru olduðunu test edecek bilimsel bir düzeneði kimse sunamamaktadýr. Bilimsel düzeneklerden çok önkabuller, at-benzeri canlýlarýn nasýl oluþtuðuna dair anlatýmlarýn temelini teþkil etmektedir. UÇUÞUN ORTAYA ÇIKIÞI VE FOSÝLLEREðer Evrim Teorisi’ni savunanlarýn iddia ettiði gibi canlýlarýn evrimi yüz milyonlarca yýl boyunca sürdüyse ve milyonlarca canlý türü bu süreçteki ufak aþamalarla oluþtuysa, milyonlarca türün büyük kýsmýnýn, bu ara geçiþleri açýklayabilecek mahiyette olmasý gerekirdi. Örneðin Evrim Teorisi’ne göre, canlýlardaki uçma özelliði dört kere birbirlerinden baðýmsýz olarak evrimleþmiþtir. Bunlardan birincisi böceklerde, ikincisi kuþlarda, üçüncüsü yarasa gibi memelilerde, dördüncüsü pterosaurs gibi yok olan sürüngen türlerindedir. Olasýlýk hesaplarý açýsýndan bir kere bile ortaya çýkmasýnýn açýklanamadýðý uçma gibi bir özelliðin, en az dört kez birbirlerinden baðýmsýz olarak ortaya çýktýðýný savunmak, tesadüfçü Evrim Teorisi açýsýndan çok büyük bir sorundur. Evrim Teorisi’nin savunucularý, bu dört defanýn üçü için hiçbir fosili delil olarak ileri sürememektedirler. Böceklerin uçuþu ile ilgili hiçbir geçiþ formu yoktur, uçan memelilerle ilgili olarak yarasaya geçiþi saðlayan ara formlar mevcut deðildir, yok olan pterosaurslar öncesi bir ara form da bulunmamýþtýr.Bir de, 2006 yýlýnda, daha önceden 50 milyon yýl kadar önce yarasayla uçan ilk türünün ortaya çýktýðý zannedilen memelilerin, 130-160 milyon yýl kadar önce de uçan türlerinin olduðunu gösteren sincaba benzer bir memelinin (yok olan bir tür) fosil bulgularýnýn Çin’de bulunmasýyla, memelilerde uçmanýn ortaya çýkýþý meselesi iyice karýþmýþ ve 80 milyon yýl kadar bir boþluk ortaya çýkývermiþtir. Canlýlarda uçuþun ortaya çýkýþýnda, sadece Archaeopteryx ara form olarak gösterilmektedir; bu ise dört defa ortaya çýktýðý iddia edilen uçuþun, sadece biri ile ilgilidir. Archaeopteryx sadece uçuþun ortaya çýkýþýnýn deðil, belki de bütün fosillerin en ünlülerinden biridir ve ‘evrim ile fosiller’den bahseden hemen hemen her kitapta yer alýr. Archaeopteryx’in kuþ gibi tüylerinin olmasýna karþýlýk, diþleri ve pençeleri gibi özellikleriyle sürüngenlere benzediðinden, sürüngenler ile kuþlar arasýnda ara geçiþ formu olduðu ileri sürülmüþtür. Londra’daki Doða Tarihi Müzesi’nin araþtýrmacýlarýnýn, Archaeopteryx’in kafatasý ve içkulaðý üzerinde X ýþýnlarý aracýlýðýyla yaptýklarý araþtýrmalar da, onun, modern kuþlar gibi uçabilen bir canlý olduðunu desteklemektedir. Bu araþtýrmalarda, Archaeopteryx’in beyninin büyüklüðü, þekli ve hacminin günümüz kargalarýnýnkine benzer olduðu saptanmýþtýr. Içkulak üzerindeki incelemeler de onun rahatlýkla uçabilen bir kuþ olduðunu göstermiþtir. Daha önce deðinildiði gibi fosiller, canlýlarýn kemik yapýsý ve diþleri hakkýnda bilgi verirken (birçok zaman bu yapýlar da tam olarak bulunamaz), yumuþak dokular hakkýnda bilgi verememekte ve de bu yüzden fosiller hakkýnda birbirinden çok farklý yorumlar yapýlabilmektedir. Archaeopteryx’in uçabilen bir canlý olmasý, onun kuþlar gibi bir kalbe, dolaþým ve solunum sistemine sahip olduðunu düþündürmektedir ki, bu yapýlar kuþlarda sürüngenlerden çok farklýdýr. Ayrýca, Archaeopteryx’in yaþadýðý dönemden 75 milyon yýl öncesine ait (225 milyon yýllýk) Protoavis denen bir kuþ türü, Texas’ta, Sankar Chatterjee ve arkadaþlarý tarafýndan bulunmuþtur. Uçuþun kökeni ile ilgili çözülemeyen bir tartýþma