DOĞAL ARZULAR DELİLİ

DOĞAL ARZULAR DELİLİ

 

Bazı teist düşünürler, insanların içinde Allah’a karşı doğrudan bir arzu olduğunu iddia etmişlerdir. Bunlardan çok azı bunu Allah’ın varlığı için bir delil olarak değerlendirmiş, çoğunluk bunu bir delilin parçası olarak sunmamıştır. Örneğin Pascal’ın yazılarında Allah’a karşı arzunun tüm insanlarda var olduğuyla ilgili iddiaya tanık olmaktayız:

 

“Bütün insanlar mutluluğu arar. Bunun hiçbir istisnası yoktur… Bütün insanlar şikâyet etmektedir; prensler, hizmetçiler, asiller, halk, yaşlı, genç, güçlü, zayıf, eğitimli, cahil, sağlıklı, hasta, her ülkede, her zamanda, her dönemde, her şartta… Boş yere etrafındaki her şeyle boşluğu kapamaya çalışır, o şeylerden hiçbiri ona yardımcı olamaz, çünkü bu sonsuz boşluk ancak sonsuz ve değişmez bir objeyle yani Allah ile kapatılabilir.”[1]

 

İnsanların yaratılışında doğuştan böylesi bir boşluk (arzu) varsa bile; Allah’a yönelen inançlılar “Allah’a yöneldim, içimdeki boşluktan kurtuldum, arzularım tatmin oldu, meğer içimdeki tatmin olmayan arzuların objesi Allah’mış” diyebilirler, fakat inananların bu şahsi tecrübelerini inançsızlara karşı sunulacak objektif bir argümana dönüştürmek mümkün gözükmemektedir. Nitekim birçok ateist ve agnostik, kendisinde böyle bir arzunun olduğunu inkâr etmektedir. Örneğin John Beversluis bahsedilen yaklaşımı eleştirirken, böylesi bir arzunun var olduğunun iddia edilemeyeceğini ifade etmiştir.[2] Literatürde “arzu delili” (the argument from desire) denildiğinde bu tip yaklaşımlar kastedilmektedir.

Burada, bundan çok farklı, ateistlerin de varlığını kabul ettiği doğal arzulardan hareketle özgün bir delil savunulacaktır. Doğal arzularımız, bizi en çok biz yapan, içebakışla varlıklarına tanıklık ettiğimiz özelliklerimizdir. Yeme ve içmeden yaşama ve mutluluk arzularına kadar doğal arzularımız bize doğduğumuzdan beri eşlik etmektedir. Bize içkin bu arzuların bizde nasıl olup da var olduğunun bir açıklama gerektirdiği, birçok kimsenin gözünden kaçmış çok önemli bir husustur. Balığın suyu fark etmemesi gibi çoğu zaman bu olağanüstü fenomenlerin gereğince farkına varmayız; bunların olmalarını adeta zaruri kabul eder, “Başka türlü nasıl olabilirdi ki?” der, bunları görmezden geliriz. En cahil insandan en bilgiliye kadar herkeste aynı şekilde yaşam, korkulardan kurtulma, gaye, mutluluk gibi arzulara tanıklık edilmesi; bu tür arzulara sahip olunmasının ne kadar enteresan olduğunun takdir edilmesini çoğu zaman engellemektedir. Oysa her insanda bu muhteşem fenomenlere tanıklık edilmesi, bunların değerini azaltmaz, tersine artırır. Olağanüstülüğü yakalayabilmemiz için güçlü bir içebakışla beraber, evren üzerine ciddi bir felsefi değerlendirmeyi birleştirmemiz gerekmektedir. Bizimle aynı atomlara sahip olan ağaçta, toprakta, suda olmayan böylesi arzular neden bizde mevcuttur? Burada, bu konudaki önemli açıklık kapatılmaya çalışılırken, doğal arzulardan hareketle teizmin lehine bir argüman sunulacaktır. Bu delil şu şekilde sunulabilir:

