CANLILARIN TASARIMI DELİLİ

CANLILARIN TASARIMI DELİLİ

 

Akademik hayatındaki yüksek lisans, doktora, doçentlik ve profesörlük çalışmalarının çoğu bilim-felsefe-din ilişkisi olan ve doktora çalışması evrim teorisiyle ilgili biri olarak dünya genelinde bilim-din ilişkisi denildiğinde akla ilk gelen ve en yoğun tartışılan konunun evrim teorisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Canlıların bir tasarım ürünü olup olmadığı konusuyla beraber hemen evrim teorisi gündeme gelmekte, evrim teorisinin canlıların tasarımlanmadığını, hatta Allah’ın var olmadığını gösterdiği gibi iddialar ileri sürülmektedir. “Evrim teorisi ateizmi destekleyen bir teori midir?” sorusuna kısa cevabım “Kesinlikle hayır!” şeklinde olacaktır. Evrim teorisinin delillerinin bu teorinin doğru olduğunu ne kadar gösterip göstermediği başka çalışmaların konusudur, fakat bir an için bu teorinin doğru olduğunu kabul edelim, bu durumda bu teorinin Allah inancıyla çelişkili olup olmadığını bir düşünelim.

Evrim teorisiyle, dünyamızdaki bütün canlıların, başlangıçtaki tekhücreli bir canlının soylarındaki değişimlerin sonraki nesillere aktarıldıkları bir süreçle oluştukları anlatılır. Bu süreçte doğal seleksiyon, mutasyon, seksüel seleksiyon gibi mekanizmalara atıf yapılır.[1] Fakat bu sürecin Allah’ın planlamasıyla mı tesadüfen mi oluştuğu biyolojinin konusu değildir. Biyolojideki hedef, gözlenen haliyle canlıları ve onların oluşum sürecini tarif etmektir, bu sürecin “bilinçli bir planın eseri olup olmadığı” gibi bir hususu tartışmaya başladığınızda biyoloji alanından çıkıp felsefe alanına geçmişsiniz demektir. Bunu yapan kişinin biyolog, fosil bilimci veya antropolog olması bir şey değiştirmez, hangi alanda olduğunuz tartışan kişinin mesleğine değil ele alınan konunun içeriğine bağlıdır. Kısacası evrim teorisinin materyalist-ateizmi desteklediği biyolojik değil felsefi bir yorumdur ve daha da önemlisi yanlış felsefi bir yorumdur. Nitekim Darwin’in teorisinin Amerika’da tanınmasını sağlayan Harvard Üniversitesi’nden botanikçi Asa Gray, bugün savunulan şekliyle evrim teorisinin (Neo-Darwinizm: Yeni-Darwincilik olarak bilinir) babası diyebileceğimiz Theodosius Dobzhansky, çağımızın belki de en önemli biyoloji-genetik projesi olan İnsan Genom Projesi’nin uzun yıllar başkanı olmuş Francis Collins, çağımızın en önemli fosil bilimcilerinden Simon Conway Morris gibi evrim teorisi açısından çok ünlü isimler kendi Allah inançlarıyla evrim teorisi arasında bir çelişki olmadığını açıklamışlardır. Hatta ünlü ateist bilim ve biyoloji felsefecisi Michael Ruse da, hem Allah’a hem evrim teorisine beraberce inanılmasında bir sakınca olmadığını ifade etmiştir. Evrim teorisini eksik bildikleri gibi bir iddiada kimsenin bulunamayacağı bu gibi kişilerin bu yaklaşımları, evrim teorisiyle ateizm arasındaki ilişkinin teorinin içeriğinden kaynaklanmadığını göstermektedir. Diğer yandan Richard Dawkins gibi çağımızın en çok ön plana çıkan bir ateisti evrimsel biyologdur ve evrim teorisini ateist görüşleri için araçsallaştırmaya çalışmıştır.[2] Bu isimlerin hepsi evrim teorisinin yerbilim, fosil bilim, genetik ve biyolojinin birçok dalı açısından ne anlama geldiği konusunda aynı görüşlere sahiptirler. Aralarındaki fark bilimsel görüşlerinden değil, bilimsel veriyi felsefi yorumlayışlarındaki farklılıklarından kaynaklanmaktadır.