ise, uçuþun ‘aðaçlardan aþaðý’ (trees down) mý, yoksa ‘yerden yukarý’ (ground up) mý baþladýðý hakkýndadýr. Her iki yaklaþýmýn da kendisine göre sorunlarý olmakla beraber, yerçekiminin daha az sorun oluþturduðu ‘aðaçlardan aþaðý’ yaklaþýmýn daha çok benimsendiði söylenebilir. Bu iki alternatiften ‘aðaçlardan aþaðý’ yaklaþýmýný benimseyenler, Archaeopteryx’in atasýnýn aðaçlara týrmanan dört ayaklý bir sürüngen olduðunu; ‘yerden yukarý’ yaklaþýmýný benimseyenler ise avýný ön uzuvlarýyla yakalamaya çalýþan iki ayaklý bir sürüngen olduðunu savunurlar. ‘Yerden yukarý’ yaklaþýmýna göre Archaeopteryx’in atasý olmasý beklenen iki ayaklý sürüngenler, Archaeopteryx’ten sonraki fosil tabakalarýnda görünmüþtür. Buna karþýn, aðaca týrmanan dört ayaklý sürüngenler daha önceki fosil tabakalarýnda mevcuttur; bu olgular ‘aðaçlardan aþaðý’ yaklaþýmýný güçlendirmiþtir. Fakat diðer yandan, son yýllarda gittikçe popüler olan, canlýlarý benzerlikleri temelinde sýnýflandýran ‘cladistic sýnýflama’ açýsýndan Archaeopteryx’in atasý iki ayaklý dinozorlardýr (buna göre ise ‘yerden yukarý’ yaklaþýmýn benimsenmesi gerekir). Cladistler sýnýflandýrmalarýný sadece canlýlarýn benzerlikleri temelinde yaptýklarý için ‘yerden yukarý’ yaklaþýmýn sorunlarýna veya hangi canlýnýn fosil tabakalarýnda önce göründüðü sorununa ciddi bir önem atfetmezler. Bu yüzden Archaeopteryx’in atasý olarak, ondan on milyonlarca yýl sonra yaþamýþ olan kuþa-benzer dinozorlarý göstermekte bir sorun görmemiþlerdir. ÝNSANIN KÖKENÝ VE FOSÝLLERBiyolojik ya da fiziksel antropoloji, insanýn zaman ve mekan içindeki çeþitliliðini incelerken, bir alt ilgi alaný olan paleoantropoloji ise fosil kayýtlarýna dayanarak insanýn kökeni konusunu ele alýr.Fosil bulgularda bulunan Australopithecus türleri ve Homo erectus gibi türler, kimi evrimci fosilbilimcilerce insanlýðýn atasý olarak gösteriliyorken, Allan Wilson ve Vincent Sarih’in ‘insan soyu’ ile ilgili çalýþmalarda moleküler yaklaþýmý öne çýkarmalarý ve mutasyonlarýn düzenli bir hýzda gerçekleþtiði önkabulüne dayanan ‘moleküler saat’ hipotezi ise yeni sorunlarý beraberinde getirmiþtir. Evrim Teorisi’nin tesadüfçü yaklaþýmý mutasyonlarý rastgele oluþan deðiþimler olarak deðerlendirir; bu anlayýþla mutasyonlarýn düzenli bir hýzda gerçekleþtiði anlayýþý arasýnda açýk bir çeliþki vardýr. Bu çeliþki yüzünden birçok kiþi ‘moleküler saat’ yaklaþýmýna soðuk bakmýþtýr, fakat tesadüfçü mutasyonlarla ‘moleküler saat’ yaklaþýmýný, bu çeliþkiye raðmen beraber kabul edenler de olmuþtur. ‘Moleküler saat’ yaklaþýmýyla varýlan sonuçlar ile fosillere dayalý sonuçlar arasýnda çýkan farklýlýklar yeni tartýþmalarýn kaynaðý olmuþtur. 1970’li yýllarda insansýlarýn (Hominidae) 15 milyon yýl kadar önce ortaya çýktýðý, Ramapithecus’un fosil kalýntýlarýna dayanýlarak savunuluyordu. Ama ‘moleküler saat’ yaklaþýmýný benimseyenler, ilk Hominidae’nin 5 milyon yýl önce ortaya çýkmýþ olmasý gerektiðini savundular. 