 

  1. Şunlar doğal ve temel arzularımızdır:

1.1 Yaşam

1.2 Korkuların giderilmesi

1.3 Gaye

1.4 Mutluluk

1.5 Şüpheden uzak bilgi edinme

1.6 Başkaları tarafından iyi davranılma

  1. Birbirleriyle ilişkili de olsa birbirine indirgenemeyecek olan bu doğal ve temel arzuların her birinin karşılanması ancak Allah’ın varlığıyla mümkündür.
  2. Bu doğal ve temel arzularımızın nasıl oluştuğunu açıklayacak iki tane temel alternatif görüş vardır:

3.1 Bu arzular materyalist-ateistlerin öngördüğü şekilde tesadüf ve zorunluluk ile oluşmuştur.

3.2 Bu arzuları teizmin öngördüğü şekilde Allah oluşturmuştur.

  1. Bahsedilen farklı doğal ve temel arzuların hepsinin (1. maddedeki) aynı ontolojiyi gerektirmesi (2. madde); Allah’ın varlığının ve bu arzuları oluşturmasının (3.2’nin), bu inancın tek alternatifi konumundaki materyalist-ateizmden (3.1’den) daha rasyonel olduğunu gösterir.
  2. Sonuçta teizm materyalist-ateizme tercih edilmelidir.

 

Öncelikle önceden bahsedilen formuyla arzu deliline karşı getirilmiş bir eleştiriyi cevaplamakta fayda görüyorum, çünkü aynı eleştiriyi buradaki argüman için de getirmeye kalkanlar olabilir. Bu eleştiriyi yapanlar, kendilerinin bir Ferrari’lerinin olmasını arzu ettiklerini ama bunun olmadığını, masallardaki Oz dünyasına gitmeyi arzu ettiklerini ama gidemediklerini söylerler.[3] Bunu söyleyerek, insanların arzularının varlığından bu arzuların objesinin var olduğuna geçiş yapılamayacağını ifade etmektedirler. Peter Kreeft bu eleştiriye arzuları “doğal” ve “suni” olarak ikiye ayırıp cevap verir. Doğal arzuların “içten” geldiğini, buna karşılık suni arzuların ise “dıştan, toplumdan, reklamlardan veya kurgudan” geldiğini söyler ve Oz dünyasına gidememeyle hiç uyumama arasındaki farka dikkat çeker. Doğal arzuların hepimizde ortak olması, suni arzuların ise kişiden kişiye değişmesi temel farktır.[4] Argümanımın birinci maddesinde, söz konusu arzuları “doğal” ve “temel” sıfatlarıyla vurgulamamın sebeplerinden bir tanesi, böylesi itirazlara baştan kapıyı kapatmaktır.

Ateist ve agnostiklerin birçoğu birinci maddede sayılan altı tane arzumuzun, insanda var olduğunu rahatlıkla kabul edeceklerdir. Hatta tarihin en ünlü ateistleri, argümanın ikinci maddesinde ifade edildiği gibi bu tip arzularımızın tatmin edilmesinin Allah’ın varlığını gerektirdiğini ifade etmişlerdir, fakat bu arzuların Allah’ın varlığını gerektirmesinden hareketle Allah’ın varlığının uydurulduğunu söylemeye kalkmışlardır. Buradaki argümanı önemli kılan unsurlardan biri budur; ünlü materyalist-ateistlerin başlangıç noktasının kabul edilmesi, fakat buradan hareketle vardıkları sonucun tam tersine varılmasının daha rasyonel olduğunun gösterilmesi. Öncelikle bu arzuların üç tanesini (yaşam, korkuların giderilmesi ve gaye) ele alarak bu arzuların nasıl Allah’ın varlığını gerektirdiğini, ünlü ateist düşünürlere de atıf yaparak göstermeye çalışacağım.[5]

 

