|
EVRÝM TEORÝSÝ’NÝN ORTAYA KONMASI BÖLÜM TANITIMIDaha önceki bölümde incelenen, ‘tasarým delili’, ‘mekanist yaklaþým-gayesellik’ veya ‘türlerin ontolojik gerçekliði’ konularý hakkýnda yapýlan bilimsel ve felsefî tartýþmalar, Evrim Teorisi ortaya konduktan sonra yeni bir boyut kazanmýþtýr. Bu bölümde 19. yüzyýlýn baþýndan baþlayarak Evrim Teorisi’nin ortaya konmasý ve evrimi ele alýnacaktýr. Ayný zamanda Evrim Teorisi’nin oluþmasýnda ve kabulünde rol oynayan paradigma; örneðin pozitivizmin felsefî görüþ olarak etkisinin yaygýnlaþmasý ve sosyolojik, ekonomik deðiþimlerin oluþturduðu çerçeve irdelenecektir. Kitap boyunca ele alýnacak konularýn iyice kavranmasý için hem Evrim Teorisi’nin evrimini hem de bu teorinin oluþumuna ve kabulüne etki eden ve ayný zamanda bu teoriden etkilenen paradigmayý beraberce göstermeye çalýþacaðým. Bu bölümde Evrim Teorisi’ni tanýtmaya çalýþýrken, bu teorinin ortaya koyduðu delil ve argümanlarýnýn ayrýntýlýca irdelenmesini ise bir sonraki bölüme býrakacaðým.Bu bölümde cevabýný bulabileceðiniz bazý sorular þunlardýr: Lamarck’ýn ve Darwin’in Evrim Teorileri arasýndaki farklar nelerdir? Yerbilimindeki görüþler ile Evrim Teorisi arasýndaki baðlantý nasýldýr? Iktisat teorilerinin Evrim Teorisi’nin ortaya konuþundaki etkisi ne þekilde olmuþtur? Darwin nasýl bir hayat yaþamýþtýr? Evrim Teorisi’nin temel iddialarý nelerdir? Yeni-Darwinizm ile ne deðiþmiþtir? Lyell, Huxley, Wallace ve Spencer gibi bilim insaný ve düþünürlerin Evrim Teorisi’nin oluþma sürecindeki katkýlarý nelerdir? Evrim Teorisi’nin ortaya konmasýný etkileyen ve ondan etkilenen paradigma nasýldýr? LAMARCK’IN EVRÝM TEORÝSÝ‘Lamarck’ýn (1744-1829) Evrim Teorisi’ denince akla gelen ile günümüzde ‘Evrim Teorisi’ denilince anlaþýlan arasýnda çok ciddi farklar bulunmaktadýr. Türlerin birbirlerinden deðiþerek oluþtuklarýný söyleyen detaylý bir biyolojik teoriyi ilk olarak ortaya koyma ayrýcalýðý Lamarck’a aittir. O, uzun yýllar Linnaeus’u takip ederek türlerin sabitliði fikrini savundu.Lamarck, evrim sürecinin yavaþ aþamalarla gerçekleþtiðini ve birçok nesil geçtikten sonra yepyeni bir türün oluþtuðunu söyledi. Fosiller üzerinde çalýþmalar arttýkça birçok türün yok olduðu anlaþýldý. Linnaeus’un etkisinde olan 18. yüzyýlda bu sonuç kabul edilemezdi; çünkü Linnaeus’un yaklaþýmýnýn da etkisiyle türlerin baþlangýçtaki þekil ve sayýlarýný koruduklarýna inanýlýyordu. Lamarck’ýn çözüm önerisi; mevcut türlerin, yok olan türlerin evrimleþmiþ hali olduðunu savunmaktý. Lamarck’ýn sisteminde ‘Evrim Teorisi’, ‘Tanrý’nýn hikmeti’ ile özdeþleþtirilmiþti. Burada, türlerin yok olmasýnýn Tanrý’nýn hikmetine aykýrý görülmesinin sebeplerinin ne olduðu sorulabilir. Birinci sebebin, canlýlarýn varlýðýnýn sadece insanlara hizmet olduðunun zannedilmesi þeklindeki yanýlgý olduðu söylenebilir; yok olan türlerin insanlara bir yararý olamayacaðýna göre, bu türlerin varlýðý Tanrý’nýn hikmetine aykýrý bulunuyordu. Her þeyin insan için yaratýlmýþ olduðuna dair hatalý inanç, Tanrýsal hikmet adýna yanlýþ anlayýþlarýn oluþmasýna yol açmýþtýr. Astronomideki Aristoteles-Ptolemaious sistemi ile biyolojideki Linnaeus’un sistemleri, bu yanlýþ önkabulden dolayý yanlýþ sonuçlara varan sistemlerin en önemlileridirler. Evrensel oluþumlarý sýrf ‘insana hizmet gayesi’ ile sýnýrlamak Tanrýsal hikmeti sýnýrlamak deðil midir? Ikinci sebep, Aristoteles’ten beri gelen ‘varlýk skalasý’ fikri idi. Eðer bazý türler yok olmuþsa ‘varlýk merdivenleri’nde eksiklikler olacaðý ve bunun Tanrý’nýn mükemmel yaratýþý ile uyuþmayacaðý düþünülüyordu. Hatýrlanacaðý gibi, ‘varlýk skalasý’ anlayýþýnda, her tür baþka iki türün arasýnda yer alýr, türler arasý uçurumlar yoktur ve türler hiyerarþik bir sýralanmayla ‘varlýk merdivenleri’nde belirli bir yere sahiptirler. Bu anlayýþta eðer bu zincirin tek bir halkasý olan bir tür bile çýkarýlýrsa sistem bozulacaktýr. Bu yüzden hiçbir tür yok olamaz. Böylesi zihinsel bir kurgu, Tanrýsal hikmetle özdeþleþtirilmiþ ve doðadaki varlýksal (ontolojik) yapý ile karýþtýrýlmýþtýr. Bazý türlerin yok olduðunun anlaþýlmasýyla, bu sanal kurgunun sadece filozoflarýn zihinlerinden çýkan bir hayal olduðu ortaya çýkmýþtýr. Sonradan birçoklarýnýn fark edeceði gibi Tanrýsal hikmet ile türlerin yok olmasý arasýnda bir zýtlýk bulmak suni bir sorundur. Tanrý’nýn yaratýþýndaki hikmetleri, insana hizmet veya insanýn gözlemiyle sýnýrlamaktan doðan hatalar yanlýþ yargýlara yol açmýþtýr. Lamarck bu suni soruna çare bulduðunu düþünüyordu. Onun çaðýndaki ünlü muhalifi Cuvier (1768-1833), anatomi ve fosilbiliminde kendi döneminin en yetkin isimlerinden biriydi ve Lamarck’ý, ‘varlýk merdivenleri’nde ilerleme (evrim) olduðunu söyleyen fikirlerinden dolayý eleþtirdi. Canlýlar dünyasýnda ‘hiyerarþik bir skala’ olmadýðýný, canlýlar dünyasýnýn en aþaðýdan en yukarýya dizilmeye uygun olmayacak kadar çok çeþitli olduðunu söyledi. Cuvier’in çaðdaþlarý, onun, Lamarck’ýn Evrim Teorisi’ni geçersiz kýldýðýný düþündüler. Lamarck, canlýlara içkin olan ve onlarý kompleksliðe götüren bir eðilim olduðunu ve bunun, Yaratýcý’nýn canlýlara bahþettiði bir unsur olduðunu söyledi. Lamarck’ýn Evrim Teorisi’nin günümüzde algýlanan þekliyle Evrim Teorisi’nden önemli farklarýndan biri, onun bütün türler için ‘ortak bir ata’yý savunmamýþ olmasýdýr. Buffon ‘kökensel türler’in, diðer türler için ‘ortak bir ata’ olduðunu savunmuþ, fakat evrim fikrini reddettiði için tüm türler için ‘ortak bir ata’yý reddetmiþtir. Lamarck ise kendiliðinden türeyen birçok basit canlý formundan kompleks canlýlarýn ‘farklý evrimsel çizgiler’de oluþumunu öngördüðü için ‘ortak bir ata’ fikrine tamamen yabancýydý. LAMARCK VE SONRADAN KAZANILAN ÖZELLÝKLERÝN AKTARILMASILamarck, çevredeki yavaþ deðiþikliklerin canlýlarda yeni ihtiyaçlar doðurduðunu, bu ihtiyaçlar sonucunda canlýlarýn hareketlerinin bedenlerinde deðiþiklikler oluþturduðunu ve bu deðiþikliklerin sonraki nesillere aktarýldýðýný söyledi: Kullanýlan organlar sinirsel sývýdan daha çok faydalanýp geliþiyor, buna karþýn kullanýlmayan organlar köreliyordu.Mendel’in ve Weismann’ýn çalýþmalarý, Lamarck’ýn Evrim Teorisi’nin kalbi olan ‘sonradan kazanýlan özelliklerin aktarýlmasý’ fikrinin yanlýþlýðýný gösterdi. Weismann ünlü deneyinde, farelerin kuyruklarýný kesti ve birçok nesilde devam ettirdiði bu uygulamanýn farelerde hiçbir deðiþikliðe sebep olmadýðýný gösterdi. Darwin, Lamarck’tan 50 yýl sonra ‘Türlerin Kökeni’ adlý eserini (1859) yazdýktan sonra Lamarckçýlýk, yepyeni formatlarla savunulmaya devam etti. Ancak 20. yüzyýlýn ilk yarýsýnda genetikteki ilerlemeler Yeni-Lamarckçýlýðýn ilerlemesini durdurdu. Darwin’in doðal seleksiyon fikrini rastgele, kör bir mekanizmaymýþ gibi savunanlara karþý Lamarckçýlýk, canlýnýn çevresel faktörlere tepki verdiðini ve kendine içkin özelliklerle evrildiðini savunuyordu ki bu daha ümitvar bir yaklaþýmdý: Hayat, doðanýn içinde cevap veren aktif bir unsurdu, çevresel faktörlere karþý pasif bir konumda deðildi. Bazý Marksistler, Evrim Teorisi’ni birçok yönden destekleseler de ‘doðal seleksiyon’ fikrini kapitalizme yakýn buldular ve ‘güçlünün hayatta kaldýðý’ný söyleyen bu fikre karþý Lamarck’ý desteklediler. Lamarckçý kalýtýmýn delilden yoksunluðuna raðmen uzun süre savunulmasýnýn en önemli nedenlerinden biri ‘doðal seleksiyon’ mekanizmasýnýn karþýlaþtýðý güçlüklerden kaçýnarak Evrim Teorisi’ni savunmak içindir. Bergson ve Spencer gibi ünlü felsefeciler; George Bernard Shaw gibi ünlü bir edebiyatçý; Carl von Nageli, Baldwin, Agassiz, Morgan, Eimer, Cope gibi ünlü bilim insanlarý ve düþünürlerle daha birçok etkili isim Lamarckçýlýktan derinden etkilenmiþtir. ERASMUS DARWINErasmus Darwin (1731-1802), ‘Evrim Teorisi’ ile adý özdeþleþmiþ olan Charles Darwin’in dedesidir ve eserlerinde, torunundan önce canlýlarýn evrim geçirdiðini savunmuþtur. Onun eserleri, kendi döneminde özellikle Alman doða felsefecilerinin ilgisini çekmiþtir. Ama modern zamanlarda, Charles