1976 yýlýnda Pilbeam’ýn, Pakistan’daki araþtýrma ekibi, bir Ramapithecus alt çene fosili buldu. Bu fosilin deðerlendirilmesi sonucu 1932 tarihli ilk çene kurgusunun (reconstruction) yanlýþ olduðu anlaþýldý. Bu örnek de Evrim Teorisi’ne olan inancýn, fosilleri yorumlama þeklini öncelediðinin ve etkilediðinin bir göstergesidir. Yeni bulgularýn Ramapithecus’un insansýlar kategorisinden çýkarýlmasýný gerektirdiði bir dönemde, diðer fosiller ve Ramapithecus’un daha önce farklý kurgulanan diþleri öyle bir yorumlanmýþtýr ki; Ramapithecus, soy aðacýnda doðrudan insanýn atasý olan eski yerinden yeni bir dala nakledilmiþtir. Ünlü paleoantropoloji yazarý Roger Lewin kuramsal önyargýlarýn, kanýtlarýn yorumlanýþýna tüm bilim dallarýnda gölge düþürebileceðini, ama buna özellikle paleoantropoloji alanýnda sýklýkla tanýk olunduðunu belirtir. Kýrk yýl boyunca -daha önce deðinilen- Piltdown adamý ile ilgili sahtekârlýðýn anlaþýlmasýný engelleyen de kuramsal önyargýlar olmuþtur. Paleoantropolojide çoðu zaman kemiklere ve diþlere dayalý çýkarýmlar yapýlmaktadýr. Insanýn en ayýrt edici yönünü ifade eden diline, törenlerine, davranýþ þekillerine dair kalýntýlar bulmak mümkün olmadýðý gibi; beyin ve karaciðer gibi, kemikler ve diþlerden daha önemli olan yumuþak organlarýn fosilini de bulmak mümkün deðildir. Bu geniþ boþluk ise paleoantropolojideki kuramsal önyargýlara daha çok dikkat edilmesini gerektirmektedir. Sonradan domuz diþi olduðu anlaþýlan tek bir diþe dayanýlarak, hayali Nebraska adamýnýn; maymun-insan arasý bir form olarak sunulup, birçok resmiyle ve günlük yaþantýsýyla birçok yayýnda halka tanýtýldýðýný trajikomik bir örnek olarak anýmsayabiliriz. Sonuçta ‘insan soyu’na dair anlatýmlarýn asýl temeli hâkim olan paradigmadýr; bu paradigma, fosillerin yorumunu belirlemekte ve yüz binlerce yýl öncesine dair çizim ve hikâyeleri þekillendirmektedir. Fosil bulgularýn, yumuþak organlarý ihtiva etmemesinin yanýnda, birçok zaman kafatasý, kemik ve diþ gibi organlarýn çoðunun da eksik olmasý yüzünden, az bir parça bulgu ile canlýnýn bütünü hakkýnda çýkarým yapýlmak zorunda kalýnmasý birçok soruna yol açmaktadýr. Örneðin ünlü bir fosil olan ‘Kafatasý-1470’i tarif eden paleoantropologlar, bu kafatasýnýn çenesini kaldýrýp yüzünü uzatabileceðimiz gibi, çeneyi içeri sokup yüzü kýsaltabileceðimizi de söylerler… Ayný kafatasý ile ayný türe ait olduðu düþünülen bazý kemikleri, dört sanatçýya veren National Geographic dergisi, bu sanatçýlardan, bu canlýyý gösteren diþi bir figür yapmalarýný istedi. Dört sanatçýnýn her biri birbirleriyle alakasýz çizimler yaptýlar. Biri modern Afro-Amerikan görünümlü bir kadýn, biri alýnsýz ve dinozor çeneli bir yaratýk, birisi goril kollu sýska bir diþi, birisi ise vücudu kýllý, aðaca týrmanan bir canlý çizdi. Nature dergisinin bilim baþyazarý Henry Gee, karamsar bir þekilde þu yorumu yapmýþtýr: “Fosiller nüfus kâðýtlarýyla gömülmezler. Fosilleri ayýran zaman sürecinin uzunluðu, onlar hakkýnda ata ve soy yoluyla bir þey söylememize imkân tanýmaz… Insan evrimine dair tüm kanýtlar küçük bir kutuya sýðabilir… Mevcut evrim þemasý, olgudan sonra yaratýlmýþ, tamamen insan ürünü olup, insani önyargýlarla þekillendirilmiþtir… Bir fosil dizisinin, bir nesli temsil ettiðine dair iddia, bilimsel bir hipotez deðil, çocuk uyutmak için anlatýlan; masal deðerinde, eðlenceli, hatta öðretici olabilen, fakat bilimsel olmayan bir niteliktedir.” Ýnsanýn kökenine dair tartýþmalarýn en çok odaklandýðý konularýn biri; insanýn hayvanlardan mahiyet olarak mý, derece olarak mý farklý olduðudur. Bu tartýþma açýsýndan ise insanýn dil kullanma ve matematiksel düþünme yeteneði gibi özellikleri; dik yürüme, belli þekildeki azý diþleri veya baþ parmaðý gibi özelliklerden çok daha önemlidir. Ýnsanýn doðuþtan ‘dil öðrenecek yetenekte’ doðduðunu gösteren çalýþmalar, insanla maymunumsular arasýndaki