DOĞUŞTAN AHLAK DELİLİ

DOĞUŞTAN AHLAK DELİLİ

 

Ahlak konusu felsefe ve dinlerin binlerce yıldır odağında olmasına rağmen 18. yüzyıldan önce ahlakın hareket noktası yapılmak suretiyle Allah’ın varlığı için bir argüman ileri sürüldüğüne tanıklık edilmez. Bunun bir sebebi, birçok teistin Allah’ın varlığını fideist bir şekilde (delile ihtiyaç duymayan imancı bir yaklaşımla) başlangıç noktası yaparak bir argümana ihtiyaç duymaması; diğer bir sebebi ise argümanlara atıf yapanların başta tasarımı temel alan deliller olmak üzere kozmolojik delil ve bilinç delili gibi delilleri yeterli görmeleri olmuştur. 18. yüzyıldan önce rastlanmayan, 20. yüzyılın başlarından sonra ise felsefenin adeta “metruk arazisi”ne[1] dönüşmüş olan ahlak delilleri hakkında hâlâ çok şey söylenebileceği düşünülerek burada bir argüman sunulacaktır.

Ahlakın artan bir şekilde interdisipliner bir çalışma alanı olduğu gözlenmektedir; felsefe ve dinler dışında psikoloji, bilişsel bilimler, nöroloji, antropoloji, evrimsel biyoloji, çocuk gelişimi gibi birçok başlık altında ahlak konusu ele alınmaktadır.[2] Ahlaktan hareketle yeni bir şeyler söylenecekse, bu çalışmaların da göz önünde bulundurulması gerektiği kanaatindeyim. Ahlakın, doğuştan sahip olduğumuz özelliklerimizle ilişkisine –aralarında önemli görüş farkları olsa da– Gottfried Leibniz (1646-1716),[3] Lord Shaftesbury (1671-1713),[4] Francis Hutcheson (1694-1746),[5] Thomas Reid (1710-1796)[6] ve Adam Smith (1723-1790)[7] gibi ünlü filozoflar dikkat çekmiştir. Sonuçta buradaki hareket kaynağım olan insanların doğuştan ahlaki özelliklere sahip olması, tarihteki birçok felsefeci ve teolog ile ortak noktamdır. Yakın dönemde gerçekleştirilen modern bilim alanındaki çalışmalardan gelen verilerle bu tarihsel iddianın desteklenmeye çalışılacak olması ve doğuştan ahlaki özelliklerin Allah’ın varlığını temellendiren bir ahlak delili için hareket noktası yapılması ise buradaki yaklaşımı farklı kılan unsurlardır. Bu konudaki delili şu şekilde sunabilirim:

 

  1. İnsanların doğuştan ahlaki özellikleri vardır.
  2. Bu durumu açıklayacak iki tane alternatif açıklamaya sahibiz:

2.1 Doğuştan ahlaki özelliklerimiz materyalist-ateizmin öngördüğü şekilde tesadüf ve zorunluluk ile oluşmuştur.

2.2 Doğuştan ahlaki özelliklerimiz teizmin öngördüğü şekilde Allah tarafından oluşturulmuştur.

  1. Doğuştan ahlaki özelliklerimizi teizm materyalist-ateizmden daha iyi açıklar:

3.1 Çünkü “ahlaki farkındalık” özelliğimizi daha iyi açıklar.

3.2 Çünkü doğuştan ahlaki özelliklerimizin ancak Allah varsa rasyonel temeli olmasını daha iyi açıklar.