Darwin’in dedesi olmasý onun asýl ilgi çekme sebebi olmuþtur. Erasmus Darwin, Lamarck ile ayný dönemde, hatta ondan birkaç yýl önce, onunkilere çok benzer fikirleri savunmuþtur. O da, Lamarck ve 18. yüzyýlýn birçok düþünürü gibi daha basit olan canlýlarýn ‘kendiliðinden türeme’ yoluyla oluþtuklarýný savunuyordu. Lamarck ile asýl önemli benzerliði, canlýlarýn çevreyle etkileþim sonucunda yeni özellikler kazandýklarýný ve bu özellikleri sonraki nesillere kalýtým yoluyla aktardýklarýný söylemesidir. Erasmus’un 1794 yýlýnda yazdýðý ve en önemli eseri olan ‘Zoonomia’da, ‘sonradan kazanýlan özelliklerin aktarýlmasý’nýn evrimdeki rolüne iliþkin sözlerini Osborn, bu yaklaþýmýn ilk ifade edilmesi olarak göstermektedir.Erasmus’un yaklaþýmýnda, canlýnýn evriminde kendi çabasý önemlidir. Açlýk, susuzluk ve benzeri durumlara karþý gösterilen tepkilerle, zevk ve acý gibi unsurlardan doðan çabalar canlýnýn geliþmesini ve yeni özellikler kazanmasýný saðlar; sonra bunlar yeni nesillere aktarýlýr. Erasmus’un fikirleri, canlýlarýn ortak bir atadan gelmiþ olabileceðini söylemesi açýsýndan önemlidir. O, insanýn maymunla ortak bir atadan gelmiþ olabileceðini de söylemiþtir. Ancak torunu gibi, ortak atadan sonra dallanan soy aðacýndan bahsetmemiþtir. Erasmus Darwin’in, Lamarck ile benzerlikleri dikkat çekicidir ve bu benzerlikler birçok kiþinin aklýna birinin diðerinden alýntý yapýp yapmadýðý sorusunu getirmiþtir. Bu iki bilim adamýnýn hiçbirinin eserinde diðerinden bir bahis yoktur. Konuyu detaylýca inceleyenler, bu iki düþünürün birbirlerinden baðýmsýz bir þekilde ayný fikirlere ulaþtýklarý sonucuna varmýþlardýr. Erasmus, canlýlarýn daha kompleks bir yapýya doðru evrimleþmelerinin, Tanrý tarafýndan canlýlara içkin yaratýlan özelliklerle mümkün olduðunu savunuyordu. AUGUSTE COMTE VE POZÝTÝVÝZMEvrim Teorisi’nin içinde yer aldýðý ve de kabul edilmesinde önemli rolü olan paradigmanýn en önemli unsurlarýndan biri pozitivizmdir. Auguste Comte (1798-1857) pozitivizmin kurucusu ve en ünlü temsilcisidir. Pozitivizm gerek 19. yüzyýlýn gerekse 20. yüzyýlýn en etkili felsefî sistemlerinden birisi olmuþtur.Bu felsefe her türlü metafiziði reddederken, bilimi metafiziðin yerine koymaya çabalar. Comte bilgi teorisindeki yaklaþýmý açýsýndan deneycidir; onun deneyciliði, metafiziði yok etmek için bir araçtýr. Comte’a göre sadece olgularý tasvir edebiliriz, ama doðal teologlarýn yaptýðý gibi bu olgulardan Tanrý’nýn varlýðýný çýkarsayamayýz veya eriþilmez olan gayeci nedenlerle olgularý açýklayamayýz. Hegel ve Comte gibi felsefelerinde ‘evrim’ kavramýný merkeze oturtan iki düþünür canlýlarýn evrim geçirdiðini hiç düþünmemiþlerdir. 19. yüzyýlda evrim kavramý, hem Hegel, hem Comte, hem Marx ile felsefede yaygýnlýk kazandý hem de sanayi devrimi ve bilimsel ilerleme ile zihinlerde sürekli ilerleme ve geliþme fikri yerleþti. Evrim Teorisi zihinlerde oluþan bu imgenin biyoloji alanýndaki izdüþümünü verdiði için daha kolay kabul edildi. Bazýlarý bu teorinin ortaya konmasýný da zihinlerde oluþan bu imgeye baðlamaktadýr; teorinin ortaya konmasýnýn bu imgeye baðlý olup olmadýðý tartýþýlabilir ama bunun teorinin kolay kabul edilmesini saðladýðýnda çoðunluk ittifak halindedir. Bu noktada, ‘evrim’ kavramýnýn 19. yüzyýlda zihinlere yerleþmesini saðlayan en önemli isimlerden Comte’un, Lamarck’ýn Evrim Teorisi’ni reddettiðini saptamak önem kazanmaktadýr. William Dembski, Darwinci Evrim Teorisi’nin, 19. yüzyýlda yükselen deðer olan pozitivizmle uyuþtuðunu belirterek “Eðer Darwin olmasaydý pozitivistler onu icat etmeliydi” der. Tüm bunlara karþýn pozitivizm ile Evrim Teorisi’nin ayný paradigmada buluþmasý, 19. yüzyýlýn koþullarýnýn ve o döneme ait sosyolojik ortamýn etkisiyle oluþmuþ bir süreçtir. Thomas Kuhn’a kulak vererek; paradigmayý anlamak için, onu oluþturanlarý ve onun oluþtuðu ortamý tanýmak zorunda olduðumuza dikkat etmeliyiz. DARWIN’IN YAÞAM ÖYKÜSÜ: DOÐUMUNDAN ‘TÜRLERÝN KÖKENÝ’NEHer ne kadar Darwin’den (1809-1882) önce canlýlarýn evrim geçirdiði ortaya konmuþ, Darwin’den sonra genetikteki ilerlemelerle uygun düzeltmeler yapýlmýþ olsa da Evrim Teorisi birçok kiþinin zihninde Charles Darwin ile özdeþleþmiþtir, hatta birçok kiþi ‘Evrim Teorisi’ ifadesi yerine ‘Darwinizm’ demeyi tercih etmektedir. Darwin’den sonra Evrim Teorisi üzerinde genetik bilimi doðrultusunda düzeltmeler yapýlýnca, teori ‘Yeni-Darwincilik’ (Neo-Darwinizm) diye anýlmaya baþlanmýþtýr. Günümüzde birçok kiþi Darwinizm ifadesini, Yeni-Darwincilik yerine de kullanmaktadýr. Kýsacasý günümüzde ‘Evrim Teorisi’, ‘Darwinizm’ ve ‘Yeni-Darwincilik’ isimlendirmeleri, birçok kiþi için birbirleriyle ayný anlamý ifade etmektedir. Darwin’in Evrim Teorisi’ne giriþ yapmadan önce hayat hikâyesinden kýsaca bahsetmek yerinde olacaktýr.12 Þubat 1809’da Shrewsbury’de doðan Charles Darwin, doktor Robert Waring Darwin’in (1768-1848) oðludur. Doktor Robert Darwin ise daha önce bahsettiðim doðabilimci, doktor ve þair olan Erasmus Darwin’in oðluydu. Charles, babasýna büyük saygý duyar ve ondan söz ederken “Benim babam, tanýdýðým en akýllý insandýr” der.31 1817’de Charles 8 yaþýndayken ölen annesi Susannah Wedgwood (1765-1817) hakkýnda ise çok az þey hatýrlar. Charles, daha küçük yaþta doðal nesneleri toplamaya baþladýðýný, bitki çeþitleri ile ilgilendiðini, ayrýca gürültücü ve çok yalan söyleyen bir çocuk olduðunu yaþam öyküsünde anlatýr. Küçükken Charles’ýn doðaya olan ilgisi, çok saydýðý babasýnýn kendisini þu þekilde azarlamasýna sebep oluyordu: “Hayvan avlamaktan, köpeklerle ilgilenmekten ve fare yakalamaktan baþka bir þey yapmýyorsun, kendin için ve tüm aile için yüz karasý birisi olacaksýn.” Charles’ýn doktor olmaktan hoþlanmadýðýný anlayan babasý onu papaz olmaya ikna eder. Böylece Charles 1828-1831 yýllarý arasýnda okumak için Cambridge’e gider. Burada William Paley’i okur ve etkilenir; kýnkanatlý böcekleri toplar, onlarý açýp içlerini inceler. Ayrýca kendisinin de olmayý arzu ettiði gibi papaz-doðabilimci olan ve bu tarzdaki bilim insanýnýn kendisini en çok etkileyen örneði olan Papaz John Henslow ile burada tanýþýr. Charles, 1831 yýlýnda Cambridge’den döner. Shrewsbury’deki evinde John Henslow’dan tüm hayatýný deðiþtirecek bir mektup alýr. Bu mektup, Beagle gemisiyle bir doðabilimci olarak Güney Amerika kýyýlarýný gezmesinin kapýsýný açtý. Babasýnýn papazlýk diplomasý için sýnavlarýný bitirmesini ve bu maceraya atýlmamasýný istemesine raðmen, Charles 1831-1836 yýllarýný ‘hayatýmýn en önemli olayý’ dediði Beagle yolculuðu ile geçirir. Charles Darwin, 1836’da Beagle yolculuðunu bitirir, 1837-1839 yýllarý arasýnda Beagle gezisiyle ile ilgili notlarýný yayýna hazýrlar ve ‘Türlerin Kökeni’ni yazmak üzere ilk not defterini açar. Charles, keþif yolculuðundan dönüþünden bir yýl sonra, türlerin deðiþtiði fikrini destekleyen ya da karþý çýkan bilgileri derlemek için ‘türler sorunu’ hakkýnda notlar tutmaya baþlar. Büyükbabasý Erasmus’u bir daha okur, Lamarck’ý, ayrýca Robert Chambers’ýn ‘Yaratýlýþýn Izleri’ni dikkatlice inceler. Darwin en ünlü eseri olan ‘Türlerin Kökeni’ni ilk olarak 1859 yýlýnda yayýmlar, bu eser dýþýnda on dokuz kitap daha yazmýþtýr, ama hiçbiri bu eser kadar önemli deðildir (Tam adý þöyledir: ‘Doðal Seleksiyon Yoluyla Türlerin Kökeni Üzerine ya da Yaþam Mücadelesinde Avantajlý Irklarýn Korunmasý’; Orijinal Ingilizce adý: ‘On The Origin of Species by Means of Natural Selection or The Preservation of Favoured Races in The Struggle for Life’.) Bu çalýþma, Darwin’in Evrim Teorisi’ni ilk olarak açýkladýðý çalýþmadýr. Darwin’in bu çalýþmasýnýn adýndan da anlaþýlacaðý gibi, onun Evrim Teorisi’nin en önemli unsuru ‘doðal seleksiyon’dur. (Seleksiyon ifadesi ‘ayýklanma’ ve ‘seçilim’ olarak da çevrilmektedir.) Bu çalýþmada 1837 yýlýndan beri tuttuðu notlardan, 1838 yýlýnda okuduðu Papaz Malthus’un ‘Nüfusun Ilkeleri’ adlý eserinden, 1842’de hazýrladýðý kuramýnýn 3.5 sayfalýk özetinden, 1844’te bu özeti 230 sayfaya geniþletmesinden ve 1856’daki Lyell’in teþvikleriyle giriþtiði çalýþmalarýndan yararlandý. 