Yaşam Arzusunun Değerlendirilmesi: “Yaşam arzusu” normal, sağlıklı her insanın içinde olan en temel doğal arzulardan biridir. O kadar temeldir ki, onun için diğer birçok doğal arzudan çok rahat vazgeçilebilir. Örneğin bir kumsalda susayıp su içmeye, acıkıp yemek yemeye, cinsel arzu duyup eşine yönelenleri düşünelim. Bu kişiler, bir tsunaminin, yakın bir zamanda bulundukları bölgeyi basacağı haberini alsalar veya tsunaminin sularının geldiğini görseler, bu diğer doğal arzularının giderilmesini bir kenara bırakıp kaçarlar. “Yaşam arzusu”na özel vurgu yapan ünlü ateist filozoflardan biri Schopenhauer’dir. Ona göre bu arzu-irade her şeyden daha temeldir. Schopenhauer, intiharın bile “yaşam arzusunun-iradesinin” bir reddi olmadığını, reddedilenin sadece acı çekmek ve yaşamın şartları olduğunu söyler.[6]

İnsan zihni, diğer canlı türlerinin hepsinden farklı bir şekilde, çok uzun bir geçmiş ve çok uzun bir gelecekle, düşünerek ilişki kurabilir. Gelecekle içindeki “yaşam arzusu” ile ilişki kuran zihnin, bir ahiret yaşamına karşı arzu duyması kaçınılmazdır. İçindeki “yaşam arzusu”nun sesini dinleyen hiç kimseyi bu dünya hayatının tatmin edebileceğini sanmıyorum. Modern bilimsel veriler, tüm evrenin “Büyük Çöküş (Big Crunch)” veya “Büyük Donma (Big Chill)” alternatiflerinden biriyle –başka bir son senaryosu gerçekleşmezse– son bulmasının kaçınılmazlığını göstermektedir.[7] O zaman, bu temel arzumuzun objesi olan ahiretin varlığının gerçekleşmesi; bu evrene aşkın olanı, ama aynı zamanda insanların arzularından haberdar olacak kadar içkin olanı, üstelik bunu gerçekleştirecek kadar bilgili ve kudretli olanı, yani belirtilen sıfatlarıyla Allah’ın varlığını gerektirmektedir. Modern bilimsel verileri bir kenara bıraksak da, dağılmış bedenimizden varlığımızın yeniden iadesinin, ancak kudreti ve bilgisi çok yüksek, arzularımızdan haberdar bir Varlık ile mümkün olduğunu görmek zor değildir.

Anlaşılacağı üzerine insanlar, doğuştan –a priori– gelecekle zihinsel ilişki kurma özelliğine ve doğuştan “yaşam arzusu”na sahiptir ve bu dünyadaki insanlık hali ölümlü olmaktır. Sonuçta insanlığımıza içkin bu durumlar –a priori olarak– arzularımızın karşılanması için Allah’ın varlığına ihtiyaç duyduğumuzu gösterir. Bunun farkında olup olmamamız da bu durumu değiştirmez. Bu, (a+b)²’nin hiçbir deney ve gözlemle desteklenmeye ihtiyaç duymaksızın (a²+2ab+b²)’ye eşit olmasından habersiz olmamızın, bu eşitliği değiştirmemesine benzer. Allah’a karşı doğrudan bir arzunun varlığına –Augustinus gibi– inanan kişiye, böyle bir arzuyu duymadıklarını söyleyerek karşı çıkanlar olabilir. Fakat burada hareket noktası, böylesi itirazların getirilemeyeceği “yaşam arzusu”dur. Bu arzunun ancak Allah varsa karşılanabileceğini görmek ise zor değildir.