uçurumu iyice açmýþtýr. Böylesi bir yeteneðe benzerlikte yakýn olan, ne yaþayan maymunumsulardan bir ara form, ne de fosillere dayanarak bir ara form göstermek mümkündür. Bu farklýlýk ister bir derece farký, ister mahiyet farký olsun; dil kullanma becerisi ve matematiksel düþünme yeteneði gibi zihinsel özelliklerde, insanýn bir sýçrama olduðu, bu özelliklerin ‘tesadüfi küçük mutasyonlar’ ile açýklanamayacaðý görünmektedir. ‘Mahiyet farký-derece farký’ tartýþmasýna, dinler açýsýndan da özel önem verildiði için, bu konuyu kitabýn son bölümü olan 5. bölümde inceleyeceðim. FOSÝL-OLASILIK ÝKÝLEMÝ VE KESÝNTÝLÝ DENGE KURAMIEvrim Teorisi’nin ortaya konduðu dönemin baþýndan itibaren Huxley’le ve daha sonra baþkalarýnca da ortaya konan sýçramacý modellere, özellikle ateist-evrimciler tarafýndan ciddi itirazlar gelmiþtir. Sýçramacý modeller özellikle fosil kayýtlarýnýn eksiklikleri yüzünden ileri sürülmüþtü; sýçramalý bir þekilde türler deðiþiyorsa, bu kadar çabuk deðiþen türlerin deðiþimini belgeleyen fosilleri bulmak zordu. Richard Dawkins, büyük deðiþikliklerle evrimin oluþtuðunu savunanlarýn, Fred Hoyle’nin benzettiði gibi, ‘hurdalýkta esen bir kasýrganýn Boing 747 uçaðýný yapmýþ olabileceðine’ benzer bir görüþü savunduklarýný söyler. Bu tarz deðiþimlerin olasýlýk açýsýndan imkânsýz olduðunu vurgular.Yakýn dönemde fosil kayýtlarýndaki bu boþluklarý açýklamak için ünlü evrimci biyolog ve fosilbilimciler Niles Eldredge ve Stephen Jay Gould ‘kesintili denge’ (punctuated equilibrium) kuramýný ortaya attýlar. Ateist-Darwincilik ara geçiþ formlarýnýn fosillerinin eksikliði ve kompleks organlarýn bir anda ortaya çýkmasýnýn olasýlýksal imkânsýzlýðý arasýnda bir ikileme düþmüþtür. Ben bu ikileme ‘fosil-olasýlýk ikilemi’ diyorum. Darwin, ‘fosil-olasýlýk ikilemi’nde, Huxley’in fosil sorununu çözmeye öncelik veren sýçramalý yaklaþýmýna karþý olasýlýk sorununun çözümüne öncelik vermiþti. Yeni-Darwincilerin ana doðrultusu, bu ikilemde Darwinci çözüme aðýrlýk verirken; fosilbilimci Gould, Huxleyci görüþe yaklaþmýþtýr. Darwin, fosillerdeki eksikliði araþtýrmalarýn yetersizliðine dayanan bir savunmayla karþýlamaya çalýþmýþtý. ‘Kesintili denge’ kuramý fosil sorununu çözmeye aðýrlýk verdiði için olasýlýk sorunu ile karþý karþýyadýr. Kitabýn 4. bölümünde tek bir proteinin oluþumunu izah etmeye tüm evrendeki maddenin, tüm evren-zamaný boyunca yaptýðý bileþimlerin bile yetmeyeceðini göstereceðim. Oysa ‘kesintili denge’ kuramýnda yeni bir proteinin oluþumu þu þekilde açýklanacaktýr: “Uzayýn çok küçük bir bölümü olan Dünya’nýn, küçük bir izole alanýnda, zaman olarak küçük bir dilimde, küçük bir toplumun genlerinde oluþan deðiþimlerle yeni protein ortaya çýkmýþtýr.” Çok daha geniþ bir alanda ve zamanda olasýlýk olarak oluþumu izah edilemeyen yapýlarý, çok daha dar bir alanda ve zamanda, hem de canlýlarýn üreme hücrelerindeki DNA’lar gibi çok hassas yapýlar üzerinde oluþan rastgele deðiþimlerle açýklamak mümkün deðildir. Sonuçta türler arasý geçiþe dair ara fosil formlarýnýn, dar bir alanda hýzlý geçiþlerle evrim olduysa bulunmamasý elbette daha normal karþýlanacaktýr. Ama terazinin öbür tarafýný bu yaklaþým iyice havaya kaldýrýr: Olasýlýk sorunu havadadýr. ‘Kesintili denge’ ile ilgili tartýþmalar özellikle birçok ateist Yeni-Darwinciyi rahatsýz etmiþtir. (Aslýnda bu kuramý ortaya koyanlarýn ve savunanlarýn çoðunun da teizm ile bir iliþiði