1858 Eylülü’nde Lyell ve Hooker’ýn ýsrarlý tavsiyeleriyle 13 ay ve 10 günlük bir çalýþmayla 1859 yýlýnýn Kasýmý’nda ‘Türlerin Kökeni’ni yayýmladý. Daha sonra önemli eklemeler ve düzeltmeler olduysa da Darwin’in ‘baþyapýtým’ dediði eserinin özü diðer baskýlarda da ayný kaldý. DARWIN’ÝN YAÞAM ÖYKÜSÜ: ‘TÜRLERÝN KÖKENÝ’NDEN ÖLÜMÜNEDarwin’i ‘Türlerin Kökeni’ni 1859 yýlýnda yazmaya iten en önemli sebeplerden biri 1958 yýlýnda genç Alfred Russel Wallace’dan (1823-1913) aldýðý mektuptur. Wallace, daha önce de irtibatta olduðu Darwin’e bilimsel araþtýrmalar için gittiði Malezya’dan yazdýðý mektupta, gönderdiði makalesini okumasýný ve uygun bulmasý halinde bilimsel bir dergide yayýmlamasýný ister. Makaleyi okuyan Darwin, kendisiyle ayný fikirleri paylaþtýðýný gördüðü Wallace’ýn, kendisinin önüne geçeceðinin telaþýna kapýlýr. Öðüt ve yardým için baþvurduðu arkadaþlarý Lyell ve Joseph Hooker, 1858’de Wallace’ýn makalesiyle beraber, Darwin’in ilk taslaklarýndan bazýlarýný Linnaean Derneði’nin dergisinde yayýmlatýrlar. Böylece Darwin ve Wallace, doðal seleksiyon yoluyla Evrim Teorisi’ni ilk olarak ortaya koyanlar olma ayrýcalýðýný paylaþýrlar. Lyell ve Hooker, taslaklara eþlik eden mektuplarýnda Wallace ve Darwin’in ortak yayýn konusunda uzlaþmýþ olduðunu ima ederler; fakat Wallace’ýn Darwin’in bir evrim kuramý üzerinde çalýþtýðýndan haberi bile yoktur.1860 yýlýnda Darwin ‘Evcilleþmiþ Hayvanlarýn ve Bitkilerin Çeþitlemesi Üzerine’ isimli eseri üzerinde çalýþmaya baþladý ve hastalýk gibi sebeplerden ötürü bu konudaki eseri 1868’de yayýmlandý. 1862’de ‘Orkidelerin Üremesi’ adlý küçük bir kitapçýk yazdý. 1864 yýlýnda ‘Týrmanýcý Bitkiler’ üzerine yazdýðý makale yeterince dikkat çekmedi, fakat bunu 1879’da bir kitap olarak yayýmladýðýnda epeyce bir ilgi gördü. Darwin, ‘Türlerin Kökeni’ni yazdýðýnda insanýn evrim geçirdiðini ileri sürmemiþ, fakat “Insanýn kökleri ve tarihi aydýnlatýlmalýdýr” diye bir cümlede konuyu geçiþtirmiþti. Darwin, 1872’de ‘Ýnsanda ve Hayvanda Duygularýn Ýfadesi’ isimli kitabýný, 1875’de böcek yiyen bitkiler üzerine bir kitabýný, 1876 yýlýnda ‘Bitkiler Dünyasýnda Çapraz ve Kendiliðinden Üreme’ kitabýný, 1877’de orkidelerin üremesi ile ilgili bir kitap, 1880’de ‘Bitkilerde Hareket Gücü’ kitabýný, 1881’de solucanlarla ilgili bir kitabýný yayýmladý. Darwin, birçok kiþinin sandýðý gibi ateist olduðunu söylememiþtir. Baþtan Tanrý’ya inanan bir kiþi olan Darwin’in, bazý dini çevreler tarafýndan ‘kafir’ olarak nitelenmesinin ve bunlarýn ona karþý cephe almasýnýn, Darwin’in bilinemezci bir yapýya dönüþmesinde önemli bir psikolojik etken olduðu düþünülebilir. Evrim Teorisi’ni sistematik olarak savunan ilk kiþi olan Lamarck, Tanrý’ya inancýný belirtmiþti. Darwin’in ‘doðal seleksiyon’ mekanizmasýyla Evrim Teorisi’ni savunduðu ve bu görüþün dinle daha uyuþmaz olduðu -haklý þekilde- söylenebilir; fakat ‘doðal seleksiyonlu evrim’ fikrini ortaya ilk koyan iki kiþiden biri olma ayrýcalýðýna sahip Wallace evrimin bilinçli bir yaratýlýþ sürecinde gerçekleþtiðini savunmuþtu. CHARLES LYELL, YERBÝLÝM VE TEKDÜZENCÝLÝKCharles Lyell (1791-1875) pek çok açýdan Darwin’in hayatýnda ve Evrim Teorisi’nin ortaya konmasýnda etkili bir kiþi olmuþtur. Lyell’in ‘Yerbiliminin Prensipleri’ (Principles of Geology) kitabýný Darwin, Beagle yolculuðunda yanýna almýþ, bu kitaptan çok etkilenmiþ ve ileride kendisinin de bir yerbilim kitabý yazabileceðini düþünmüþtür.Georges Cuvier (1769-1832) gibi ünlü bilim insanlarý, fosil ve yerbilim incelemelerinin sonucunda yeryüzünün aniyýkýmlar (catastrophe) geçirdiðini savunmaya baþladýlar. Cuvier, fosillerdeki büyük kesintilerin sel gibi büyük afetlerle açýklanabileceðini düþündü. Bunun Kitabý Mukaddes’teki anlatýmlara da uygun olduðunu belirtti; yalnýz, Kitabý Mukaddes’teki altý günde yaratýlýþýn, altý uzun zaman diliminde yaratýlýþ olduðunun anlaþýlmasý gerektiðini söyledi. 1.Doðal yasalar uzam ve zamanda sabittir (tekdüzenlidir). Aslýnda aniyýkýmcýlarýn çoðu bu konuda Lyell ile farklý düþünmüyordu. 2.Geçmiþin olaylarýný açýklamak için, þu anda iþleyen ve Dünya’nýn yüzeyini biçimlendiren süreçlere baþvurulmalýdýr (sürecin tekdüzenliliði). Bu yine, Dünya’ya iliþkin bir sav deðil, bilimsel metot ile ilgili bir yargýdýr. Aniyýkýmcýlarýn çoðu bu konuda da ayný fikirde olmakla beraber, geçmiþteki bazý olaylarýn, artýk etkili olmayan, ya da çok yavaþ biçimde iþleyen nedenlerin sonucu olabileceðini düþünüyorlardý. 3.Yerbilimsel deðiþim afet sonucu ya da aniden deðil; yavaþ, aþamalý ve düzenli olarak gerçekleþir (hýzýn tekdüzenliliði). Bu aniyýkýmcýlar ile tekdüzenciler arasýndaki gerçek bir farktýr. 4.Dünya oluþumundan bu yana temelde ayný kalmýþtýr (yapýlanmanýn tekdüzenliliði). Lyell’in açýkça yanlýþ olan bu görüþü pek az anýlýr. Modern yerbilimi tekdüzenciler ile aniyýkýmcýlarýn görüþlerinin bir sentezidir. Lyell’in yaklaþýmý (kendi karþý kampýndaki birçok kiþinin de katýldýðý gibi) uzun zaman dönemlerini kabul ettiði için, halk arasýnda yaygýn olarak kabul görmüþ olan Usher’in Dünya’yý 6000 yýllýk bir yer olarak gören yaklaþýmýna tersti. Ancak bu, Evrim Teorisi’nin muhakkak uzun bir zaman dilimini gerekli gören açýklamalarý için gerekliydi. Darwin, Lyell’in izinden gitti ve yerküreye bir yaþ tespit etmek için tahminler yaptý; bir vadinin deniz tarafýndan her yüz yýlda yaklaþýk iki buçuk santim aþýndýrýldýðý hesabýndan yola çýkarak ‘300 milyon yýl’ sonucuna ulaþtý. Evrim Teorisi açýsýndan yeryüzünün yaþlý olmasý avantaj olsa da onun yaþlý bir gezegen olduðunu savunanlarýn çoðu -Cuvier ve Lyell gibi- Evrim Teorisi’ne inanmamýþlardýr. Örneðin Lyell, ‘Yerbiliminin Prensipleri’ kitabýnda Lamarck’ýn Evrim Teorisi’ni ele almýþ ve reddetmiþti. Lyell’in, Evrim Teorisi’ni reddetmesine raðmen Darwin’e etkisi büyük oldu. Darwin, zihni yapýsýnýn þekillenmesinde büyük rolü olan Beagle yolculuðunun St. Jago’daki ilk duraðýndan itibaren, Lyell’ýn ‘Yerbiliminin Prensipleri’ adlý kitabýndaki görüþlerin doðruluðuna kanaat getirdi. Darwin’in Lyell’in yerbilimsel görüþlerinden etkilendiði kitaplarýndan açýkça belli olsa da; Huxley’in, Evrim Teorisi’nin, Lyell’in yerbilimdeki görüþlerinin biyolojiye uygulamasý olduðunu söylemesi yanlýþ gözükmektedir. Yeryüzünde ve evrendeki oluþumlarýn aþamasal olarak izahý LeÝbniz’de, Kant’ta, Buffon’da ve Lamarck’da da vardý. Lyell’in tekdüzenci yaklaþýmýnýn en önemli özelliklerinden biri yeryüzündeki oluþumlarý, dönüþümlü bir model içinde duraðan bir durumda göstermesidir ki; bu yaklaþýmý, Ernst Mayr’ýn da dediði gibi Evrim Teorisi ile hiç uzlaþamayacak bir görüþtür. Usher gibi Dünya’nýn yaþýný 6000 yýldan ibaret görenler, aniyýkýmcýlýðýn afetlerle yerbilimsel olaylarý dar bir aralýða sýkýþtýrmasýna muhtaçtýrlar. Ama aniyýkýmcýlýða inanmak, 6000 yýllýk Dünya düþüncesine inanmayý gerektirmez; nitekim aniyýkýmcýlýðýn en ünlü isimleri Cuvier, Agassiz, Sedgwick ve Murchison Dünya’nýn tarihinin çok gerilere uzandýðýný savunmuþlardýr. Aggasiz, canlý türlerinin çoðunun yok olduðunu ve yeni yaratýlýþlar ile yerlerinin doldurulduðunu söylemiþti. Lyell da yaratýlýþta her þeyin mümkün olduðunu ve yok olan türlerin yerine yenilerinin yaratýldýðýný söylüyordu. Lyell’in, Evrim Teorisi açýsýndan diðer bir önemi ise Lamarck’ýn Evrim Teorisi’nin yayýlmasýný, bu yaklaþýma getirdiði eleþtirilerle durdurmasý olmuþtur. Diðer bir tekdüzenci bilim adamý olan Robert Chambers, 1844 yýlýnda yayýmlanan ‘Yaratýlýþýn Doðal Tarihinin Izleri’ (Vestiges of The Natural History of Creation) adlý kitabýyla büyük etkide bulundu (Baþta kitabý isimsiz yayýmlamýþtý, sonradan ismini açýkladý). Bu kitabýnda Lamarck’ýn aþamalý ve mükemmele doðru giden evrim anlayýþýyla tekdüzenci bir yerbilimsel yaklaþýmý beraber savundu. Ayrýca embriyonun geçirdiði aþamalarýn (bireyoluþ: ontogeny) türün tarihini tekrarladýðýný (soyoluþ: phylogeny) söyledi. Darwin, Chambers’ýn kitabýna getirilen eleþtirileri gözlemleyip, bu eleþtirileri göz önünde bulunduran bir Evrim Teorisi geliþtirdi. Chambers, Darwin’in dýþýnda Wallace, Herbert Spencer ve Arthur Schopenhauer üzerinde de etkili oldu. MALTHUS’UN NÜFUS TEORÝSÝ VE DOÐAL SELEKSÝYONEvrim Teorisi’nin ortaya konmasýna ve kabul edilmesine yol açan anlayýþýn (paradigmanýn), hem felsefe hem de bilim alanýndaki geliþmelerle yakýn ilgisi vardýr. Konunun yabancýsý olanlarýn belki de en þaþýracaklarý hususlardan biri, bu paradigmanýn oluþmasýnda iktisat teorilerinin ve dönemin iktisadi, sosyal yapýsýnýn etkisini görmek olacaktýr. Bertrand Russell, Darwin’in teorisinin, liberal ekonominin ‘býrakýnýz yapsýnlar’ (laissez-faire) ilkesine dayanan kuramýnýn, canlýlar dünyasýna yansýtýlmasýndan ibaret olduðunu ve bu teorinin Malthus’un (1766-1834) nüfus kuramýndan esinlenerek ortaya konduðunu söylemektedir.Malthus, insan nüfusunun var olan gýda kaynaklarýna göre çok hýzlý arttýðýný, gýda kaynaklarýnýn aritmetik tarzda artmasýna karþýlýk nüfusun geometrik olarak çoðaldýðýný söyledi. 