 

Korkuların Giderilmesi Arzusunun Değerlendirilmesi: “Korkuların giderilmesi arzusu”nun Allah’ın varlığını gerektirmesi, ölüm korkusu üzerinden de görülebilecek olsa da bununla sınırlı değildir. İnsan, evrenin büyüklüğü ile azameti karşısında âcizliğini kavrar ve bu da korkuya sebep olur. Bu tip korkular da ancak tüm evrene hükmeden bir Allah’a sığınılmakla giderilebilir. David Hume korku duygusuyla dinlerin varlığı arasında ilişki kurmuştur.[8] Bu konuda en ön plana çıkan kişi olan tarihin meşhur ve etkili ateistlerinden Freud, “dileklerin-tatmini” (wish-fulfillment) olarak gördüğü dinler için şöyle demektedir:

 

“… Dini görüşler, medeniyetlerin diğer ürünleriyle aynı ihtiyaç temelinde ortaya çıkmıştır; doğanın ezici gücüne karşı kendini savunma zaruretinden.”[9]

“… Sonraki dönemlerin insanı da günümüzün insanı da aynı davranış kalıplarına sahiptir. Çocuksudur ve korunmaya ihtiyaç duyar, hatta geliştiğinde bile; Tanrı’sının yardımı olmadan bir şey yapamayacağını düşünür.”[10]

 

Freud’un “kendini savunma zarureti” ve “korunmaya ihtiyaç” ifadeleriyle dikkat çektiği hususu; dinin (Allah inancının) “korkuların giderilmesi arzusu”nu tatmin etmesi olarak da okuyabilirsiniz. Sonuçta en temel korkulardan kurtulmanın Allah’ın varlığını gerektirmesi, teistlerin ve ateistlerin üzerinde rahatlıkla uzlaşabileceği bir olgudur; asıl mesele bu arzunun teizmi mi ateizmi mi desteklediğini belirlemektir ve burada bunu gerçekleştirmeye çalışmaktayım. Her insanın doğuştan sahip olduğu korkma duygusu ve “korkuların giderilmesi arzusu”, yine doğuştan sahip olduğumuz, gelecek hakkında, evren hakkında ve kendimiz hakkında düşünme yeteneğimizle birleşince; doğuştan, bizi Allah’a muhtaç eden arzulara sahip olduğumuz olgusu karşımıza çıkar.

 

Gaye Arzusunun Değerlendirilmesi: Yakın dönemde yapılan psikoloji araştırmalarıyla, okulöncesi çocukların, doğadaki olguları gayesel anlama ve tarif etme yönünde eğilimleri olduğu gösterilerek, doğuştan –a priori– böylesi bir yeteneğe sahip olduğumuz anlaşıldı.[11] Nitekim çocuklardaki gayesel –teleolojik– açıklama getirmeyle ilgili bu eğilimi çağımızın en ünlü ateisti Richard Dawkins, birçok kimsenin Allah inancına sahip olmasının sebebi olarak göstererek, ateist görüşleri yönünde kullanmaya çalışmıştır:

 

“Her şeye bir gaye atfedilmesine teleoloji denir. Çocuklar doğal teleolojistlerdir ve birçok insan bu çocukluk durumundan hiçbir zaman çıkamaz… Açıkça görülmektedir ki, çocuksu teleoloji dinlerin oluşumuna sebep olmaktadır. Eğer her şeyin bir gayesi varsa, bu kimin gayesidir? Allah’ın elbette.”[12]

 

Etrafındaki varlığı gayesel olarak yorumlayan insan, bütün olarak evrene ve daha da önemlisi kendi varlığına yöneldiğinde; evrenin ve kendisinin gayesini de öğrenmeyi arzu eder. Fakat evrenin ve insanın gayesi ile anlamı, ancak evrene aşkın olarak evreni ve insanı bir anlam ve gayeyle yaratmış olan bilinçli bir Varlık varsa olabilir. Materyalist-ateist yaklaşıma göre evren kendiliğinden vardır ve insan zorunluluk ve şansın birleşmesiyle tesadüfen oluşmuştur. Allah’ın olmadığı bu tabloda, evrenin ve insanın bir gayesi olamaz; insanın içindeki “gaye arzusu”nun karşılanması mümkün değildir ve bunun mantıki sonucu “kaçınılamaz ümitsizlik”tir. Bunu, geçtiğimiz yüzyılın ünlü ateist felsefecilerinden Bertrand Russell’ın şu ifadelerinden de anlayabiliriz:

 

“Bilimin bize sunduğu dünya daha da gayesiz, daha da anlamsızdır… Buna göre insan, ne oluşturacağından habersiz nedenlerin bir ürünüdür; insanın kökeni, gelişimi, ümitleri ve korkuları, aşkları ve inançları, atomların bir araya gelmesinden başka bir şey değildir… Ancak bu gerçeklerin üzerinde, ancak bu kaçınılamaz ümitsizliğin temelleri üzerinde, bundan böyle ruh güvenle ikamet edebilir.”[13]

 

Bu kitapta ele alınan 12 delilin hepsi özet bir şekilde aktarıldığı için burada diğer üç arzuya girilmedi. “Teoloji antropolojidir” diyen Feuerbach gibi birçok ateist, insanların mutluluk arzusunun (ele almadığımız dördüncü arzu) ahireti, ahiretin ise Allah’ın varlığını gerektirdiğini tespit etmişler, fakat bu tespitlerini insanların, Allah’ın ve ahiretin varlığını uydurmalarının sebebi olarak görmüşlerdir.[14] Değerlendirilmeyen “şüpheden uzak bilgi edinme arzusu” bu kitaptaki 10. delil olan “akıl delili” ile, “başkaları tarafından iyi davranılma arzusu” ise 9. delil olan “ahlak delili” ile yakından ilişkilidir. Bu diğer üç arzuyla ilgili burada sunulan argümandaki iddia da, Allah’ın varlığı olmaksızın doğuştan bizde mevcut olan (İslami terminolojiyi kullanmak gerekirse fıtrattan sahip olduğumuz) bu arzuların mantıksal bir temel üzerinde karşılığını bulamayacağıdır.

Buraya kadar argümanımın ilk iki maddesini değerlendirdim. İleri sürdüğüm argümanın üçüncü maddesi ise herhalde en az itiraz edilecek maddedir; birçok ateist de teist de bu maddeyi rahatlıkla kabul edecektir. Gerek felsefe tarihine gerek günümüz felsefesine bakıldığında, materyalist-ateist yaklaşımla teist yaklaşımın birbirlerine karşı konumlandıkları, bu görüşlerden birinin yanlışlanmasının diğerinin doğrulanması olarak kabul edildiği rahatlıkla söylenebilir. Agnostik yaklaşımlar, bunlar dışında üçüncü bir açıklama olmak yerine, daha çok bunlardan hangisinin doğru olduğunu bilemeyeceğimizin ileri sürülmesidir.

Ateist ve agnostiklerin ileri sürdüğüm argümanda en çok itiraz edecekleri madde ise kabul edilmesi halinde sonucun otomatikman kabul edileceği dördüncü maddedir. Bahsedilen arzuların, Allah’ın bilinçli bir planı neticesinde değil de materyalist-ateist yaklaşımın öngördüğü şekilde oluştuğunu söyleyenler; bu arzuların, doğal seleksiyonun neticesinde oluştuğunu veya evrimin yan ürünleri olduğunu iddia edeceklerdir. Öncelikle şunu tespit etmemiz gerekir ki, burada ele alınan arzular en temel arzularımızdır; bu listeye alternatif, burada çıkarsanan sonucun tersini gerektirecek bir doğal ve temel arzular listesi gösterilemez. Bu bahsedilen arzuların yanında yemek, içmek, cinsellik ve uyku gibi doğal arzularımız da vardır; dünyadaki varlığımızı devam ettirmemize yarayan bu arzular, burada savunulan sonucun tersine bir durum oluşturmadıkları gibi, bu doğal arzularımızın objelerinin mevcut olması (yemek arzusuna karşı yemeğin veya su arzusuna karşı suyun var olması) buradaki argümanı destekler niteliktedir. Çünkü bunlarla dünyaya yönelik doğal ve temel arzularımızın hepsinin objesi olduğunu görüyoruz. Bu ise dünyamıza aşkın olana gözlerimizi çeviren doğal ve temel arzularımızın objesi olan Allah’ın varlığına inanmayı destekler.