  1. Sonuçta teizm materyalist-ateizme tercih edilmelidir.

 

Bu argümanın birinci maddesi düşünce tarihi boyunca çok tartışılmış bir hususla ilgilidir. Zihnin doğuştan boş bir levha olduğu görüşünü, hem birçok teist hem de birçok ateist savunmuştur. Boş levha (tabula rasa) kavramını popülerleştiren John Locke teistlere bir örnektir. Locke insan zihnine doğuştan işlenmiş gerçekler/idealar olduğu görüşüne karşı çıkan epistemolojik yaklaşımının gereği olarak ahlak ile ilgili doğuştan özellikler olduğu görüşüne de karşı çıktı.[8] Ahlak ile ilgili doğuştan özelliklerimizin olmadığı, ateistlerin yaygın olarak benimsemiş olduğu bir pozisyondur. Bu görüşü savunanların birçoğu, insanlarda gözlemlenen ahlaki yapıyı sosyokültürel belirlenimle açıklarlar; toplumsal ihtiyaçları, var olan ahlaki fenomenlerin yegâne belirleyicisi olarak nitelerler. Durkheim bu yaklaşımın en önemli temsilcilerinden biridir. Durkheim insanların doğuştan özelliklerinin mevcut olmadığını, bireylerin doğasını sadece sosyal faktörlerin biçimlendirdiğini ifade etmiştir.[9] 20. yüzyıl felsefesinde önemli bir yer tutan postmodernist yaklaşımların birçoğunca da insanların ahlak ile ilgili doğuştan özelliklere sahip olduğu reddedilmiştir (bu özellikler herkes için evrensel-ortak ahlaki değerler olduğu iddiasına temel yapılabilir gibi endişelerle). Sonuçta ateist ve teist birçok kişi, insanların doğuştan ahlakla ilgili özelliklere sahip olmadıklarını, 20. yüzyılda olduğu gibi hâlâ benimsemektedirler.[10]

Her sağlıklı insanın, özünde çok kompleks olmalarına karşı, çok rahat bir şekilde “iyi-kötü, doğru-yanlış, adaletli-adaletsiz” gibi ahlakın temelini oluşturan kavramları, çok küçük yaştan itibaren rahatça kullanabilmesi, bunları kullanma yeteneğinin insana doğuştan verildiğini göstermektedir. Bana göre bu, bilimsel araştırmalara atıf bile yapılmadan savunulabilecek, fakat ahlakla ilgili temel kavramlara sahip olmadaki olağanüstülüğü iyi analiz etmeyi gerektiren bir husustur. Bunun yanında yakın dönemde psikoloji ve bilişsel bilimler alanında yapılan birçok çalışmanın gösterdiği gibi ahlak ile ilgili özelliklerin birçoğu bebeklik aşamasından itibaren belirir. Jonathan Haidt’in de gösterdiği gibi ahlaki yargılar birçok kere akıl yürütme sürecine bağlı olmadan, spontane, otomatik olarak gerçekleşir ve bununla ilgili açıklama da birçok zaman eylem gerçekleştirildikten sonraki (post hoc) bir meşrulaştırma teşebbüsü şeklinde olmaktadır.[11]

Bahsedilen çalışmalara birkaç örnek vereyim. Yapılan birçok farklı deneyde yeni doğanlara diğer bebeklerin ağlamaları dinletilince ağlamaya başladıkları, stresli olduklarını gösteren yüz ifadeleri sergiledikleri ve emzirme oranlarının değiştiği saptanmıştır. Bu reaksiyonların gerçekten ağlamaya karşı mı, gelen sese karşı mı olduğunun anlaşılması için yeni doğanlara, aynı şiddette başka sesler, sentetik ağlama ve kendi ağlamalarının kaydı dinletilince ise diğer bebeklerin ağlamalarına gösterdikleri reaksiyonu göstermemişlerdir.[12] Kişilerin kızgınlık, korku, üzüntü, sevinç, acı, şehvet, suçluluk ve utanma gibi birçok temel duygusunu empati yoluyla anlarız. Yokluğu psikopatiye yol açan empati, kompleks ve çok katmanlı bir özelliktir.[13] Bu kadar önemli ve kompleks bir özellik olan empati ile ilgili özelliklere yeni doğan bebek aşamasından itibaren rastlanması, ahlaki bir sistemi benimsemek için gerekli unsurlardan biri olan empatiye doğuştan sahip olduğumuzu gösterir.