1.Bütün türlerin öyle yüksek bir üreme gücü vardýr ki bu, Malthus’un geometrik büyüme dediði sonuca götürür. Bu durum, türlerin yavrularý da baþarýlý bir þekilde üreyebilirlerse gerçekleþir. 2.Senelik küçük dalgalanmalarý ve arada gerçekleþen büyük dalgalanmalarý hariç tutarsak, nüfus genelde belli bir sabitliktedir. 3.Doðal kaynaklar sýnýrlýdýr. Sabit bir çevrede genelde bu kaynaklar sabit kalýr. ÇIKARIM 1: Mevcut kaynaklarýn besleyebileceðinden daha çok nüfus ürediðine göre, bireyler arasýnda yaþam için þiddetli bir kavga olacaktýr ve bu yeni neslin yalnýzca bir bölümünün normal yaþam süresini yaþayabileceðini göstermektedir. 4.Bireylerin hepsi birbirinden farklýdýr; her nüfusun içinde bir sürü farklýlýklar vardýr. 5.Bu farklýlýklarýn çoðu kalýtýmsaldýr. ÇIKARIM 2: Yaþam mücadelesinde var olmak rastgele deðildir, bu daha çok kalýtsal özelliklere baðlýdýr. Deðiþik özelliklere sahip olan varlýklarýn arasýnda, bu deðiþikliklerin belirleyici olduðu ‘doðal seleksiyon’ mekanizmasý iþler. ÇIKARIM 3: Nesiller boyunca süren bu ‘doðal seleksiyon’ süreci, ilerideki nesillerin küçük aþamalarla deðiþmesine rol açar; iþte bu Darwin’in Evrim Teorisi’dir ve türler böyle oluþur. Darwin’i, kendi çaðýnýn sosyolojik ve sosyo-ekonomik ortamýndan, dedesi gibi bir evrimciden, Lyell’in ve Malthus’un kitaplarýndan aldýðý etkilerden soyutlayarak anlayamayýz. Bazý evrimci bilim insanlarýnýn bu etkileri küçümseme sebebi; Evrim Teorisi’nin, objektif bir teori olmadýðý, Darwin’in, yaþadýðý çaðýn koþullarýnýn ve kendi psikolojik durumunun etkisi altýnda bu teoriyi oluþturduðuna dair bir itirazdan korktuklarý içindir. Oysa Evrim Teorisi’ni kabul eden birçok evrimci bilim insaný (Peter J. Bowler gibi), Darwin’deki bu etkileri kabul etmekte bir sorun görmemiþlerdir. Tarihçi John Greene, ‘doðal seleksiyon’ fikrini ilk olarak birbirlerinden baðýmsýz þekilde dile getiren bilim insanlarýnýn (Spencer, Darwin ve Wallace), hep Ingiltere’den ayný dönemde çýkmýþ olmasýna dikkat çekmekte ve kendi sosyolojik ortamlarý ile kültürlerini, bu bilim insanlarýnýn, canlýlar dünyasýna yansýttýðýna, bu olguyu delil göstermektedir. Darwin’in zihin yapýsýnýn oluþumu birçok etkiden baðýmsýz anlaþýlamayacaðý gibi, Malthus’un zihin yapýsýnýn oluþumu da ancak onu etkileyen düþünürlerin bilinmesiyle daha iyi anlaþýlacaktýr. Bunlar arasýnda özellikle dört Fransýz önemlidir: Condorcet (1743-1794), Turgot (1727-1781), Montesquieu (1689-1755) ve Evrim Teorisi ile pozitivist felsefesi ayný paradigmada birleþtirilen Auguste Comte. YAPAY SELEKSÝYONDAN DOÐAL SELEKSÝYONA GEÇÝÞDarwin’in ‘doðal seleksiyon’ (natural selection) fikrine ulaþmasýnda, Malthus’tan aldýðý etkiler kadar hayvan yetiþtiricileri üzerinde yaptýðý gözlemler de etkili olmuþtur. Gerçi Malthus da hayvan ve bitki yetiþtiricilerinin ‘yapay seleksiyon’ (artificial selection) yolu ile tür içinde düzeltme yapmalarýndan bahsetmiþtir; fakat o, Darwin’in aksine, bu ‘yapay seleksiyon’un belli sýnýrlarý olduðunu vurgulamýþtýr.Bu, benzetmeye dayalý akýl yürütmenin (analojinin) birçok sorunlarý bulunmaktadýr. Bunlardan bir tanesi, ‘yapay seleksiyon’da hayvan yetiþtiricisi, bilinçli þekilde istediði canlýyý seçmekte ve onun özelliklerinin genetik olarak aktarýlmasýný saðlamaktaydý. Doðada hayvan yetiþtiricisinin oynadýðý rolü neyin oynayacaðýný göstermek gerekmekteydi. Darwin’e göre doðada bu seçici etkiyi ‘var olma savaþý’ gerçekleþtirecekti; ‘var olma savaþý’nýn ele alýnmasý, ‘Türlerin Kökeni’ kitabýnýn üçüncü bölümünü oluþturur. Darwin, ‘var olma savaþý’ný, Malthus’un nüfus kuramýndan esinlenerek kendi kuramýna monte etmiþtir. Bunun Darwin’i ulaþtýrdýðý nokta ‘doðal seleksiyon’dur. ‘Türlerin Kökeni’nin dördüncü bölümünün baþlýðý da budur. Darwin, ikinci bölümde canlýlardaki çeþitliliðin (varyasyonlarýn) doða ortamýnda nasýl meydana geldiðini incelerken, varyasyonlarýn oluþumunun temel prensiplerinin neler olduðunu beþinci bölümde ele alýr. Varyasyonlarýn olmasý ‘doðal seleksiyon’ sürecinin iþlemesi için önemlidir; varyasyonlar yoksa ‘doðal seleksiyon’ iþlemez. Bazý bilim insanlarý, Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’ni ilk yazdýðý dönemde ‘yapay seleksiyon’ ile ‘doðal seleksiyon’ arasýndan analoji kurduðunu; bunda, ‘yapay seleksiyon’u gerçekleþtiren insanýn yerine ‘doðal seleksiyon’da Tanrý’yý koyduðunu söylerler. Daha sonraki dönemlerde Darwin bilinemezciliðe kaymýþ olsa bile, ‘doðal seleksiyon’un; en ünlü kullanýcýsý tarafýndan bile, mutlak anlamda ateist bir eleme aracý olarak görülmemiþ olmasý önemlidir. Richard Dawkins gibi “Doðal seleksiyon doðanýn kör saatçisidir; kördür, çünkü ileriyi görmez, sonuçlarý hesaplamaz, görünen bir amacý yoktur” Daha önce de görüldüðü gibi, Darwin ile beraber ‘doðal seleksiyon’ ile türlerin oluþmasýný ilk olarak savunan Wallace da canlýlarýn bilinçle ve kudretle oluþturulmuþ bir tasarýmýn ürünleri olduðuna inanýyordu. Wallace, ölen ve elenen canlýlarýn en zayýflar olduðunu, hayatta kalanlarýn en iyi beslenen ve düþmanlarýndan en iyi korunanlar olduðunu söyledi. Wallace, ‘yapay seleksiyon’ ile ‘doðal seleksiyon’ arasýnda bir benzerlik kurulamayacaðýný söyleyerek Darwin’den ayrýlmaktadýr. Ayrýca Darwin gibi ‘seksüel seleksiyon’a, ‘doðal seleksiyon’ içinde özel bir yer ayýrmamasý da Darwin’den ayrýldýðý diðer bir noktadýr. Darwin, tavus kuþunun kuyruðuyla eþini cezbetmesini veya kavgada kendisini üstün kýlacak kadar geliþmiþ organlarýyla diþisinin beðenisini kazanan erkeði, ‘seksüel seleksiyon’un örnekleri olarak sundu. Bunda genelde ‘diþinin seçimi’ (female choise) önemlidir; diþinin seçtiði erkek üreyip yeni döllere kendi özelliklerini aktarýr. Wallace, ‘doðal seleksiyon’ mekanizmasý ile insan beyninin oluþumunun anlaþýlamayacaðýný, ancak bilinçli bir müdahale ile insandaki ahlaki kapasitenin oluþabileceðini söylerken, ‘doðal seleksiyon’u sýnýrlandýrarak da Darwin’den ayrýlýr. ‘En uygun olanýn yaþamasý’ Wallace’a göre de kanundur, farklýlýklarýna raðmen bu temelde Darwin’le ayný noktadadýrlar. Darwin’in çok önem verdiði ‘yapay seleksiyon’ aslýnda Evrim Teorisi açýsýndan birçok güçlüklerle doludur. Hayvan yetiþtiricileri, yýllardýr inek, koyun, at gibi birçok hayvanla uðraþmaktadýrlar; fakat hiç kimse yeni bir cinsin, familyanýn ortaya çýktýðýna tanýklýk edememiþtir. Bilinçli müdahaleler ile bile yeni tek bir cinsin, familyanýn oluþmasý mümkün olamamýþken, doðada oluþan rastgele deðiþiklikler ile milyonlarca türün, cinsin, familyanýn ortaya çýkmasýný açýklamak mümkün görünmemektedir. Teorinin savunucularý, evrimin oluþumunu çok uzun bir zamana yayarak bu sorundan kaçýnmaya çalýþtýlar. Güçlü ve avantajlý olan canlý, gýda kaynaklarýna ulaþmadaki ve cinsel iliþkiye girmedeki avantajýndan dolayý yaþamayý ve genetik özelliklerini sürdürmeyi baþarýyor olabilir. Burada anlaþýlmasý gereken nokta ‘doðal seleksiyon’a dayalý