Burada evrim teorisi ile ilgili tartışmalara değinmeyeceğim; fakat bu teoriyi doğru kabul ettiğimizde de buradaki sonucun değişmeyeceğini belirtmek istiyorum. (Bundan bir önceki delil olan 7. delilde bu konu kısaca işlendi.)[15] Eğer evrim sürecinde bu arzuların oluştuğu kabul edilirse; evrimi, Allah’ın yaratma yolu ve doğal seleksiyonu “Allah’ın yaratma araçlarından biri” kabul eden anlayışlar desteklenmiş olmaz mı? Bizde doğuştan var olan bu doğal ve temel arzular, eğer bu evrene aşkın bir Allah’ın varlığını gerektiriyorsa, bu evrim ve doğal seleksiyonun Allah’a gözlerimizi çevirttiği anlamına gelmez mi? Bu durumda da Pierre Teilhard de Chardin’den Dobzhansky’ye, Muhammed İkbal’e kadar –aralarında önemli farklar olsa da– evrimi Allah’ın yaratma yöntemi olarak görenlerin yaklaşımları destek bulmuş olmaz mı? Birbirlerinden bağımsız tüm bu arzuların aynı ontolojiyi gerektirmesi, sırf bu dünyada yaşamaya ve üremeye göre seçimler yapan tesadüfi doğal seleksiyon mekanizmasıyla açıklanamaz. Arzularımızı incelediğimizde, bu dünyada yaşamak ve üremekten çok daha fazlasıyla ilgili olduklarını görmekteyiz. Bunu, önceden incelenen üç doğal ve temel arzu için kısaca göstermeye çalışacağım.

 

Yaşam Arzusu: Bu dünyada yaşamamızı ve ürememizi en çok destekleyen arzunun bu olduğu adından bellidir. Fakat insan zihninin, diğer türlerden farklı olarak çok uzun bir geçmiş ve çok uzun bir gelecekle ilişki kurması ve biyolojik organizmamızın imkân vereceğinden daha uzun bir süreçte de yaşamayı sürdürmeyi arzu etmesinin bu dünyadaki yaşamımız ve ürememizle bir alakası yoktur.

 

Korkuların Giderilmesi Arzusu: Yırtıcı hayvanlardan veya yüksek bir yerden düşmekten korkma, elbette bu dünyada yaşamamıza ve ürememize bir katkıda bulunur. Fakat insan zihninin evrenin genişliğini ve kendi aczini kavraması sonucunda bu durumdan korku duyunca; tüm evrendeki oluşumlara gücüyle etki edebilen bir Varlık’a, korkuların giderilmesi arzusunun kendisini yöneltmesinin, bu dünyada yaşama ve üremeyle bir ilgisi yoktur. Nitekim birçok tür de kendilerini öldürebilecek canlılardan korkuya benzer bir his duyuyor gibidirler; fakat evrenin genişliğine karşı kendi âcizlikleri üzerine düşünmeleri üzerine çıkan korkulardan kurtulma arzularının, kendilerini bu evrene aşkın olana yönelttiğini gözlemlemiyoruz.

 

Gaye Arzusu: İnsanların gayesel –teleolojik– düşünmesi, diğer canlıları anlamaları gibi avantajlar sağlayarak, bu dünyada yaşamaya ve üremeye katkıda bulunabilir. Fakat insanların gaye-anlam arzusunun, kendilerinin ve evrenin bir gayesini aramaya yöneltecek şekilde insanda mevcut olmasının, bu dünyada yaşamak ve üremekle bir ilgisi bulunmamaktadır.