Diğer örnekleri benzer birçok versiyonu olan kukla deneylerinden verebilirim. Bir deneyde, bir kukla iki kuklayla top oynayacak ve diğer bir kukla topu alıp kaçacak şekilde bir senaryo bebeklere seyrettirildi. Bu mızıkçı kukla bebeklerin önüne getirilince, bebeklerin “adaleti uygulama”ya kalkışıp mızıkçı kuklayı cezalandırdıkları, örneğin kuklanın kafasına elleriyle vurdukları durumlar gözlemlenmiştir. Başka bir deneyde, 21 aylık bebekler iyi ve kötü kuklaların olduğu bir deney ortamında gözlemlendi: Bu ortamda 21 aylık bebekler, kuklalara ödül olarak bir şeyler verebilecekleri veya ceza olarak onlardan bir şeyler alabilecekleri bir duruma sokuldu. Bebeklerden bir şey almaları istendiğinde kötü kukladan aldıkları, vermeleri istendiğinde ise iyi olana verdikleri gözlemlendi. Diğer bir deneyde ise sekiz aylık bebekler, iyi kuklaya ödül verenleri bu kuklayı cezalandıranlara tercih ettiler; daha da ilginci kötü kuklayı cezalandıranları kötü kuklayı ödüllendirenlere tercih ettiler.[14] İyinin ödüllendirilmesinin ve kötünün cezalandırılmasının “adalet” kavramı açısından önemli bir yeri vardır. Bahsedilen deneylerin yapıldığı ve konuşmayı bile öğrenmemiş çocukların böylesi değerlendirmeler yapabilmeleri, doğuştan ahlakla ilgili kavramları kullanmaya ve değerlendirmeler yapmaya hazır bir altyapı ile dünyaya geldiğimiz görüşünü desteklemektedir. John Rawls “adaletli” ve “adaletsiz” gibi olağanüstü derecede kompleks ve potansiyel olarak sınırsız çeşitlilikte yargıda kullanabileceğimiz temel kavramların ve bunlara dayalı ahlaki yargılarımızın, Chomsky’nin dil teorisine benzer (doğuştan sahip olduğumuz kapasiteyle ilişki kuran) bir yaklaşımla anlaşılabileceklerini ifade etmiştir.[15]

Görüldüğü gibi bir ahlaki sisteme sahip olmayı mümkün kılan temellere insanların doğuştan sahip olduğu, yani argümanın birinci maddesinin doğruluğu anlaşılmaktadır. (Burada, bütünüyle bir ahlaki sistemin değil, bir ahlaki sistemi öğrenmeyi mümkün kılan temellerin doğuştan olduğunun savunulduğuna dikkat edilmelidir.) Argümanın ikinci maddesine gelince; insan doğasında bu özelliğin nasıl var olduğunun açıklamasını ancak insanı doğasıyla beraber açıklama iddiasındaki kuşatıcı yaklaşımların yapması mümkündür. Daha önce de gördüğümüz ve bu argümanın ikinci maddesinde ifade edildiği gibi bu hususta da rakip iki görüş teizm ve materyalist-ateizmdir. Birçok materyalist-ateist de bunu kabul edecektir, fakat mevcut özelliği kendi paradigmalarının daha iyi açıkladığını iddia edeceklerdir.

Argümanın üçüncü maddesinde ifade edilen sebeplerle teizmin insanların doğuştan ahlaki temellere sahip olmasını daha iyi açıkladığı gösterilebilirse, bu delilin sonucu olan “teizmin materyalist-ateizme tercih edilmesi gerektiği” mantığın gereği olarak kabul edilecektir. Anlaşılacağı üzere bu argümanda kritik madde üçüncü maddedir ve aşağıda bu maddenin iki şıkkı değerlendirilecektir.