yoktur.) Ateist kanadýn sözcüsü gibi hareket eden Richard Dawkins rahatsýzlýðýný þu satýrlarýnda dýþa vurmaktadýr: “Eldredge ve Gould derinden yüzeyseller. Sanatsal, edebi bir tavýrla çok etkileyici konuþuyorlar, ama ciddi bir evrim anlayýþý yerleþtirecek hiçbir þey yapmýyorlar ve günümüz yaratýlýþçýlarýna, Amerikan eðitimi ve ders kitabý basýmýný altüst etme amacýyla yaptýklarý rahatsýz edecek denli baþarýlý mücadelelerinde düzmece bir yardým ve rahatlýk saðlayabiliyorlar.” ‘Kesintili denge’ kuramýnýn hangi ihtiyaçtan ortaya çýktýðýný incelediðimizde, fosil sorununun Evrim Teorisi açýsýndan önemi ortaya çýkmaktadýr. Bu kuram, fosillerle ara geçiþ formlarýný ortaya koymaktaki yetersizliklerden dolayý ortaya atýlmýþtýr. KAMBRÝYEN PATLAMASI VE EDIACARA FAUNASIDarwinci Evrim Teorisi’nin en genel anlatýmýna göre baþta tek hücreli bir canlý oluþmuþ, canlýlar önce türlere, sonra cinslere, sonra familyalara, sonra takýmlara, sonra sýnýflara, sonra filumlara ayrýlmýþlardýr. Yüz milyonlarca yýl süren bu ayrýþmadaki safhalar hep yavaþ yavaþ aþýlmýþtýr. Fosil bulgulardan beklenen de bu yavaþ yavaþ ayrýþmayý doðrulayan, ‘Darwinci soy aðacý’ný destekleyen delilleri sunmasý olmuþtur. Oysa Kambriyen Patlamasý ve Ediacara Faunasý evrimci beklentilerle en zýt olgularý oluþturmaktadýr. Prekambriyen (Kambriyen öncesi dönem) dönemde 3 milyar yýl kadar sadece bakterilerin ve mavi-yeþil alglerin hüküm sürdüðünü fosil kayýtlarý söylemektedir. Oysa Kambriyen dönemine gelindiðinde (530 milyon yýl kadar öncesi), bir sürü birbirinden farklý çok hücreli canlý, aniden, fosil kayýtlarýnda kendini gösterir. Içinde sýnýf, takým, familya, cins ve türü barýndýran filumlarýn yarýsýndan fazlasý bu dönemde ortaya çýkmýþtýr. Yirmi bin gözlü ‘trilobit’ de beþ gözlü ‘opabinia’ da hep bu dönemde, aniden, fosil kayýtlarýnda gözükmüþlerdir. Darwincilerin fosillerden bekledikleri, fosillerin ‘aþaðýdan-yukarýya’ bir evrimi göstermesiydi. Buna göre, türler ancak yüz milyonlarca yýl içerisinde sýnýflara ve filumlara ayrýlmalýydý. Oysa fosil bulgular, Kambriyen’de, bir anda, filumlarýn ortaya çýktýðýný göstermiþtir. Bu da ‘aþaðýsý’ olmadan ‘yukarý’nýn ortaya çýkmýþ olmasýdýr ki evrimci beklentilere tamamen zýttýr.Darwin de Kambriyen dönemde birçok canlýnýn aniden gözükmesiyle ilgili sorunun farkýndaydý. O, teorisinin gerektirdiði gibi, bu dönemden önce binlerce çok hücreli canlý olduðuna inanmaktan vazgeçmedi ve bu olguyu fosil kayýtlarýndaki ve araþtýrmalarýndaki yetersizliklerle açýkladý. Darwin’in döneminde bugüne kadarki fosil araþtýrmalarýnýn % 1’inden azýnýn yapýldýðýný düþünürsek, bu mazaret, o dönem için yerinde gözükmektedir. Fakat günümüze kadar yapýlan araþtýrmalar, ‘Kambriyen Patlamasý’ný -yanlýþlamak bir yana- desteklemiþtir. 1909’da Charles Doolittle Walcott’un, Burgess Shale’de bulduðu fosiller, 1980’lerde Sirius Passet ve Chengjiang’da bulunan fosiller, Kambriyen dönemde, bir anda birçok canlý türünün ortaya çýktýðýný desteklemektedir. Artýk, fosil araþtýrmalarýnýn yetersizliði bir mazeret olarak ileri sürülemez. Kambriyen Patlamasý yeni araþtýrmalarla destek kazanmýþtýr, fakat bu dönemden önce Darwinci yaklaþýma göre olmasý gereken ara formlar, bu kadar çok yapýlan kazýya raðmen bulunamamýþtýr. Bu fosillerin bulunamamasý, artýk eksik araþtýrmaya baðlanamayacaðý gibi, Kambriyen dönemden önceki fosillerin ‘tortu býrakmamasý’ gibi Darwin tarafýndan ileri sürülen sebeplere de baðlanamaz. Nitekim Kambriyen Patlamasý’ndan önceki üç milyar yýl boyunca Dünya’da hüküm sürmüþ yegâne canlý olan tek hücreli bakterilerin ve mavi-yeþil alglerin fosilleri bulunmuþtur. Birçok ünlü fosilbilimcinin de söylediði gibi elimizdeki fosil kayýtlarý önemli ölçüde güvenilirdir. Bir aralar Ediacara Faunasý’ndaki canlýlarýn, Kambriyen dönemde ortaya çýkan canlýlarýn atasý olabileceði düþünüldü. 