Evrim teorisine inancın ateizmi gerektirdiğini düşündüren temel yanlış, din felsefesi açısından önemli bir husus olduğunu düşündüğüm ve yanlış spekülasyonların en önemli kaynaklarından olan “boşlukların Tanrı’sı” (God of the gaps) yaklaşımlarından kaynaklanmaktadır. “Boşlukların Tanrı’sı” yaklaşımlarını ileri sürenler, teistlerin Allah’ın varlığı konusundaki yegâne dayanaklarının evren ve canlılar konusunda bilinmeyenler olduğunu, bu bilinmeyen boşlukları Allah ile doldurduklarını, dolayısıyla boşluk kalmazsa Allah’a gerek kalmayacağını düşünmektedirler. Gerçekten de bazı teistler, “Gözün nasıl gördüğünü bilmiyoruz, demek ki gözü Allah yapmış” veya “Kurbağaların nasıl oluştuğunu bilmiyoruz, demek ki kurbağaları Allah yapmış” gibi yaklaşımlar göstermişlerdir. Fakat Allah’ın varlığıyla ilgili argümanlar ileri süren günümüz teist felsefecilerinin ve teologların büyük çoğunluğu “boşlukların Tanrı’sı” yaklaşımlarını benimsememektedirler. Bunun yerine göz veya kurbağalar hakkında elde edilecek bilgiyle (bu konulardaki bilgisizlikle değil) Allah’ın sanatına tanıklık edileceğini ifade etmektedirler. Günümüzde ileri sürülen kozmolojik delillerin veya tasarım delillerinin hemen hepsi (bir kısmı kitabın buraya kadar olan bölümlerinde değerlendirildi) modern bilimin sunduğu verilere dayandırılmaktadır, evren konusundaki cehaletimize değil.

Bu yüzden evrim teorisinin ortaya koyduklarıyla bir boşluğun daha tamamlandığını, böylece Allah’ın varlığının gereksiz olduğunu veya Allah’a ihtiyacın azaldığını söyleyenler, çok sık tekrarlanan mantık hatalarından biri olan ve mantık literatüründe “korkuluk hatası” (straw man fallacy) olarak anılan mantık hatasını işlemektedirler. “Korkuluk hatası”nı işleyenler, karşıt görüşün gerçek fikrini göz ardı etmekte, onun yerine karşıt görüşün kötü veya abartılı bir örneğine karşı –gerçek pozisyonmuş gibi– eleştirilerini yöneltmektedirler. “Boşlukların Tanrı’sı” yaklaşımlarını teizmin gerçek pozisyonu gibi gösterip “korkuluk hatasını” işleyenlerin içinde Dawkins gibi ünlü evrimsel biyologlar da vardır. Burada dikkat edilmesi gerekli önemli bir husus şudur: Fizikçiler veya biyologların her ifadeleri biyolojiyle ilgili değildir, fizikçiler veya biyologlar, kimi zaman evren veya canlılar üzerine konuşurken felsefe veya teoloji gibi alanlara geçmekte, fakat kişileri söylediklerinden ziyade akademik kimlikleriyle değerlendirenler, birçok zaman, bu geçişi anlayamamakta ve bu söylenenleri bilimin deneysel ve gözlemsel verileriyle karıştırmaktadırlar.