 

3.1’in Değerlendirilmesi: Öncelikle evrimsel mekanizmaların araçsal sebepler olarak kullanılarak doğuştan ahlaki özelliklerimizin oluşturulmuş olduğu görüşünün burada savunulan argümanla uyumlu olduğunu belirtmek istiyorum. (Bundan bir önceki doğal arzular ve daha detaylı şekilde iki bölüm önceki canlılarla ilgili bölümde bu hususa dikkat çekildiği için orada dikkat çekilenleri burada tekrarlamıyorum.) Genel tektanrıcı inanç, insanların hayvan ve bitkilerden farklı bir şekilde ahlaki sorumluluğu olduğu yönündedir. İnsanların arı, karınca gibi bazı canlılarda da görülen özgeci (altruist, diğerkâm, fedakâr) davranışları sergilerken sahip olduğu “ahlaki farkındalık” (moral awareness) özelliği diğer tüm canlılardan farklıdır. Canlarını başkaları için feda etmek gibi özgeciliğin en üst örneklerini gösteren arılar gibi canlılarla benzer davranışları gösteren insanların bu davranışları aynı olsa da, bu davranışlara yol açan mekanizmalar oldukça farklı gözükmektedir. Davranışçı metodoloji, aynı davranışı gösteren bireylerin bu davranışlarının arkasında farklı kaynakların olduğuna nüfuz edemez. Hermenötik ve içebakışçı (introspective) yaklaşımlar kullanılarak insanların “ahlaki farkındalık”larına tanıklık edilip; bunun, arıların “ahlaki farkındalık” ile irtibatlı olmayan ama benzer davranışlara sebep olan mekanizmalarından ne kadar farklı olduğu anlaşılabilir. Kendi türünden birine yardım etmek gibi arı ve insan arasındaki tamamen aynı özgeci bir davranışı ele alırsak, bunun “ahlaki farkındalık” ile yapılıp yapılmamış olması çok önemli bir farktır. Hayatını feda edecek şekilde özgeci davranan arıların bu davranışları, bilinçli bir şekilde iyi-doğru ve kötü-yanlışın “farkındalığı” hissedilerek ve “ahlaki seçim” yapılarak değil de, genlerinde kodlu olan bir kodun “farkındalıksız” uygulanması olarak gerçekleşir (böcekbilimcilerin çoğunluğu bu hususta hemfikirdir).

John Hick’in dikkat çektiği gibi arı, “ahlaki farkındalık” ile ahlaki seçim yapabilse “kendisinin yaşamını feda etmemeyi” de tercih etmesi pekâlâ mümkün olurdu.[16] İnsanların “doğuştan ahlaki özellikleri” sadece otomat gibi bir hedefe yönelmelerinden radikal şekilde farklı olarak “iyi-kötü, doğru-yanlış, adaletli-adaletsiz” gibi temel kavramların “farkındalığı” ile ahlaki seçim yapacak bir kapasiteyi de insan için mümkün kılmaktadır. “Ahlaki farkındalığa” özel vurgu yapan Richard Swinburne şöyle demektedir:

 

“İnsanlar bir olay hakkında önemli kararlar verecekleri zaman ahlaki iyilik ve kötülük kavramlarına (bence genel manada iyilik ve kötülüğe) sahip olmalıdırlar… Allah bizi seçmemiz gereken önemli seçeneklerle karşılaştıracak ise zaten bu tip bir ahlaki farkındalığın gelişmesini sağlayacaktır. Fakat eğer Allah yoksa, zekâya sahip olan bedenli varlıkların bu seviyeye gelmelerinin olasılığı nedir? Bu varlıklar, birçok hayvan grubunda olduğu gibi, spontane ve doğal olarak birbirlerine yardım edebilirler. Fakat bu eylemleri ahlaki olarak iyi kapsamında değerlendirmek özgeci davranmanın ötesinde bir olgudur. Yani, Allah’ın bazı yarattıklarına, onların özgür bireyler olmaları için gerekli olan ahlaki değerleri vermesi beklenecek bir olguyken, başka herhangi süreçlerin neticesinde ahlaki değerlerin oluşmasını beklemek için bir sebep yoktur. Bunu şu olgu da göstermektedir: Kendi türünden olan diğer hayvanlara yardım etmeye doğal olarak eğilimli birçok hayvan için ahlaki bir değer yoktur, aslan ve kaplanların ahlaki değerleri olduğunu veya bu değerleri geliştirebileceklerini kabul etmek için bir sebep bulunmamaktadır… Ahlaki seçimler ahlaki farkındalığın varlığını gerektirmektedir…”[17]

 