1947’de, Avustralya’da, R. C. Sprigg tarafýndan Ediacara Faunasý bulundu. Burada Kambriyen Patlamasý’ndan 40 milyon yýl kadar önce (Prekambriyen dönemin sonlarýnda) çok hücreli canlýlar bulundu. Fakat fosilbilimcilerin de dikkat çektiði gibi, Ediacara Faunasý’nýn canlýlarý Kambriyen canlýlarýndan o kadar farklýdýr ki, Ediacara Faunasý’nýn ve Kambriyen çeþitliliðin ortaya çýkýþý ‘fosil-olasýlýk ikilemi’ açýsýndan en büyük soruna sebep olmaktadýr. Her þeyden önce fosillerden gelen bilgiler, tevil edilemeyecek kadar açýk bir þekilde çok hücrelilerin aniden ortaya çýkýþýný göstermektedir. Darwin’in, klasik, uzun dönemde yavaþ geliþimi savunan çizgisini devam ettiren ve olasýlýk sorununun çözümüne aðýrlýk veren bilim insanlarý bile bu olguyu reddede-memektedirler. Kýsa dönemde ortaya çýkan tüm bu canlýlardaki proteinler hücre içinde yeni fonksiyonlarý gerçekleþtirecek þekilde organize olmuþlardýr, yeni hücreler ise yeni doku, organ ve beden bölümleri olarak organize olmuþlardýr. Yeni bedenler, hiyerarþik olarak organize olmuþ, her vücut bölümü kendi fonksiyonlarýný üstlenerek bedenin bir parçasý olmuþtur. Sonuçta, Kambriyen Patlamasý ve Ediacara Faunasý ile birçok yeni vücut tasarýmý ortaya çýkmýþtýr ve birçok ‘özelleþmiþ kompleks’ beden bölümlerinden oluþan bu tasarýmlar, ‘belirlenmiþ kompleks bilgileri’ gerektirirler ki bunun da bir açýklamasýnýn yapýlmasý gerekir. Kambriyen Patlamasý ve Ediacara Faunasý’nýn ‘küçük aþamalarla canlýlarýn oluþumunu açýklayan Evrim Teorisi’ne açtýðý sorunlar beþ maddede özetlenebilir: 1- Çok hücreli canlýlýðýn aniden ortaya çýkýþý. 2- Çok büyük bir çeþitliliðin aniden ortaya çýkýþý. 3- Evrimci ‘aþaðýdan-yukarý’ beklentinin aksine birçok filumun aniden ortaya çýkýþý. 4- Dünya tarihinin bu kadar dar bir aralýðýnda, mikro düzeyde ortaya çýkan on binlerce protein gibi yapýnýn tesadüfi oluþumunu açýklamanýn olasýlýksal imkânsýzlýðý. 5- Dünya tarihinin bu kadar dar bir aralýðýnda, makro düzeyde ortaya çýkan özelleþmiþ organlarýyla beden planlarýný açýklamanýn olasýlýksal imkânsýzlýðý. Türlerin bilinçli bir þekilde baðýmsýz yaratýldýklarý veya evrimin bilinçli bir þekilde yaratýlan bir süreç olduðu görüþü, Kambriyen Patlamasý’ný ve Ediacara Faunasý’ný açýklamakta zorluk çekmez. Çünkü bilinçle ve kudretle oluþturulmuþ bir yaratýlýþý savunanlar için, türlerin aniden ortaya çýkýþlarý -ister evrimle, ister baðýmsýz yaratýlýþla olsun- sorun deðildir. Bilinçli, kudret sahibi, olaylara hâkim bir Güç’ün tasarladýðý süreçlerde olasýlýk sorunu olmaz. Bir zarýn milyon kere üst üste tesadüfen altý gelmesi olasýlýk olarak hemen hemen imkânsýzdýr; fakat bilinçle, zarlarý altý olarak koyabilen biri için olasýlýk sorunu olmaz. Bu yüzden, bahsedilen beþ maddedeki sorun sadece dýþ bir Güç’ün müdahalesini kabul etmeden, tesadüfi bir evrimi savunanlar için geçerlidir. Asýl sorun evrimin olup-olmadýðý deðildir; asýl sorun, canlýlarýn tesadüfen mi oluþtuklarý, bilinçli bir þekilde mi