Tek tanrılı dinlerin metinlerinde Allah, sadece olağanüstü (mucizevi) yaratışları gerçekleştiren güç olarak sunulmaz. Tersine evrenin başlangıcı veya peygamberlerin gösterdiği olağanüstü bazı durumlar (literatürde bunlar “mucize” başlığıyla incelenmektedir) gibi genel süreçten farklı olgular, Allah’ın yaratışlarındaki azınlık durumlardır.[3] Çoğunluktaki yaratışlar hep bir süreç içerisinde ve nedensellik yasaları kesintiye uğramadan karşımıza çıkmaktadır. Örneğin bu metinlere göre Allah yağmuru yağdırmakta, tohumu bitirmekte, insanları rızıklandırmakta ve her bir insanı yaratmaktadır. Bu söylenirken yağmurun, suyun buharlaştığı ve bulutların yayıldığı bir süreçle oluştuğu ve insanın, annesiyle babasının bir araya geldiği ve annesinin karnında geliştiği bir süreçle oluştuğu kabul edilmektedir. Kısacası tek tanrılı dinlerin bağlıları “Allah’ın süreçle yarattığı” fikrini, yani “araçsal sebepler kullanarak yarattığı” fikrini zaten benimsemiş durumdadırlar. Tüm süreci yaratanın, bu süreçle yarattığı ürünlerden, birçok zaman sürece atıf yapmadan bahsetmesi çok doğaldır. Bir ressam “Bu resmi ben yaptım” derken, çoğu zaman resmi zihninde tasarladığını, renklerin ayarlamasını yaptığını, resmin önce falanca köşesini çizdiğini belirtmez, fakat buna rağmen resmi kendisinin yaptığına dair ifadesinde bir sorun görmeyiz. Üstelik ressam ne boyaların, ne resmin çizildiği kâğıdın, ne de kendi zihninin yaratıcısıdır. Allah, sürecin tüm aşamalarının yaratıcısı olarak, süreçteki birçok aşamaya atıf yapmadan sürecin sonuçlarını söylemesi çok doğaldır. Nitekim evrenimizdeki her varlığın oluşumu, Big Bang sürecinde önce atom altı parçacıkların sonra atomların ortaya çıkmasına bağlıdır. Eğer bir konu açıklanırken tüm sürece atıf yapılması gerekseydi, “Bu kitap nasıl basıldı?” sorusuna da “Şu masa nasıl yapıldı?” sorusuna da Big Bang sürecini baştan anlatarak cevap verilmesi gerekirdi! Görüldüğü gibi hem Allah’ın yaratmasıyla ilgili hem de insani üretimlerdeki süreçlerde, bir şeyin yapıldığı söylenirken, o şeyin ortaya çıkmasıyla ilgili tüm sürecin tarif edilmemesini doğal karşılıyoruz. Aslında bir varlık veya olgudan bahsederken, onun ortaya çıkışı hakkındaki tüm süreci aktarmak pratikte mümkün de değildir. Yediği rızıklara her şükreden ve kendisini Allah’ın yarattığı bir varlık olarak kabul eden herkes, “süreçle yaratma” görüşünü benimsiyor demektir. Peki o zaman, tüm canlıların nasıl oluştuğuyla ilgili bir süreci tarif eden evrim teorisi, Allah inancıyla nasıl çelişkili olabilir? Allah’ın insanı yarattığı görüşü, hiçbir şekilde bu yaratmada bir sürecin olmadığı anlamına gelmez. Canlıların ortaya çıkışıyla ilgili süreci tarif eden evrim teorisinin, fizikte evrenin oluşum sürecini tarif eden Big Bang teorisi gibi, Allah’ın canlıları yarattığı görüşüyle hiçbir çelişkisi olmadığı çok açıktır.[4]

Bu kitabın konusu açısından burada önemli bir soru daha vardır: Evrim teorisi Allah’ın varlığı lehinde ileri sürülen argümanlar açısından bir tehdit oluşturmakta mıdır? Aslında bu kitabın buraya kadar olan bölümlerinde bunun cevabı verildi. Bundan önce sayılan delillerin çoğu canlıların ortaya çıkmasının önkoşullarıyla ilgilidir. Örneğin birinci delilde karşımızda duran evrenin başlangıçlı olmasını, beşinci ve altıncı delillerde evrene içkin ve süreçlerde ortaya çıkan hassas ayarları en iyi şekilde Allah’ın varlığının açıkladığı ortaya konuldu. Canlıların varlığının nasıl ortaya çıktığını kabul ederseniz edin (ister evrimle ister bağımsız yaratılışla) bu deliller geçerlidir. Bundan sonra kitabın ikinci bölümünde savunulacak beş tane fıtrat delili de evrim teorisinin doğru veya yanlış olduğu gibi bir ön kabulü gerektirmediği için bu delillere de evrim teorisi bir tehdit oluşturmaz. O zaman evrim teorisinin, Allah’ın varlığı hakkındaki delillere bir tehdit oluşturduğunu söylemek –bu kitap boyunca gösterildiği gibi– yanlış bir iddiadır.