Daha önce görüldüğü gibi bahsedilen altı arzunun kimilerinin insanda olduğunu tespit eden ateistler, bu arzuların tatmin edilmesinin Allah’ın varlığını gerektirdiğini görmüşler, Allah’a ve dine inanmayı “arzuların tatmini” olarak değerlendirmişlerdir. Oysa bu yaklaşım ancak materyalist-ateizmi baştan doğru bir felsefe olarak kabul edersek geçerli olabilir. Bu baştan kabul bir kenara bırakıldığında, “arzuların tatmini” yaklaşımında bulunan ateistlerin, en çok işlenen mantıksal hatalardan biri olan “kökensel hatayı (genetic fallacy)” işledikleri anlaşılacaktır. “Kökensel hata” işleyen kişi, bir şeyin kökenini göstermekle, o şeyin doğru veya yanlış olduğunu ispat ettiğini sanır. “Kökensel hata” işleyen kişinin çıkardığı sonuç doğru veya yanlış olabilir ama akıl yürütme şekli yine de mantıksal olarak hatalıdır. Örneğin “Ali dünyanın şeklini ailesinden öğrendi, demek ki bu konudaki bilgisi yanlıştır” diyen kişilerin mantık yürütme şekilleri, sonuçları ister doğru ister yanlış kabul edilsin, yine de bu kişiler “kökensel hata” işlemektedirler, yapılan çıkarımlarda gösterilen köken sonucu ispatlamaz. Aynı şekilde Freud gibi “arzuların tatmini” iddiasında bulunanların söylediği gibi insanların bazısının veya birçoğunun Allah’a ve dine inanmasının kökeninde arzuları olabilir. Fakat Allah’a veya dine inanmanın kökenini göstermek suretiyle, Allah’ın ve dinlerin insani uydurmalar olduğu iddia edildiğinde “kökensel hata” yapılmış olur. Oysa insanların içine bu arzuların konması yoluyla, Allah’ın, insanları kendisine inanmaya yönelttiği, Augustine’in kelimeleriyle söylemek gerekirse “Bizi, kendisi için yarattığı” söylenebilir.[16]

Burada sunulan delilde de kökensel hata yapılıp yapılmadığı şeklinde bir soru sorulabilir. Bu delilde, doğuştan var olan arzularımızın Allah’a yönelttiği ve bu yüzden Allah’ın varlığına inanmamız gerektiği söylenseydi, Freud ve diğerleri gibi kökensel hatanın başka bir türü yapılmış olurdu. Oysa burada, önce bu kadar farklı arzunun hepsinin Allah’ın varlığını gerektirdiği ortaya konulmakta, sonra bu arzuların nasıl var olduğu sorgulanmaktadır. Bu sorgulanmanın neticesinde arzuların nasıl var olduğunun açıklamasını en iyi şekilde teizmin yaptığı iddia edilmektedir. Burada sunulan argüman, arzuları takip ettirip (kökensel hataya sevk edip) hedefine varan değil, arzuların nasıl var olduğunun en iyi açıklamasından hedefe varan bir argümandır. “Neden farklı arzularımız bizi Allah’ın varlığına inanmaya yöneltecek şekildedir?” şeklindeki çok önemli sorunun cevabı olarak “Çünkü hepsini Allah yaratmıştır” cevabı, farklı arzuların yönelttiği hedefteki bu birliği gayet iyi açıklarken, materyalist-ateizmin doğa yasaları çerçevesinde işleyen tesadüfe dayalı yaklaşımı tatmin edici bir açıklama sunamamaktadır. Teizmin paradigması içerisinde her şeyi ve dolayısıyla arzuları yaratan Allah olduğu için, farklı arzuların hepsinin aynı hedefe yöneltmesi arzuların yaratıcısının planının bir eseridir. Dolayısıyla farklı arzuların insanları Allah’a yöneltmesinde şaşırılacak bir şey yoktur. Fakat tesadüfen arzuların oluştuğunu düşünen biri için, maddi evrende tesadüfen oluşmuş bu arzuların maddeyi aşkın, üstün bir güce bizi yönlendiriyor olmasının mantıklı bir açıklaması gözükmemektedir.