Materyalist-ateist yaklaşıma sahip olanların ileri sürdüğü gibi arkasında bilincin olmadığı tesadüfen gerçekleşen süreçlerin sonucunda “ahlaki farkındalık” gibi çok kompleks, maliyetli ve insana has bir özelliği insanların kazandıklarının iddia edilmesi; yani dünyadaki diğer tüm canlılardan farklı olarak insanın davranışlarında “ahlaki farkındalığın” rol oynaması gibi farklı bir çözümün tesadüfi süreçlerle ortaya çıktığı iddiası mantıklı gözükmemektedir. Fakat tesadüfü dışlayan ve insanın “ahlaki farkındalığı”na Allah’ın planı içinde özel anlamlar yükleyen teizm açısından, diğer canlılardan farklı böylesi bir özelliğin insana yerleştirildiğini düşünmek için iyi nedenler vardır.

Ayrıca maddi evrende, fiziğin tarif ettiği kadarıyla maddenin özellikleriyle alakasız gözüken ve ahlakı mümkün kılan “iyi-kötü” gibi kavramların nasıl olup da var olduğunu da teizm çok daha başarılı bir şekilde açıklar. İnsanların doğuştan sahip oldukları ahlaki temelleri sayesinde var olan “ahlaki farkındalık” özellikleri; Allah’ın insanları yarattığı görüşü doğruysa beklenecek bir özellikken, ateizm doğruysa beklenmeyecek bir özelliktir. “Neden ahlaktan yoksunluk değil de ahlaki farkındalık var?” sorusu, teist paradigma içinde ateist paradigmadan çok daha başarılı şekilde cevap bulmaktadır.

 

3.2’nin Değerlendirilmesi: Ahlaki bir sistemin Allah inancı olmadan işlemesi pratikte elbette mümkündür (bu yüzden birçok ateist oldukça ahlaklıdır), fakat en önemli özelliklerinden birisi bağlayıcılık olan ve insanların şahsi çıkarlarından gerektiğinde fedakârlık yapmalarını gerektiren yasalardan oluşan ahlaki sistemlerin, Allah inancı olmadan rasyonel temeli olamaz. Nitekim birçok ünlü ateist felsefeci de bunu tespit etmiştir. Örneğin Allah olmadığında ahlaki değerlerin doğruluk değeri kalmayacağına, Nietzsche ve Sartre gibi ünlü ateist filozoflar dikkat çekmiştir. Nietzsche’nin şu sözleri böylesi bir tespiti ortaya koymaktadır:

 

“Ondan, temel bir kavramı, Allah’a inancı çekip aldığınızda, bütününü mahvedersiniz: Artık zorunlu hiçbir şey elinizde kalmaz… Onun ancak Allah’ın varlığı doğruysa bir doğruluk değeri olabilir; o, Allah ile ayakta durur, Allahsız çöker.”[18]

 

Sartre’ın şu sözlerinde de bu yaklaşımı görmekteyiz:

 

“Tam tersine, varoluşçu için Allah’ın var olmadığı fikri oldukça huzursuzluk vericidir, çünkü O’nunla beraber rasyonel bir zeminde değerler için zemin bulma olasılığı da yok olmaktadır. Bu, bunu düşünecek sonsuz ve mükemmel bir bilinç olmadığı anlamına geldiğinden, baştan kabul edilebilecek bir iyilik de yok demektir. Sadece insanların olduğu bir zeminde olduğumuzdan; hiçbir yerde iyiliğin var olduğu, kişinin dürüst olması veya yalan söylememesi gerektiği yazmaz. Dostoyevski ‘Allah olmasaydı, her şey serbest olurdu’ diye yazmıştır ve bu da varoluşçuluğun başlangıç noktasıdır. Gerçekten de Allah yoksa her şey serbesttir ve bunun sonucu olarak da insanın bir dayanak noktası yoktur.”[19]

 

Ateist bir dünya görüşünün içerisinde sahip olduğumuz doğuştan ahlaki özelliklerin illüzyon olarak anlaşılması gerektiğini çağımızın ünlü materyalist-ateistleri Michael Ruse ve Edward Wilson’ın şu sözlerinden de anlayabiliriz:

 

“Cambridge’li felsefeci G. E. Moore tarafından bu yüzyılda popülerleştirilen bir ifadeyi kullanmak gerekirse, evrimsel etikte var olandan olması gerekene geçiş yapıldığından ‘natüralist yanılgı’ (the naturalistic fallacy) suçu işlenmektedir. Ahlak bize ortak hareket etmemiz için genlerimiz tarafından yutturulan bir illüzyondur. Hiçbir dış temeli yoktur. Ahlak, evrim tarafından oluşturulmuştur, fakat onun tarafından temellenmemektedir… Ahlakın objektif bir temeli yoktur, fakat biyolojik yapımız bizi öyleymiş gibi düşünmeye sevk etmektedir.”[20]

 

Ahlaki yargının temelini oluşturan ve doğuştan sahip olduğumuz “iyilik-kötülük” ile ilgili sezgilerimiz üzerine düşündüğümüzde, “iyilik-kötülüğün” şahsi çıkarlar ve tutkuların üstünde ontolojik bir statüye sahip olduğunu anlarız; bu ahlak ile ilgili en temel hususlardan birisidir. Ahlaki yasaların “Allah’ın buyruğu” olması bu hususta gerekli rasyonel temeli sağlar, çünkü teist ontolojiye göre Allah her şeyimizi muhtaç olduğumuz ve her şeye gücü yeten yaratıcımız olduğu için O’nun buyrukları (ahlak yasaları) her türlü toplumsal beklenti, şahsi çıkar ve tutkulardan daha önemlidir. Fakat materyalist-ateist paradigma içinde “iyilik-kötülük” ile ilgili sezgi, tesadüfi süreçlerle oluşmuş olan nükleotidler gibi biyokimyasal yapılardan, bunlar ise evreni oluşturan temel kuvvetler veya itme-çekme ve dalga-parçacık olmak gibi maddenin özelliklerinden ibarettir. Eğer materyalist-ateizmin öngördüğü gibi var olanlar sadece ve sadece maddeden ibaretse, maddi yapıda şahsi çıkarlar ve tutkular üzerinde bir değere sahip olması gereken “iyilik-kötülük” hakkındaki sezgimize rasyonel temel bulunamaz. Materyalist felsefenin paradigmasında ortaya çıkan bu durumu gören Ruse ve Wilson gibi ateistler bu sezgilerimizi (yani ahlakı) “illüzyon” olarak görmüşlerdir. Ateist ontolojide doğal süreçlerin ve tesadüfün birleşimiyle oluştuğu düşünülen insanların hayvanlardan farklı ahlaki özellikleri olan bir varlık olmasını temellendirebilecek rasyonel bir temel gözükmemektedir.

Örneğin birisinin yüklü miktarda parasını düşürdüğünü, bunu bizim bulduğumuzu, parayı iade etmezsek hayatımızın geri kalanını çok rahat geçireceğimizi ve bu parayı aldığımızı hiçbir kimsenin kesinlikle bilemeyeceğini düşünelim. Toplumsal bir yaptırımın kesinlikle mümkün olmadığı bu durumda ahlakla ilgili ilk teorik açıklama neyin “iyi-kötü” olduğunun belirlenmesi için gerekir. Gerek a priori (önsel) akıl yürütmeye dayanan Kantçı deontolojik bir ahlaka[21] gerek tümevarımsal bir akıl yürütmeye dayanan Millci yararcı bir ahlaka[22] atıflar yaparak da parayı iade etmenin “iyi” etmemenin “kötü” olduğunu savunanlar olabilir. Fakat bahsedilen yaklaşımlar, deontolojik kuralların veya yararcı yaklaşımın neden “iyi” olduğunu açıklayamamakta, yani ahlaki sistemlerinin temellerini Allah’a atıf yapmaksızın rasyonel şekilde inşa edememektedirler.