Burada bir soru daha sorulabilir; bu soru, Allah’ın varlığı hakkındaki diğer delillere bir tehdit oluşturmasa da, evrim teorisinin, canlıların varlığından hareketle yapılacak argümanlar açısından sorun oluşturup oluşturmadığıdır. Bu sorunun cevabı, eğer canlıların varlığından hareketle oluşturulacak argümanlar her bir canlının birbirinden ayrı oluştuğu şeklinde gereksiz bir ön kabul üzerine bina edilirse sorun oluşturacağı şeklindedir. Fakat böyle bir ön kabul olmadan da canlılarda gözlemlenen olgulardan hareketle argüman kurmak mümkündür. Burada yedinci delil olarak böyle bir argüman savunacağım. Bunu şu şekilde sunabilirim:

 

  1. Dünyamızdaki canlıların hem mikro ve makrosuyla vücut planlarında, hem de davranışlarında çok büyük bir çeşitlilik ve çok ilginç özellikler gözlemlemekteyiz.
  2. Bu çeşitliliğin ve özelliklerin varlığının açıklamasını ya teizm ya da materyalist-ateizm yapabilir.
  3. Teizm bu çeşitliliği ve özellikleri materyalist-ateizmden daha iyi açıklar:

3.1 Çünkü bunların ortaya çıkmasını mümkün kılan potansiyelin varlığını daha iyi açıklar.

3.2 Çünkü mikro dünyadaki kompleksliği daha iyi açıklar.

3.3 Çünkü makro planda çok kompleks özelliklerin tekrar tekrar ortaya çıkmasını ifade eden “yakınsaklık” (convergence) olgusunu daha iyi açıklar.

  1. Sonuçta teizm materyalist-ateizme tercih edilmelidir.

 

Bu argümanın birinci maddesini modern bilimdeki gelişmeleri takip eden herkes rahatça kabul edecektir. Bu maddeyi kabul hususunda teistler ile materyalist-ateistler arasında bir sorun olmayacağı rahatlıkla söylenebilir. Taksonominin (canlıların sınıflandırılmasındaki kural ve prensipler) babası sayılan ünlü biyolog Carl von Linnaeus, 1753 yılında, 6000 kadar bitki türü biliyordu ve bunların sayısının 10.000 kadar olduğu düşünülüyordu; 1758’de 4000 kadar hayvanı listelemişti ama onların sayısının da yine 10.000 civarında olduğu tahmin ediliyordu.[5] Canlılarla ilgili sınıflama yapmak böceklerin dünyası ile ilgili keşifler arttıkça ve hele bir de mikroskobik canlılarla ilgili bilgiler arttıkça iyice zorlaştı. Günümüzde ise türlerin sayısının birkaç milyon olduğu bilinmektedir. Bu milyonlarca türün mikro yapılarından makrodaki vücut planlarına kadar büyük bir çeşitlilik ve komplekslik olduğuna tanıklık edildi. Değişik alanlarda çalışan hayvanbilimciler ve bitkibilimciler canlıların beslenmesi, avlanması, korunması, işbölümü, çiftleşmesi gibi birçok davranışlarında çok ilginç özellikler tespit ettiler. Tüm bunlarda modern bilimin hediyeleri olan gelişmiş mikroskoplardan mikro kameralara kadar birçok teknoloji harikasından faydalanıldı.