Kısacası tarihin en ünlü ateistleri, insanların arzularının tatmininin Allah’ın varlığını gerektirmesini, insanların Allah’ın varlığını uydurma sebebi olarak göstermeye çalışmışlardır. Oysa burada, ateist filozofların boğulduğu yerde yaşam suyunun olduğunu göstermeye çalıştım. Birbirlerine indirgenmeyecek, farklı ve çok temel arzularımızın aynı şekilde Allah’ın varlığını gerektirmesinin en iyi açıklaması; Allah tarafından bunların insanlara yerleştirilmiş olduğudur. Sırf bu dünyada yaşama ve üreme temelinde seçim yapan, materyalist-ateistlerin öngördüğü şekilde işleyen bir doğal seleksiyon mekanizmasıyla, bu dünyayı aşkın bir Allah’ın varlığını gerektirecek şekilde birçok arzunun oluşması açıklanamaz. “Neden farklı arzularımız bizi Allah’ın varlığına inanmaya yöneltecek şekildedir?” tarzındaki olağanüstü önemdeki sorunun yegâne rasyonel cevabını teizm sağlamaktadır. Bahsedilen farklı arzuların hepsinin aynı varlık anlayışını –ontolojiyi– gerektirmesini tesadüfle açıklayan materyalist-ateist görüşe karşı bunların Allah tarafından böyle oluşturulduğunu söyleyen teist görüş tercih edilmelidir.

 

[1] Blaise Pascal, Pensees, Çev: A.J. Krailsheimer, Penguin Classics, Londra, 1966, s. 74-75.

[2] John Beversluis, C. S. Lewis and the Search for Rational Religion, Prometheus Books, New York, 2007, s. 56-57.

[3] John Beversluis, C. S. Lewis and the Search for Rational Religion, s. 47.

[4] Peter J. Kreeft and Ronald K. Tacelli, Pocket Handbook of Christian Apolegetics, InterVarsity Press, Downers Grove, 2003, s. 26-27.

[5] Bu altı tane arzunun değerlendirilmesi için bu delilin daha detaylı sunulduğu şu kitabıma bakın: Caner Taslaman, Arzulardan Allah’a Ulaşmak, Etkileşim Yayınları, İstanbul, 2014.

[6] Arthur Schopenhauer, The World as Will and Representation, Vol: 2, Çev: E. F. J. Payne, Harper and Row, New York, 1966, s. 8.

[7] Paul Davies, The Last Three Minutes, Basic Books, New York, 1994, s. 67-81.

[8] David Hume, Dialogues and Natural History of Religion, Ed: J.A.C. Gaskin, Oxford University Press, Oxford, 1993, s. 176.

[10] Sigmund Freud, The Origins of Religion, Penguin, Londra, 1991, s. 376.

[11] Deborah Kelemen, “Are Children Intuitive Theists? Reasoning about Purpose and Design in Nature”, Phsychological Science, No: 15/5, 2004; Deborah Kelemen, “The Scope of Teleological Thinking in Preschool Children”, Cognition, No: 70, 1999, s. 241-272.

[12] Richard Dawkins, The God Delusion, Black Swan, Londra, 2007, s. 210.

[13] Bertrand Russell, Mysticism and Logic and Other Essays: A Free Man’s Worship, Longmans, Londra, 1918, s. 40.

[14] Ludwig Feuerbach, Lectures on the Essence of Religion, 1851, (http://www.marxists.org/reference/archive/feuerbach/works/lectures/lec30.htm

[15] Evrim teorisini ayrıntılı bir şekilde ise Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı kitabımda irdeledim.

[16] Steven Jon James Lovell, Philosophical Themes from C. S. Lewis, Department of Philosophy University of Sheffield, PhD Thesis, August 2003, p. 95, 154.

DOĞUŞTAN AHLAK DELİLİ
CANLILARIN TASARIMI DELİLİ

Bir Cevap Yazın