Evrim Teorisi’nin, bundan çok daha fazla bir iddiaya sahip olduðudur. Bu iddia, tüm canlýlýðýn oluþumunun bu mekanizmayla açýklanabileceði þeklindedir. Canlý dünyada ‘doðal seleksiyon’un olduðunu kabul etmek, aslýnda bireyleri veya türleri eksiltici bir mekanizmayý kabul etmektir. Kitabýn 3. bölümünde gösterileceði gibi, Evrim Teorisi’ni rakip görüþlerinden ayýrt eden özelliði, ‘doðal seleksiyon’un varlýðýný savunmasý deðildir; bu eleyici mekanizmayla türleri, cinsleri, familyalarý ile tüm canlýlarýn oluþumunun açýklanabileceðini savunmasýdýr. ‘ORTAK ATA’DAN DEÐÝÞME YOLUYLA EVRÝM TEORÝSÝDarwinci Evrim Teorisi; en önemli mekanizmasý ‘doðal seleksiyon’ olan, bütün canlýlarýn, geçmiþte yaþamýþ ‘ortak bir ata’dan (common ancestor) deðiþerek geldiklerini söyleyen ve onlarý ‘ortak bir soy’ (common descent) yoluyla baðlayan bir teoridir. Türlerin birbirinden deðiþtikleri kabul edildikten sonra tüm türlerin, cinslerin, familyalarýn ‘ortak bir ata’dan geldiði sonucuna varýlmýþtýr. Ama unutulmamalýdýr ki Lamarck’ýn Evrim Teorisi’ne göre türler ortak bir atayla birbirlerine baðlanmamýþlardýr. Bu fikre, ilk olarak, yanlýþlýðýný göstermek için de olsa, Buffon’da rastlanýr. Daha sonra Charles Darwin’in dedesinde de benzer fikirler vardýr. Ama ‘ortak soy’ yoluyla türlerin hepsinin birbirine baðlanmasý görüþü ancak Darwin tarafýndan detaylýca savunulmuþ ve yaygýnlýk kazanmýþtýr.Darwin, ‘Türlerin Kökeni’ kitabýnýn birçok yerinde, ‘ortak soy’ yoluyla türlerin baðlanmasýndan söz etmektedir. Fakat özellikle altýncý ve onuncu bölümden on üçüncü bölümün sonuna kadar olan kýsým bu konuyla ilgilidir. Kitabýn en son cümlesi ise “Yaratýcý’nýn meydana getirdiði bir veya birkaç basit canlý formundan diðerlerinin evrimleþmiþ olduðunu öngören bir hayat görüþünde yücelik olduðu” ifadesiyle biter. Darwin anýlan eserinin 1859’daki ilk baskýsýnýn bitiriþ cümlesinde ‘Yaratýcý’ ifadesine yer vermemiþti, Birçok teist-evrimci de yine ayný süreci öngörmektedirler, fakat onlar ilk canlýnýn ortaya çýkýþýndan türlerin evrimleþmesine kadar olan sürecin; ‘tesadüfler’ ile deðil, ‘Tanrý’nýn kontrol ve yönlendirmesi’ ile oluþtuðuna inanýrlar. Teist-evrimciler ‘ortak ata’dan gelme fikrine, yalnýzca tesadüfi doðal seleksiyon mekanizmasý ile türlerin oluþumunun izah edilmeye çalýþýlmasýna olduðu kadar tepki göstermemiþlerdir. 19. yüzyýlýn sonunda ve 20. yüzyýlda evrimi savunanlardan (teist ve ateist), Lamarck gibi, ‘kendiliðinden türeme’ yolu ile ortaya çýkan birçok canlýnýn, ayrý yollarla evrimleþtiklerini savunan pek kimse kalmamýþtýr. Yeni-Lamarckçýlar da ‘ortak ata’ yoluyla evrimleþmeyi savunmuþlardýr. Darwin’in teorisini ortaya koyduðu dönemde Linnaeus’un canlýlar sýnýflamasý hâkimdi. Bu sýnýflama canlýlarýn, benzerlik ve farklýlýklarýna göre hiyerarþik olarak sýralanmasýný içeriyordu. Darwin, gruplarý birbirinin altýna sýralayan bu hiyerarþinin, ‘ortak atadan evrimleþme’nin kabul edilmesi suretiyle açýklamasýnýn yapýlabileceðini söyledi. Darwin’in takipçilerinin, özellikle Haeckel’in (1834-1919) çalýþmalarý tamamen bu noktaya odaklandý. Bu çalýþmalarla, hayvan ve bitkiler üzerine araþtýrmalarýn sadece bir katalog düzenleme çalýþmasý olmadýðý, amacýn ‘evrimsel tarih’i ortaya koymak olduðu gösterilmeye çalýþýldý. Bilhassa 19. yüzyýlýn sonunda ve 20. yüzyýlýn baþýnda evrimci biyologlarýn en önemli uðraþý buydu. Özellikle Haeckel’in 1894-1896 yýllarýnda yazdýðý ‘Sistematik Evrimsel Tarih; Organizmalarýn Doðal Tarihinin Soylara Dayalý Taslaðý’ (Systematic Phylogeny; A Sketch of A Natural System of Organisms Based on Their Descent) adlý kitabýnda çizdiði canlýlarýn soy aðacý, önemli bir tartýþma konusu olmuþtur. Evrim Teorisi’ni bu þekilde ele alýþ, evrimsel biyolojiyi, matematik kökenli bilimlerden çok uzak noktaya götürür ve evrimsel biyolojiyi tarihsel bir araþtýrma ve sýralama bilimine indirger. Günümüz biyologlarý bu soy aðaçlarý için Haeckel’den daha kötümserdirler. ÝNSAN SOYUNUN MAYMUNUMSU CANLILARLA ÝLIÞKÝLENDÝRÝLMESÝDarwin’in, canlýlarýn ortak atadan evrimleþtiklerini söyleyen teorisi, bu ortak noktadan dallanýp budaklanan bir ‘soy aðacý’ný ortaya çýkarýyordu. Bu yaklaþýmýn gündeme getirdiði sorun, insanýn bu ‘soy aðacý’nýn neresinde olduðuydu. Linnaeus’un canlýlar sýnýflamasýnda insan maymuna yakýn bir yere konmuþtu. Morfolojik (dýþ-þekilsel) özelliklere dayanan bir sýnýflamada, memeli olmalarýndan morfolojik özelliklerine kadar benzer bir çok özellikleri olan maymun ve insanýn birbirlerine yakýn bir yere konmasý beklenirdi; Linnaeus da öyle yapmýþtý. Morfolojik benzerlikleri, ortak atadan türemenin delili sayan Evrim Teorisi’nin doðal sonucu da maymun ve insaný ortak bir atadan türetip yakýn akraba ilan etmekti; Darwin ve Huxley de öyle yaptýlar, daha önce Lamarck da insanýn maymunumsu canlýlardan türediðini söylemiþti.Darwin’in, Evrim Teorisi’ni nasýl geliþtirdiðini inceleyen uzmanlarýn hemen hepsi, onun ‘Türlerin Kökeni’ kitabýnda, insanýn maymunumsulardan evrimleþtiðini hiç ileri sürmemiþ olsa da bu kitabý yazdýðý dönemde de insanýn maymunumsulardan evrimleþtiði kanaatinde olduðunu söylerler. Morfolojik benzerlikleri, ortak atadan evrimleþmenin delili sayan ve Lamarck’ý okumuþ olan Darwin’in o dönemde de bu kanaatte olduðu rahatlýkla tahmin edilebilir. Nitekim o, ‘Türlerin Kökeni’nde, insanýn köklerinin ve tarihinin aydýnlatýlmasý gerektiðini söylemiþti; Huxley, yerbilimci Lyell ve botanikçi Hooker gibi isimler ile beraber Darwin’e en yakýn halkada yer alýyordu. Huxley fizyoloji ve embriyoloji gibi biyolojinin dallarýyla uðraþýyordu. Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’nin ilk olarak yayýmlanmasýndan bir yýl sonra, 1860’ta; Huxley, bu eserin, bir gün yanlýþlýðý ispat edilse bile çok deðerli bir eser olduðunu, biyoloji alanýnda benzerinin bulunmadýðýný ve biyoloji ile beraber bütün bilimleri etkileyeceðini söyledi. 1863’te yazdýðý kitabýnda Huxley, Richard Owen’ýn insan ve maymun beyni arasýnda var olduðunu ileri sürdüðü farklara cevap vermeye çalýþtý. Darwin ise insan soyunu tartýþtýðý kitabý ‘Insanýn Soyu ve Cinselliðe Baðlý Seleksyon’u ancak 1871’de, ‘Türlerin Kökeni’nin ilk baskýsýndan 12 yýl sonra yayýmladý. Bu eserinde insanýn, maymunumsu atadan (ape-like progenitor) evrimleþtiðini ileri sürdü. Insanýn zihinsel özellikleri ve ahlaki yapýsýnýn bile ‘doðal seleksiyon’a baðlý bir süreçle oluþtuðunu savundu. Darwin’in yaklaþýmýnda insan ile hayvan arasýndaki uçurumun kapatýlmasý, insanýn ahlaki sorumluluðuna karþý bir tehdit ve insan adýna bir aþaðýlama olarak algýlandý. Gerek Hýristiyanlýðýn ruh inancý, gerek Descartes ve Platon gibi felsefecilerin insan zihnini ayrý bir cevherle iliþkilendirip insan ile hayvan arasýndaki ayrýlýðý mahiyet farký olarak ele almalarý, gerekse Buffon gibi ünlü biyoloji bilginlerinin insan ile hayvan arasýnda kapatýlamaz bir uçurum bulunduðunu söylemeleri, Darwin’in yaklaþýmý ile uzlaþmaz kabul edildi. Her ne kadar Wallace gibi insan ile hayvan arasýnda mahiyet farký olduðu fikriyle Evrim Teorisi’ni birleþtirenler olduysa da; Evrim Teorisi’nin, insan ve hayvan arasýndaki farký bir derece farkýna indirdiði görüþü genelde hâkim oldu. Fakat insan ile hayvan arasýnda sadece derece farkýnýn bulunmasýnýn, insanýn sorumluluðu fikriyle ve dinlerin görüþüyle baðdaþabileceðini savunanlar da oldu. Bu görüþe göre insanlarýn ahlaki sorumluluk için mutlaka ayrý bir cevhere sahip olmalarý (mahiyet farký) gerekmiyordu; insan ruhu, insan varlýðýnýn maddî bütünsel yapýsýnýn sahip olduðu bir özellik olarak da algýlanabilirdi. 