yaratýldýklarýdýr. EVRÝM TEORÝSÝ OLMADAN BÝLÝM OLUR MU?Dobzhansky, Evrim Teorisi olmadan biyoloji bilimindeki hiçbir þeyin anlam ifade etmeyeceðini söylemiþtir.Evrim Teorisi gözlenemeyen bir sürece dayandýðý için, mevcut türler hakkýndaki bilgilerin bu teoriye dayanmasýna olanak da yoktur. Bir veterinerin, kuþun kanadý kýrýlýrsa uygulayacaðý tedavinin veya bir doktorun, insanýn kalp bölgesinde yapacaðý ameliyatýn, bu teoriye inanmasýndan veya inanmamasýndan kaynaklanan bir farklýlýðý olmayacaktýr. Evrim Teorisi’nin doðruluðuna inanç, doðal seleksiyonun türlerin yok olmasýnda en önemli mekanizma olduðu ve mutasyonlar ile coðrafi izolasyonun türlerin deðiþiminde çok önemli olduðu hususlarýný kabul etmek için bile zaruri deðildir. Bir biyolog, tüm bunlarýn önemini kabul etmesine karþýlýk, bunlarýn, canlýlardaki özelliklerin ortaya çýkýþýný açýklamada yetersiz olduðunu düþünebilir. Nitekim günümüzdeki, Evrim Teorisi’ni reddeden veya bilimsel yetersizliðini savunan bilim insanlarýnýn hemen hepsi; doðal seleksiyon, mutasyon ve coðrafi izolasyonun canlýlar dünyasýndaki önemini kabul etmektedirler. Evrim Teorisi’nin ortaya koyamadýðý bilimsel yasalara karþý, ‘insan türünün her bireyinin kan dolaþýmýnýn kalple saðlandýðý’þeklinde, her bir insan için mutlak bir biyolojik yargýnýn veya ‘insan türünün bireylerinde kalbin genelde solda olduðuna (bazen saðda olabilir)’ dair olasýlýksal bir biyolojik yargýnýn varlýðý ileri sürülebilir. Bu yargýlar, fiziðin yasalarý gibi, örneðin çekim gücü yasasý veya hareket yasalarý gibi bütün evrene ait yasalar deðildir. Biyolojinin incelediði canlýlar, salt bu dünyaya ait olduðu için bu tarzda evrensel bir biyoloji yasasý mümkün deðildir. J.C. Smart, bir yasanýn, uzay ve zamanla sýnýrlandýrýlmamýþ olmasý gerektiðini, bu yüzden biyolojide hiçbir yasanýn bulunmadýðýný söylemiþtir. Evrim Teorisi’ni apriori olarak doðru kabul edip tümdengelim kaynaðý yapmadan da canlýlarýn sýnýflamasý gibi birçok bilimsel çalýþma gerçekleþtirilebilir. Darwin’den önce birçok ünlü biyolog canlýlarý homoloji temelinde, ama evrimi öngörmeden sýnýflandýrmýþlardý. 1980’li yýllardan itibaren ön plana çýkan ‘cladism’in canlýlar sýnýflandýrmasýnda da fosilbilimden gelen bilgiler göz önünde bulundurulmadan canlýlar sýnýflandýrýlmasý yapýlmaktadýr. Cladism, Wilma George tarafýndan ‘evrim-dýþý sýnýflandýrma’ olarak nitelendirilmiþtir. Cladism, Aristoteles’ten beri canlýlar sýnýflamasýna hâkim olan, canlýlarý birbirinin devamý olarak algýlamayan yaklaþýmý esas almýþtýr. Evrim Teorisi’nin bir teorinin doðru kabul edilmesi için gerekli bilimselliðin birçok kriterini karþýlayamadýðý, bu bölümün baþýndan buraya dek ayrýntýlýca gösterildi. Bu, Dobzhansky’nin dediði gibi bütün biyolojinin anlamsýzlaþacaðý anlamýna gelmez, sadece ‘doða tarihi’ üzerine bilgimizin çok sýnýrlý olduðunu kabul etmemiz gerektiði anlamýna gelir. ‘Biyoloji’ canlýlar üzerine bir çalýþmadýr; ‘Evrim Teorisi’ ise bu canlýlarýn kökeni ve tarihi ile ilgilidir. Biyoloji biliminin birçok verisi, gözlem ve deney destekli olmasýna karþýn, Evrim Teorisi’nin bu tarz dayanaklarý yoktur. Canlýlar sýnýflamasý, morfoloji, ekoloji gibi çalýþma alanlarý için; canlýlarýn kendi aralarýnda ve çevreleriyle sabit ve istikrarlý iliþkileri ‘canlýlarýn tarihi’ne iliþkin bilgilerden çok daha deðerlidir. Evrim Teorisi, ancak ‘doðanýn müdahaleye kapalý olduðu’na dair (natüralizm: doðacýlýk) apriori