“İyi” insanların çıkar hesaplarının üzerinde olan bir standarttır; ahlakı otonom gören Kantçı sistemde; insanların, tüm insanların akıllarını göz önünde bulundurarak ulaştıkları bir ahlaki standardı (koşulsuz buyruğu: categorical imperative), yine akıllarıyla yapacakları çıkar hesaplarının ve arzularının üzerine çıkarmalarının rasyonel temeli gözükmemektedir.[23] “Neden herkesin kendi çıkarını gerçekleştirmesi veya ‘tutkuların kölesi’ (slave of the passions) olması değil de, başka akılların da göz önünde bulundurulmasıyla çıkarsanan koşulsuz buyruğa uymak iyidir?” temel sorusunun mantıklı cevabı Kant’ın sisteminde yoktur. Doğuştan ahlaki özelliklerimizi tesadüfen oluşmuş doğal süreçlerin sonucu görenlerin, bunları “illüzyon” olarak gördükleri gibi rasyonalitemizi tesadüfi süreçlerin sonucu olarak görenlerin, insanların ortak rasyonalitesinden çıkartılacak değerlere uyulmasıyla ilgili “gereklilik, bağlayıcılık” hislerini de “illüzyon” olarak görmeleri gerekir. “Neden kendi en çok mutluluğumuzu değil de en çok kişinin en çok mutluluğunu (the greatest happiness of the greatest number) düşünmeyi iyi olarak nitelemeliyiz?” gibi yararcı ahlakın temelleri açısından çok temel bir soru da rasyonel bir cevaptan yoksundur.

Kısacası insanların doğuştan ahlaki özellikleri olduğunu, çok kompleks ahlaki temel kavramları çok küçük yaştan itibaren sağlıklı tüm insanların kullanabilmelerinden ve son dönemde yapılan modern psikoloji ve bilişsel bilimler alanındaki çalışmalardan anlıyoruz. Doğuştan sahip olduğumuz özellikler sayesinde insan türüne has bir özellik olan “ahlaki farkındalık” özelliğine sahip olmaktayız. Hiçbir canlıda gözükmeyen böylesi kompleks ve türe has bir özelliğin insanlarda oluşması; insanı ontolojik açıdan diğer canlılardan ayırmayan materyalist-ateistler açısından beklenilmemesi gereken bir durumken, insanların özel ahlaki sorumlulukları olduğunu iddia eden teistler açısından ise beklenecek bir durumdur. Ayrıca tesadüfi doğal süreçlerin ancak Allah varsa rasyonel temeli olacak özellikleri insanlarda oluşturduğu şeklindeki materyalist-ateizmin görüşünden, bunlar Allah tarafından insanlarda bilinçli bir şekilde oluşturulduğu için ancak Allah’ın varlığına atıfla bu özelliklerin rasyonel temel bulabildiği görüşü çok daha iyi bir açıklamadır. Doğal süreçlerle bahsedilen doğuştan kapasitemizin oluştuğunu söyleyenler, doğal süreçlerin gözlerimizi Allah’a çevirdiğini söylemiş olmaktadırlar. Bu ise materyalist-ateist görüşten ziyade Allah’ın doğal süreçleri araçsal sebepler olarak kullandığını söyleyen teistlerin beklentileriyle uyumludur. Burada savunulan görüşe göre doğuştan ahlaki özelliklerimizi yaratan, insanlara bahsedilen özellikleri doğuştan (fıtratlarına) vermek suretiyle, adeta kendi markasını insanların fıtratına vurmuştur. Sonuçta doğuştan ahlaki özelliklerimizin incelenmesinin neticesinde de teizmin materyalist-ateizme tercih edilmesi gerektiği gözükmektedir.

 

 

[1] Robert Adams, “Moral Arguments for Theistic Belief,” Rationality and Religious Belief, Ed: C. Delaney, University of Notre Dame Press, Notre Dame, 1979, s. 116.

[2] Christopher Suhler ve Patricia Churchland, “The Neurobiological Basis of Morality,” The Oxford Handbook of Neuroethics, Ed: Judy Illes ve Barbara J. Sahakian, Oxford University Press, Oxford, 2011, s. 33.