19. yüzyýlda yapýlan bu tartýþma, 20. yüzyýlda da devam etti ve günümüzde de devam etmektedir. Evrim Teorisi’nin dinler ile iliþkisinin ele alýnacaðý 5. bölümde bu konu incelenecektir. ÝNSANIN SOYU, SEKSÜEL SELEKSÝYON VE DUYGULARIN ÝFADESÝDarwin, doðal seleksiyondan ‘seksüel seleksiyon’u (seksüel ayýklanma/seçilim) ayýrýp önemini vurguladý. ‘Seksüel seleksiyon’ fikrine daha önce ‘Türlerin Kökeni’ kitabýnda vurgu yapan Darwin, bu kitabýnda konuya sadece birkaç sayfa yer vermiþti.Darwin, duygularý ifade biçimlerinin evrensel olmasýný evrime baðladý ve duygularý ifade biçimlerini sadece kültürle iliþkilendirenlere karþý çýktý. Darwin’in bu yaklaþýmýna karþý çýkanlar “Kültür önemlidir, insan doðasý deðil” diyorlardý. Evrimcilerin, canlýlarda öngördüðü akrabalýk yakýnlýklarý ile duygularýný ifade biçimlerinde benzerlik oranýnda tam bir paralellik olup olmadýðýný söylemek mümkün görünmemektedir. Zaten milyonlarca canlý türünün Darwin’in öngördüðü ‘soy aðacý’ndaki yerini tespit etmek konusunda birçok ihtilaf vardýr. Bu ihtilaflar çözüldükten sonra ise, bu ‘soy aðacý’nda birbirine en yakýn canlýlarýn, duygularýný ifade biçimlerinin en çok birbirine benzediðini söylemek gerekecektir ki; böyle bir çalýþmayý Darwin de, ondan sonra kimse de gerçekleþtirememiþtir. Üstelik tüm bunlarýn ortaya konmasý mümkün olsa bile ‘benzerliklerden evrime yükselmenin meþruluðu’ gösterilmeden; ne canlýlarýn dýþ yapýlarýndan, ne genetik benzerliklerinden, ne de duygularýný ifade ediþ biçimlerinden Evrim Teorisi’nin doðruluðunu iddia etmek, doðrulanmamýþ bir hipotezin ötesine geçemeyecektir. Evrim Teorisi’nden önce de sonra da canlýlar arasý benzerlikler; Tanrý’nýn zihnindeki planýn (veya ‘idealar’ýn) benzer kýlmasý ve topraðýn ortak ata olmasý ve ortak Dünya ortamý içinde ayný hammaddelerden canlýlarýn yaratýlmasý temelinde açýklanmaya çalýþýlmýþtýr. Evrim Teorisi’nin açýklamasý olan ‘benzerlikleri ortak bir ata ile tek bir soyda birleþtirmek’; ileri sürülen açýklamalarýn sadece bir tanesidir. Evrim Teorisi’nin delillerinin arttýrýlmasý çabasý aslýnda hep daha çok benzerlik bulma yarýþý olmuþtur; önce morfolojik yapýda, sonra duygularýn ifadesinde, en son da genetikte. Oysa öncelikle benzerlikten evrime yükselmenin meþru olup olmadýðý saptanabilmelidir ki tüm bu çabalarýn yerinde olup olmadýðý temellendirilebilsin. Bu konu 3. bölümde ayrýntýlý bir þekilde ele alýnacaktýr. HERBERT SPENCER VE EVRÝM TEORÝSÝHerbert Spencer (1820-1903), ‘evrim’ (evolution) kavramýnýn popüler bir kavram olmasýný ilk olarak saðlayan kiþidir. Darwinci çizgide Evrim Teorisi’ni savunan birçok biyolog, Evrim Teorisi’nin, her bir sonraki formun mutlak surette bir önceki formdan daha geliþmiþ olmasý gerektiðini ileri sürmediðini (veya sürmemesi gerektiðini) söylemelerine raðmen; Evrim Teorisi, yaygýn olarak ‘evrim’in, sürekli geliþmeyi ifade eden anlamýnda anlaþýlmýþtýr. Spencer’ýn Evrim Teorisi; ‘evrim’in, Güneþ Sistemi’nden Dünya’mýza, Dünya’mýzdan tüm canlýlarýn bedenlerine, canlýlarýn bedenlerinden sosyolojik yapýlarýna kadar gerçekleþen bir yasa olduðunu ileri sürer.Spencer, kendi döneminde büyük etkisi olan Newton’un fizik sistemi ile Comte’un toplumlara evrimci yaklaþýmýnýn ve pozitivizminin etkisi altýndadýr. O, etkisi altýnda olduðu fiziksel yaklaþýmdan sosyolojik yaklaþýma kadar geniþ bir alaný evrim ile birbirine baðlamýþtýr. Diyebiliriz ki, Hegel dahil hiçbir felsefeci, ‘evrim’ kavramýna Spencer kadar felsefesinde merkezi bir rol vermemiþtir. O, Hegel’in ‘evrim’i Mutlak’ýn gerçekleþtirdiði tinsel bir süreç olarak açýkça tarif etmesinden de etkisinde olduðu Comte’un pozitivizmindeki çizgisinden de ayrýlýr. ‘Evrim’in, bir zorunluluk olduðunu ve Bilinemez’in, Kavranamaz Kudret’in kendisini belli etmesine yarayan bir gerçeklik olduðunu söyler. Ayrý ayrý olgularýn deðerlendirilmesinde evrimin sentetik bir düzen içinde anlaþýlacaðýný ve tecrübelerimizi aþan gayesel bir gerçek olduðunu belirtir. Spencer’ýn biyolojik Evrim Teorisi evrensel bir ‘evrim’ yaklaþýmýnýn alt kümesidir. Bu yönüyle Lamarck’ýn, Darwin’in ve Wallace’ýn biyoloji merkezli Evrim Teorileri’nden ayrýlmaktadýr. Spencer’ýn genel ‘evrim’ yaklaþýmýnda, basit ve homojen bir halden kompleks ve heterojen duruma geçiþ esastýr. Spencer, her ne kadar ‘Sosyal Darwinizm’ ile özdeþleþtirildiði için daha çok Darwin ile arasýnda bað kuruluyorsa da aslýnda o, biyolojide Lamarck’ýn takipçisidir. 1852 yýlýnda, Darwin daha ‘Türlerin Kökeni’ kitabýný yazmadan yedi yýl evvel, Lamarck’ýn Evrim Teorisi’ni, embriyolojiden örneklerle birleþtirip savundu. Darwin, sonradan kazanýlan özelliklerin aktarýlmasýný, ‘doðal seleksiyon’ mekanizmasýnýn temel olduðu bir sistemin Spencer, Weismann’ýn sonradan kazanýlan özelliklerin aktarýlamayacaðý görüþüne itiraz etti ve sonradan kazanýlan özellikler aktarýlamýyorsa evrimin de olamayacaðýný söyledi. O, yeni bir yapý evrimleþtiðinde, vücudun geri kalanýnýn ona uyum saðlamasý gerektiðini ve tesadüfi deðiþikliklerin hep beraber doðru zamanda gerçekleþmesini beklemenin mümkün olmadýðýný ileri sürdü. ‘Doðal seleksiyon’ bir tek organdaki deðiþikliði açýklayabilirdi, ama birbirine entegre tüm bir vücudu açýklamakta yetersizdi. Ayrýca Lamarckçýlýk, kullanýlmayan organlarýn toptan yok olmasýný açýklayabiliyorken, ‘doðal seleksiyon’ bütünüyle elenmeyi açýklamakta zorluklara sahipti. Spencer, kullanýlan organlarýn geliþtiðini ve kullanýlmayan organlarýn yok olduðunu söyleyen Lamarckçýlýðýn, evrim için açýklayýcý bir mekanizma ileri sürdüðünü düþünüyordu. Spencer’ýn Evrim Teorisi açýsýndan bir önemi de onun ‘evrim’ kavramýný popülarize etmesinin yanýnda, ‘en uygun olanýn yaþamasý’ (survival of the fittest) deyimini ilk kullanan kiþi olmasýdýr. O, ‘var olma kavgasý’nýn (struggle for existence), ‘en uygun olanýn yaþamasý’na (survival of the fittest) yol açtýðýný söylemiþtir (Spencer’ýn bu ifadesi ile Nietzsche’nin Nazizm’e ve ýrkçýlýða yol açan ‘üstün-insan’ görüþü arasýnda baðlantýlar kurulmuþtur). Spencer’ýn günümüzdeki þöhretinin en önemli sebebi, genel evrimsel felsefesinden ve biyoloji alanýndaki yaklaþýmýndan ziyade, Evrim Teorisi’ni sosyoloji ve etik alanýna uygulamasýný ifade eden ‘Sosyal Darwinizm’ diye anýlan görüþüdür. Buna göre, doðadaki evrimsel süreçten insanlar ve toplumlar için reçeteler çýkartýlýr. Kitabýn 5. bölümünde, Evrim Teorisi’nin etik ve sosyoloji alanýna taþýnmasý ile ilgili bu konu iþlenecektir. YENÝ-DARWINÝZM VE GENETÝÐÝN ÖNEM KAZANMASIGünümüzde Evrim Teorisi veya Darwinizm denince akla gelen biyolojik teori, temelde Darwin’in ‘doðal seleksiyon’ fikriyle genetikteki geliþmelerin bir sentezidir ki bu yaklaþým Yeni-Darwinizm (Neo-Darwinizm) olarak da anýlýr. Yeni-Darwinizm’in kurucularýndan biri olarak gösterilen Theodosius Dobzhansky, Yeni-Darwinizm ismi yerine sentetik teori (synthetic theory) ve evrimin biyolojik teorisi (biological theory of evolution) demeyi tercih ettiðini; çünkü biyolojinin genetik, sistematik, karþýlaþtýrmalý morfoloji, fosilbilim, embriyoloji, ekoloji dallarýnýn da konuyla ilgili olduðunu söylemektedir.Her ne kadar Dobzhansky’nin dediði gibi ‘Yeni-Darwinizm’ veya ‘sentetik teori’ biyolojinin birçok alanýyla ilgili olsa da tüm bu alanlardaki bakýþ açýsýný deðiþtiren temel deðiþiklik genetik alanýyla ilgilidir. Yeni-Darwinizm’in en önemli özelliklerinden biri, sonradan kazanýlan özelliklerin aktarýlamayacaðý konusundaki ortak kanaattir. Embriyoloji veya geçmiþ dönem fosillerinin incelenmesi üzerine yoðunlaþan Yeni-Darwinci, bir Lamarkçý’dan farklý olarak, ‘sonradan kazanýlan özelliklerin aktarýlamayacaðý’ kabulünden yola çýkarak embriyo geliþimini veya fosiller arasýndaki benzerliklerin deðerlendirmesini yapar. Bu temel dýþýnda, Yeni-Darwinci olarak adlandýrýlan pek çok bilim insaný, birçok önemli konuda kendi aralarýnda anlaþmazlýk içindedirler. Örneðin Edward O. Wilson ve onun gibi düþünenler, genlerimizde kodlu biyolojik yapýmýzýn, sosyolojik yapýmýzý ve kültürümüzü oluþturduðu ile ilgili ‘sosyobiyoloji’ diye anýlan yaklaþýmý savunmaktadýrlar. Yeni-Darwinizm’de, birçok muhalif görüþün savunulmasýna karþýn, sonradan kazanýlan özelliklerin aktarýlamayacaðý konusunda genel bir kaný vardýr. Her ne kadar sonradan kazanýlan özelliklerin aktarýlabileceðini hâlâ savunanlar olsa da, bunlar Yeni-Darwinci çizginin tamamen dýþýnda etkin olmayan çok