bir inancý merkeze alma durumunda en iyi açýklama olarak gözükmektedir. (Bu inancýn tutarlý olup olmadýðýnýn deðerlendirmesini bundan sonraki bölümde yapacaðým.) Bu apriori inancý bir kenara býraktýðýmýzda, türlerin ayrý ayrý yaratýldýklarý veya türlerin birbirlerinden evrimleþtikleri veya bazý kökensel türlerin yaratýldýklarý ve diðer türlerin bunlardan evrimleþtikleri iddialarýndan hangisinin doðru olduðunu belirleyecek objektif bilimsel verilere sahip deðiliz. Canlýlardaki benzerlikler; Tanrý’nýn zihnindeki plan, canlýlarýn ayný hammaddeden (topraktan) yaratýlmasý, ayný dünyadaki ayný çevreye tepki vermeleri gibi ortaklýklarýn temelinde de anlaþýlabilir ve anlaþýlmýþtýr. Tüm bunlardan anlaþýlan odur ki, birçok kiþi olgulardan yola kalkýp ontoloji oluþturmamakta, ontolojide sahip olunan inanca uygun olarak olgularý yorumlamaktadýrlar. ‘Doðanýn içinde kalma’yý felsefî bir ilke olarak benimseyen natüralist-materyalist bir ontoloji sahibinin, Evrim Teorisi’ne inanmak dýþýnda görünür hiçbir çaresi yokken; Tanrý’nýn merkezde yer aldýðý bir ontolojiyi benimseyen biri, ‘Tanrý için her þey mümkündür’ ilkesince, Evrim Teorisi’ni de türlerin baðýmsýz yaratýlýþýný da kabul edebilir. Tanrý merkezli ontoloji, Evrim Teorisi dýþýnda da imkânlarý mümkün kýldýðý için, ‘sadece doðanýn içinde kalmak’ gibi apriori bir ilkeyi benimsememek yüzünden, teistlerin tavrý, ateistlerinkinden farklý olacaktýr. Aslýnda teist ontolojinin sunduðu alternatif imkânlar, bir teistin daha objektif bir þekilde Evrim Teorisi’ne yaklaþmasýný saðlayabilir. Çünkü teist, Tanrý merkezli ontolojisini Evrim Teorisi ile uzlaþtýrabilir, oysa günümüz biyolojisinin ‘kendiliðinden türeme’ ile türlerin oluþamayacaðýný göstermesinden sonra; bir ateistin, türlerin birbirlerinden baðýmsýz oluþumunu, ontolojisini deðiþtirmeden kabul etmesi mantýken mümkün deðildir. Bu yüzden Richard Dawkins, ancak Evrim Teorisi ile rasyonel bir ateizmin mümkün olabildiðini söylemiþtir. Fakat bir teist için bunun tam tersi, yani türlerin baðýmsýz yaratýlýþýnýn kabulü, mutlak bir ihtiyaç deðildir. Tanrý’ya inancý olan kiþilerin Evrim Teorisi’ni reddetmek zorunda olduðu iddiasý, tamamen yanlýþ bir görüþtür. Bu konu kitabýn son bölümü olan 5. bölümde iþlenecektir. Newton’un kozmolojisi kurulduðunda hala bilimsel bir kozmogoni (evrenin kökenine dair bir teori) mevcut deðildi. Kant ve Laplace ile baþlayan giriþimlerden epey sonra, ancak 1920’li yýllardan itibaren, Big Bang Teorisi ile bilimsel bir kozmogoni ortaya çýktý. Kökene dair bilimsel teorilerin kendilerine has zorluklarý vardýr. Biyolojinin kendine has zorluklarýyla bu sorunun birleþmesi, canlýlarýn kökeni ve tarihi (biyogoni) konusundaki bilimsel bilgilerimizin yetersizliðinin nedeni olarak gösterilebilir. Olmasý gereken bilimsel yaklaþým -belli konularýn açýklamasýnda açýk kalmasýn diye- bilimsel kriterleri karþýlamayan bir teoriyi mutlak gerçek olarak sunmak deðildir. Biyolojide -diðer bilimlerde de olduðu gibi- bir teorinin doðru kabul edilmesindeki kriter, belli ‘metafizik kanaatler’e (natüralizm gibi) uygunluðu deðil, bilimsel kriterleri karþýlayýp objektif delillerle desteklenmesi olmalýdýr. Bilimsel açýdan en dürüst yaklaþým, canlýlarýn kökenine ve tarihine dair bilgilerimizin yetersizliðini kabul etmektir. |
digg this /
add to del.icio.us /
stumble it /
Reddit it /
Sphere It /
Slashdot It!
Copyright © 2010 Caner Taslaman