[3] G. W. Leibniz, New Essays on Human Understanding, Ed: Peter Remnont ve Jonathan Bennett, Cambridge University Press, Cambridge, 1996.

[4] Lord Shaftesbury, Characteristics of Men, Manners, Opinions, Times, Ed: Lawrence Klein, Cambridge University Press, Cambridge, 2001, s. 163-230.

[5] Francis Hutcheson, A System of Moral Philosophy, Continuum International Publishing Group, New York, 2005.

[6] Thomas Reid, Inquiry and Essays, Ed: R. E. Beanblossom ve K. Lehrer, Hackett Publishing, Indianapolis, 1983.

[7] Adam Smith, The Theory of Moral Sentiments, Liberty Classics, Indianapolis, 1976.

[8] John Locke, An Essay Concerning Human Understanding, Prometheus Books, New York, 1995. 1. ve 3. bölümler.

[9] Donald Black, “On the Origins of Morality,” Evolutionary Origins of Morality: Cross-Disciplinary Perpectives, Ed: Leonard Katz, Imprint Academic, Thorverton, 2000, s. 109.

[10] Burada savunduğum “doğuştan ahlak delili”nde ahlakın doğuştan özelliklerimizle ilişkili olduğunu ifade ederken, dıştan gelen etkilerin insanların ahlaki yapısının oluşumundaki önemli etkisini reddetmediğimi belirtmeyi, bir yanlış anlama olmaması için gerekli görüyorum.

[11] J. Haidth, “The Emotional Dog and Its Rational Tail: A Social Intuitionist Approach to Moral Judgment”, Psychological Review, No: 108, s. 814-834.

[12] M.L. Simner, “Newborn’s Response to the Cry of Another Infant,” Developmental Psychology, No: 5, 1971, s. 136-150; M. Dimion, F. Simion ve G. Caltran, “Can Newborns Discriminate Between Their Own Cry and the Cry of Another Newborn Infant,” Developmental Psychology, Vol: 35/2, 1999, s. 418-426.

[13] Tania Singer, “The Neuronal Basis and Ontogeny of Empathy and Mind Reading: Review of Literature and Implications for Future Research,” Neuroscience and Biobehavioral Reviews, No: 30, 2006, s. 857-858.

[14] Paul Bloom, “The Moral Life of Babies”, The New York Times, 5 Mayıs 2010.

[15] John Rawls, A Theory of Justice, The Belknap Press of Harvard University Press, Massachusetts, 1999, s. 41.

[16] John Hick, Arguments for the Existence of God, Herder and Herder, New York, 1971, s. 63.

[17] Richard Swinburne, The Existence of God, 2. Baskı, Clarendon Press, Oxford, 2004, s. 216-217.

[18] Walter Kaufmann, Portable Nietzche, The Viking Press, New York, 1954, s. 515-516.

[19] Jean-Paul Sartre, Basic Writings, Ed: Stephen Priest, Routledge, Londra, 2001, s. 32.

[20] Michael Ruse ve Edward O. Wilson, “The Evolution of Ethics,” Philosophy of Biology, Ed: Michael Ruse, Prentice Hall, New Jersey, 1989, s. 314-317.

[21] Immanuel Kant, Fundamental Principles of the Metaphysics of Morals, Çev: Thomas Kingsmill Abbott, Chicago, William Benton, 1971, s. 253-287; Immanuel Kant, The Critique of Practical Reason, Çev: Thomas Kingsmill Abbott, Chicago, William Benton, 1971, s. 291-361.

[22] John Stuart Mill, Utilitarianism, Hackett Publishing, Indianapolis, 2001.

[23] Kant’ın “en yüksek iyi” (summum bonum) için “Allah, ahiret, özgür irade”nin var olduğunu postulat olarak koymayı zorunlu görmesiyle ahlakın otonom olduğuyla ilgili kendi iddiasının çeliştiği kanaatindeyim. Kant’ın reddettiği bu itirazı burada tartışmadan geçiyor, sadece bu hususa dikkat çekmekle yetiniyorum.

AKIL DELİLİ
DOĞAL ARZULAR DELİLİ

Bir Cevap Yazın