küçük bir azýnlýktýr. Bu revizyon genetikteki geliþmelerin dayattýðý bir sonuçtur. Kalýtým ile ilgili modern teorinin temel ilkeleri, Darwin ile ayný dönemde yaþayan Gregor Mendel (1822-1884) tarafýndan ortaya konmuþtur. Mendel, bezelyelerle ilgili yaptýðý deneylerini 1865 yýlýnda yayýmladý. Kendi döneminde yeterli ilgi görmeyen bu çalýþmalar 20. yüzyýlýn ilk yýllarýndan itibaren yeniden keþfedildi. Mendel, birbirinden farklý bezelyeleri çiftleþtirdi ve yeni oluþan melez bezelyelerin, çiftleþtirilen bezelyelere ne kadar benzediðini gözlemledi. Bu gözlemi yaparken bezelyelerin yuvarlak veya buruþuk olmasý, rengi, uzun veya kýsa olmasý gibi özelliklere yoðunlaþtý. Melezleþen bezelyelerde kýsalýða karþý uzunluðun, buruþukluða karþý yuvarlaklýðýn, beyaza karþý mor rengin daha çok gözlendiðini tespit etti. Daha çok gözlenen bu özelliklere dominant (baskýn), daha az gözlenen özelliklere ise resesif (çekinik) denir. Mendel, melezleþtirdiði bezelyeleri birbirleriyle de çiftleþtirince dominant özelliðin yeni oluþan melez bezelyelerde üçe bir oranýna yakýn bir þekilde ortaya çýktýðýný belirledi. Bu çalýþma, canlýnýn genotipi ile (genetik özellikleriyle) fenotipinin (dýþ görünüþünün) tamamen ayný olmadýðýný gösterir. Bireylerde, atalarýndan aldýklarý bazý özellikler resesif olarak bulunup sonra ortaya çýkýyorsa; bu, genetikte var olan ve bireyin genetiðinde taþýyýp ilettiði bazý özelliklerin, dýþ görünüþünden belli olmadýðý anlamýný taþýr. Mendel, melezleþtirme yoluyla tür oluþumunu Evrim Teorisi’ne alternatif bir izah olarak deðerlendiriyordu (Linnaeus son döneminde ve Buffon da melezleþme ile tür oluþumuna dikkat çekmiþti). Mendel’in çalýþmalarý -o dönemde Darwin ve daha baþka birçok biyoloðun düþündüðü þekilde- atalardan gelen özelliklerin, kan yoluyla ve birbirine karýþarak yeni oluþan yavruya geçmediðini gösterdi. Özellikler atadan yavruya birbirinden ayrý, karýþmayan bir þekilde geçer. Johanssen, kalýtýmý saðlayan ve atalardan yavruya geçen bu parçacýklara 1911 yýlýnda ‘gen’ adýný koydu. Weismann, 1883 yýlýnda üreme hücreleri vücudun diðer bölümlerinden ayrý olduðu için; Lamarckçýlarýn, Yeni-Lamarckçýlarýn ve Darwincilerin savunduðu þekilde sonradan kazanýlan özelliklerin aktarýlmasýnýn mümkün olmadýðýný ve ‘doðal seleksiyon’un evrimci yaklaþým için yeterli olduðunu ileri sürdü. Bu, kullanýlan organlarýn geliþip sonraki nesillere aktarýlmasýnýn veya kullanýlmayan organlarýn körelmiþ bir þekilde sonraki nesle aktarýlmasýnýn mümkün olmadýðý anlamýna gelmektedir. Farelerin birçok nesil boyunca kuyruklarýný kesip, sonradan oluþan farelerin de kuyruklu doðmasýný bu tezine delil olarak gösterdi. Evrime bir tek ‘doðal seleksiyon’un yön verdiðini söyleyerek kendi karþýtlarýnýn alternatif teoriler için çaba göstermesine yol açtý. Herbert Spencer, Weismann’ýn görüþleri üzerine kendisinin Darwinci kampýn dýþýnda olduðunu açýkladý. Weismann’dan sonraki elli yýl onun ortaya koyduðu problemin tartýþýlmasýyla geçti; Mendel’in yeniden keþfinde de onun ortaya koyduðu yaklaþýmýn önemli etkisi oldu. Weismann ilerleyen yýllarda ‘doðal seleksiyon’un evrimi açýklamaya yeterli tek mekanizma olduðu fikrinden vazgeçti. ‘Tohumsal seleksiyon’ fikrini benimsemeye baþladý; bununla, canlýlarda ‘yönlendirilen bir çeþitliliðin’ oluþtuðunu, bunun sayesinde yeni organlarýn meydana çýktýðýný savundu. Doðal seleksiyonun yeni organ iþe yaramazsa etkin olacaðýný iddia ederek Darwin’in teorisini ortaya koyduðu ilk dönemde, en yakýnlarýndan biri olan Huxley, Darwin’in ufak deðiþikliklerin birikmesiyle evrimi savunmasýna karþýn büyük deðiþikliklerle (sýçramalarla) yeni türlerin oluþtuðunu (saltationism) iddia etti. Mendel’in ilk dönemdeki takipçilerinden bir kýsmý mutasyonlarýn (gendeki deðiþikliklerin), bir türden diðerine geçiþi saðlayacak þekilde sýçramalý olduðunu savundular. Mutasyonla yeni bir türün oluþacaðýna dair yaklaþýmý ilk olarak Hollandalý botanikçi Hugo De Vries (1848-1935), ‘Mutation Theory’ (1901) adlý çalýþmasýnda ileri sürdü. 1910 yýlýndan itibaren, hýzlý üreme özelliðinin avantajlarý gibi sebeplerle sirke sineði (Drosophila) üzerinde laboratuvar ortamýnda X ýþýný vermek gibi müdahaleler ile mutasyon deneyleri yapýldý. Mutasyonlarýn genelde resesif (çekinik) olmakla beraber dominant da olabileceði görüldü. Yapýlan tüm deneyler, De Vries’in düþüncesinin aksine, Drosophila’nýn hiçbir yeni türe dönüþmediðini gösterdi. Laboratuvar ortamýnda X ýþýný verilerek, normal koþullarda mümkün olmadýðý kadar mutasyona uðratýlan canlýlardan bile yeni ve yararlý özelliklere sahip bir tür elde edilememesi, Evrim Teorisi için ciddi bir sorundur. Böylece teori, tek bir yeni ve fonksiyonel türsel deðiþikliðin, manipülasyonun mümkün olduðu ortamda bile gözlenememesi sonucu zor duruma düþmüþtür. Yeni-Darwinizm yavaþ ve uzun yýllarda biriken mutasyonlarla, canlýlardaki yeni organlarýn ve özeliklerin oluþtuðunu söyleyerek içinde bulunduðu sorunu çözmeye çalýþmýþtýr. Ama bu da teorinin, gözlemsel destekten yoksun oluþunu ortadan kaldýrmaz. Bilim felsefesi açýsýndan Evrim Teorisi’nin deðerlendirileceði 3. bölümde bu konu iþlenecektir. Watson ve Crick 1953’te DNA’yý keþfetmeden önce, genlerin vücut hücrelerindeki deðiþimlerden etkilenmediði ve bu izole genlerin, yeni bireyin oluþumuna þekil verdiði konusunda genel kaný oluþmuþtu. DNA’nýn keþfi bu kanýyý iyice kuvvetlendirdi ve genetik bilginin DNA’larda nükleik asitlerle kodlu olduðu öðrenildi. Mutasyonlarýn, bu nükleik asitlerin düþmesi veya zarar görmesi gibi etkilerle oluþtuðu anlaþýldý. DNA’nýn yapýsýnýn keþfi ‘makro mutasyonlarý’ savunmayý güçleþtirdi, DNA’nýn hassaslýðý bu kadar büyük mutasyonlarý kaldýramazdý. Bu da türlerin sýçramalý mutasyonlarla oluþtuðu fikrinin savunulmasýný açmaza soktu. Yeni-Darwinizm canlýlardaki benzerliklerden (homoloji) evrim olduðu sonucuna dayanmaya devam etti, ama canlýlardaki ‘homoloji’ artýk ortak atadan benzer genler alýndýðý yaklaþýmýyla açýklanmaya baþladý. Bu noktada, teorinin benzerlikten evrime yükselmesine dair içeriði ayný kaldý. Haeckel’in savunduðu ‘merdiven gibi yükselen evrimsel aðacý’ Yeni-Darwinistler’den neredeyse hiç savunan kalmadý; onun yerine ‘ortak bir atadan dallanan bir evrim aðacý’ kabul edildi. Yeni-Darwinistler’in içinde Darwinizm’i ateistik inançlar ile birleþtirip savunanlar olduðu gibi, ‘yaratýlýþçý’ olduðunu söyleyip evrimi benimseyenler de oldu. Birçok bilim insaný ise dinlere veya Tanrý’ya dair fikirlerini Evrim Teorisi’nden tamamen ayýrarak bu teoriyi savundu. Ünlü biyokimyacý Jacques Monod evrimin tamamen tesadüfi bir süreç olduðunu düþündü. EVRÝM TEORÝSÝ’NÝN ORTAYA KONDUÐU DÖNEM VE YERDEKÝ PARADÝGMA‘Paradigma’ terimi bizzat bu terimi popülerleþtiren Thomas Kuhn tarafýndan ünlü kitabý ‘Bilimsel Devrimlerin Yapýsý’nda birçok farklý anlamda kullanýlmýþtýr. Bu yüzden bu kitapta benim ‘paradigma’ kavramýyla neyi kastettiðimi belirtmek faydalý olacaktýr. ‘Paradigma’ kavramýyla; belli bir dönemde ve bölgede hâkim olan felsefî görüþlerin, bilimdeki geliþme ve yeni anlayýþlarýn, teolojideki yaklaþýmlarýn, ekonomik koþul ve teorilerin, politik ve sosyolojik ortamýn ve diðer belirleyici unsurlarýn hepsinin bir arada bilimsel çalýþmanýn yapýlýþ þeklini ve kabulünü nasýl etkilediklerini ifade etmeye çalýþýyorum. Bu anlama göre Evrim Teorisi; 19. yüzyýlda, esas itibarýyla Ingiltere’deki felsefî, bilimsel, teolojik, politik, sosyolojik ortamdaki ‘paradigma’dan etkilenerek ortaya konmuþtur. Evrim Teorisi’nin oluþmasýnda bu paradigmanýn önemli olduðunu söylerken, Evrim Teorisi’nin açýklamasýnýn sadece ve sadece bir paradigmanýn açýklanmasýyla mümkün olduðunu veya Kuhn gibi, bilimsel bilginin yalnýzca belli bir paradigma içinde önemli olduðunu ve objektif bilgi olmadýðýný (bir paradigmanýn dýþýnda o paradigmanýn bilgisinin doðruluðu için bir kriter olmadýðýný) kastetmiyorum. Kuhn’un yaklaþýmýna tamamýyla katýlmasam da onun, bilimsel bilgi ve ilerlemeyle ilgili epistemolojik sorunlarýn, yani çaðdaþ bilim epistemolojisinin, mutlaka sosyal bir yönü de olduðunu göstermesininBir bilginin sosyolojik ortamýn etkisiyle oluþtuðunu söyleyerek, o bilginin mutlak þekilde objektif olmadýðýný (evrensel bir bilgi olmadýðýný, sadece dönemindeki koþullarýn bilime bir yansýtýlmasý olduðunu) söylemiyorum. Bilgi sosyolojisine dayanan bu yaklaþým, mevcut bilimsel bilgi ve teorinin neden ve hangi ortamda oluþtuðunu söyleyebilir, fakat bu teorinin yanlýþlanmasýný içermez. Fakat bilgi sosyolojisinin bu yaklaþýmý, doðru olmayan bir bilimsel bilgi ve teorinin neden oluþtuðunu açýklayabilir. Yani yanlýþ olan bilimsel bir bilgi ve teorinin, neden kabul edilip ortaya konduðunu belirlememizi saðlayabilir. Bazen ayný paradigma içinde ortaya konan bir teori doðru, diðeri ise yanlýþ olabilir. En zor olan ise bir teorideki yanlýþ unsurlarýn doðru unsurlara karýþmýþ olduðu durumdur. Böyle bir durum analitik bir incelemeyle doðru ile yanlýþý ayýrt etmeyi gerektirebilir ki; bu gerçekten de çetin bir uðraþtýr. Evrim Teorisi’nin belli bir sosyal ortamýn yansýmasý olduðunu, bu teorinin yanlýþ bir teori olduðu ve sadece belli bir paradigmanýn ürünü olduðu için kabul edildiðini göstermek için vurgulayanlar olmuþtur. Jeremy Rifkin, iktisadýn en önemli düþünürlerinden Adam Smith’in (1723-1790) 1776’da yazdýðý ünlü kitabý ‘Milletlerin Zenginliði’ (The Wealth of Nations) ile Darwin’'in yazdýklarýnýn arasýndaki önemli benzerliklere dikkat çeker ve evrimci geliþim düþüncesini, Smith’in ‘iþin bölümlere ayrýlmasý’ ile ilgili teorisinin motive ettiðini söyler. Darwin, Smith’in iþbölümünün faydalarý ve verimliliði artýrmasý ile ilgili görüþlerini biyolog Milne-Edwards’dan aldý. Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’ kitabýný yazdýðý yýllarda (1859), Ingiliz Imparatorluðu’nun üzerinde güneþin hiç batmadýðý söyleniyordu, Ingiltere dünyadaki oluþumlarýn en önemli aktörüydü. Evrim Teorisi’ni meþrulaþtýrmak için sömürü düzeninden doðaya (sosyo-politik ve iktisadi düzenden doðaya) analojiler kurulurken, sömürü düzenini meþrulaþtýrmak için tam tersi yönde, doðadan sömürü düzenine analojiler kuruldu. Bu süreçler bilinçsiz olarak geliþmiþse de teorinin kabulünde rol oynadý. Darwin, Ingiliz sömürgeciliðine biyolojik bir temel saðlamýþtýr. O; “Farklý ýrklardan iki insan karþýlaþýnca týpký iki farklý türden hayvan gibi davranýrlar. Dövüþürler, birbirlerini yerler, birbirlerine zarar verirler. Ama ardýndan en güçlü bünyenin (yani insandaki aklýn) kazanacaðý daha ölümcül bir mücadele baþlar... Doðal seleksiyon o kadar etkilidir ki, tüm dünyada alt ýrklar üst medeniyetlerin ýrklarý tarafýndan zamanla bertaraf edileceklerdir” diyordu. Ingilizler, sömürgecilik yaparken doðanýn bir gereðini yerine getirdiklerini düþündükleri için güven tazeliyorlardý ve tabii ki bu durum teorinin ilk ortaya konduðu ortamda benimsenmesinin kolay olmasýna katkýda bulunmuþtur. Darwin’in içinde yaþadýðý dönemde endüstri devrimi ile beraber ‘ilerleme’ fikri halkýn her tabakasýnda yaygýnlaþmýþtý. Sosyo-ekonomik alanda ve teknolojik geliþmede gözlemlenen ‘ilerlemeci evrim’ fikri, felsefe alanýnda Schelling, Hegel ve Comte gibi filozoflarýn felsefesindeki ‘ilerlemeci evrim’ görüþüyle birleþiyordu. Bu teori ortaya konduðunda halkýn geniþ tabakalarýndan entelektüellerine kadar geniþ bir kesimin zihninde ‘evrim’ fikri zaten vardý. Kant-Laplace ile gök cisimlerinin oluþumunun evrimi ve Lyell gibi bilim insanlarýyla yerkürenin evrimi hakkýndaki evrimsel yaklaþýmlar, sosyo-ekonomi ve felsefe alanýnýn dýþýnda bilimde de ‘evrim’ görüþünü yaygýnlaþtýrmýþtý. Bu da ‘evrim’ kavramýnýn 19. yüzyýlda özellikle Ýngiltere’de hâkim bir kavram olmasýna yol açtý. Marx ve Engels’in, tarihin evrimine ve sýnýf kavgasýna dayalý komünist felsefelerini bu yüzyýlýn Ingiltere’sini (ayný paradigma içinde) gözlemleyerek geliþtirmelerini de tesadüf olarak göremeyiz. Felsefe, fizik, yerbilimi, sosyoloji, iktisat, tarih gibi alanlarda oluþan ‘evrim’ kavramý, canlýlarýn dünyasýndaki karþýlýðýný Darwin ve Wallace gibi isimlerin çalýþmalarýnda buldu. Evrimin mekanizmasý olarak görülen ‘doðal seleksiyon’ da, daha önce belirtildiði gibi çaðýn olaylarý, iktisat ve sosyolojisi gibi unsurlarla uyumluydu. Evrim Teorisi’nin ortaya konduðu dönemde, Newton fiziðinin ve felsefe ile bilimde mekanist yaklaþýmýn hâkimiyeti vardý. Teologlarýn bir çoðu evrenin mekanik iþleyiþini, Tanrý’nýn yaratýþýnda bir araç olarak görerek; Tanrýsal yaratma ile gayeselliði ve mekanist yaklaþýmý uzlaþtýrmýþlardý. Bu yüzden ‘doðal seleksiyon’u ortaya ilk koyan Wallace, mekanik prensiplerle iþleyen bir biyolojik düzen ile ‘tasarým’ arasýnda bir çeliþki görmedi. Fakat mekanist yaklaþýmý Tanrýsal yaratmaya karþý gören pozitivistler; Evrim Teorisi’nin metafizik unsurlarý dýþladýðý kanaatine varýp, bu teoriyi kendi paradigmalarýnýn tamamlayýcýsý olarak gördüler. Diðer yandan pozitivizmin kurucusu Comte’un, Lamarck’ýn Evrim Teorisi’ni reddetmesi gibi olgular, gerek ayný tipteki bir teolojik yaklaþýmla, gerekse pozitivist yaklaþýmla herkesin ayný sonuçlarý çýkarsamadýðýnýn ilginç ve bizi acele ile yapýlan genellemelerden korumasý gereken örneklerdir. Ayný paradigma içinde herkes ayný sonuçlara varmamýþtýr, paradigmanýn çekim kanunu gibi mutlak belirleyici bir fiziksel kuvveti yoktur; fakat önemli belirleyici bir etkisi olduðu ve bunun da göz ardý edilmemesi gerektiði anlaþýlmaktadýr. Her bilimsel çalýþma bir toplumda yapýlýr. Bu yüzden sosyolojik ortamdan baðýmsýz bir bilimsel çalýþma olamaz. Bilimsel çalýþma yapýlýrken belirlenen ilkelerde de toplumun rolü vardýr. Çalýþmalarýn kabul edilip toplumsallaþmasýnda ise toplumun deðerleri ve menfaatleri ile toplumu yönlendiren siyaset gibi kurumlarýn etkisi vardýr. Tüm bu unsurlar objektif bilgiye ulaþmak arzusunda olan bilimin önünde ciddi engellerdir. Objektif bilgi; menfaatlere, mevcut siyasete, kültüre veya peþinen kabul edilmiþ ilkelere aykýrý olabilir. Toplumdan soyutlanmýþ bilgi olamayacaðý için, elde edilen bilginin objektifliðini belirlemekte birçok defa önemli zorluklar olmaktadýr. Çünkü bu bilgiyi deðerlendiren ‘biz’ de toplumun bir parçasý olarak; kabul edilmiþ ilkeler, toplumsal kurumlar ve kültürle kuþatýlmýþ bulunmaktayýz. Tüm bunlar, objektif bilimsel bilgiye ulaþmanýn imkânsýz olduðu anlamýna gelmez. Paradigmanýn, bilgiye ulaþma ve bilginin kabulünde zorlaþtýrýcý veya kolaylaþtýrýcý etkisi olduðunu, ele aldýðýmýz bilginin kabul veya reddinin, bilginin doðruluk veya yanlýþlýðýndan baðýmsýz olarak paradigmaya baðlý olabileceðini göz önünde bulundurmalýyýz. Bu ise bizi, bir bilgiyi (veya teoriyi) deðerlendirmek için, o bilginin ortaya konduðu paradigmayý bilmemiz gerektiði sonucuna götürür. Bu yüzden Evrim Teorisi’nin içinde yer aldýðý paradigmayý ele aldým. Paradigma, bilimsel çalýþmayý etkileyen tüm çerçeveyi ifade ettiði ve bu çerçevenin unsurlarý kendi aralarýnda da etkileþim içinde olduklarý için, bir paradigmayý kusursuz þekilde ortaya koymakta büyük zorluklar vardýr. Hele canlýlarýn Evrim Teorisi gibi, teolojiden bilime, felsefeden siyasete kadar geniþ bir alanda etkisi olan bir teori söz konusuysa, bu zorluk iyice artar. Evrim Teorisi’ne dayalý olarak topluma yön vermeye çalýþanlar ‘olan’dan (doðadan) ‘olmalý’ya (etik alanýna) sýçranamayacaðýna dair felsefî itiraza takýlýrlar; ama diðer yandan ideolojiden yani ‘olmalý’dan Evrim Teorisi’ne yani ‘olan’a doðru geçiþ yapýldýðý ve bu geçiþin de meþru olmadýðý bilinmelidir. Evrim Teorisi’nin ortaya konduðu paradigmayý belirlemekten daha önemli olan ise Evrim Teorisi’nin bilimsel iddialarýnýn ne kadarýnýn gerçekten de bilimsel bilgi olduðunu, ne kadarýnýn ise sadece mevcut paradigmanýn canlýlar dünyasýna yansýtýlmasýndan ibaret olduðunun saptanmasýdýr. Önümüzdeki bölümde bunu yapmaya çalýþacaðým. |
digg this /
add to del.icio.us /
stumble it /
Reddit it /
Sphere It /
Slashdot It!
Copyright © 2010 Caner Taslaman