Bitkilerden hayvanlara kadar bu dünyadaki canlılarla ilgili olguların nasıl meydana geldiğini açıklamak hep önemli bir ilgi odağı olmuştur. Bu dünyadaki canlıların oluşum süreci, biyoloji tarihi içerisinde kendiliğinden türeme veya evrim teorisi gibi süreci tarif eden yaklaşımlarla izah edilmeyle çalışılmıştır.[6] Tüm bu yaklaşımlarla beraber, söz konusu süreçlerin teizmin öngördüğü şekilde bilinçli ve her şeyi planlayan Allah’ın iradesiyle gerçekleştiği görüşü ve materyalist-ateizmin öngördüğü şekilde doğa yasaları çerçevesinde işleyen tesadüflerin birleşimiyle oluştuğu görüşü düşünce tarihindeki temel alternatif görüşler olarak yerini korumuştur. Kısacası argümanın ikinci maddesinde ifade edildiği gibi canlıları oluşturan süreçlerin nasıl meydana geldiğini açıklamada teizm ve materyalist-ateizm rakip iki yaklaşım olarak karşımıza çıkmaktadır.

Burada bir materyalist-ateist üçüncü maddeye itiraz edecektir ki bu argümanda kritik madde de budur. Bu yüzden aşağıda bu maddenin savunması yapılacak ve bu kritik maddeyi oluşturan üç husus (3.1, 3.2 ve 3.3’te belirtilen) teker teker ele alınacaktır. Canlılarla ilgili olguların çeşitliliğine karşı buradaki değerlendirmelerin çok özet şekilde olduğu unutulmamalıdır. Üçüncü maddenin doğruluğu gösterilirse argümanın sonucu olan “Teizm materyalist-ateizme tercih edilmelidir” önermesi mantığın gereği olarak doğru olmaktadır.

 

3.1’in Değerlendirilmesi: Daha önceden sunulan dördüncü delil olan “evrenin potansiyeli delili” ile bu madde özünde aynıdır. Fakat canlılar dünyasında ortaya çıkan çeşitlilik ve gözlenen ilginç özellikler o kadar büyüktür ki, sırf tüm özellikleriyle canlılar dünyasını mümkün kılan evrendeki mevcut potansiyelden hareketle müstakil bir argüman kurulabilir. Önceden dikkat çektiğimiz gibi X bir varlığın değişimiyle ortaya her ne çıkarsa çıksın, ortaya çıkacak her şey bu X varlığın sahip olduğu potansiyeli göstermektedir; zaten bu X varlık potansiyel olarak bunları barındırmasaydı bunlar var olamazdı. Bir varlıktan kendi potansiyelinde olmayanın çıkamayacak olması mantığın gereğidir. Bilimsel teorilerimizde hangi değişimler olursa olsun, evrenimiz bu potansiyeli taşımasaydı mevcut canlıların tüm özellikleriyle ortaya çıkamayacağını söyleyebiliriz. Evrim teorisinin doğru veya yanlış olması, ya da Lamarckçı veya Darwinci evrim teorilerinden birinin doğru kabul edilmesi, ya da doğal seleksiyon veya mutasyon gibi mekanizmalara süreçte verilecek rolün değişmesi yunusların, karıncaların ve kakao bitkisinin dünya sahnesinde görünme ve şekil değiştirme süreçleriyle ilgili farklı anlayışlara sebep olabilir, fakat bunlardan hangisi doğru kabul edilirse edilsin evrenimiz bu potansiyele sahip olmasaydı yunusların, karıncaların ve çikolatanın olamayacağı gerçeği değişmez.

Bu maddeyi (3.1) ileri sürmek için modern bilimin verilerine sahip olmak gerekmemektedir; bunu bin yıl önceki bilgimizle de on bin yıl önceki bilgimizle de ileri sürebilirdik. Fakat modern bilimin verileriyle canlı türlerindeki çeşitlilik ve canlılardaki ilginç özellikler tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar iyi anlaşıldı, yani evrenin bu hususta sahip olduğu ve canlılar dünyasında ortaya çıkan potansiyelle ilgili bilgimiz kat kat arttı. Bu yüzden bu argümanın değerinin anlaşılması için tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar veriye sahibiz. Canlılık da, kamuflaj özelliği de, ışık üretme de, radar sistemi de ancak evrenin potansiyelinde mümkün olmaları sayesinde var olmuşlardır. Bunların varlığında doğal seleksiyon veya seksüel seleksiyonun rolü her ne olursa olsun başlangıçta bunlar evrenin potansiyelinde hediye edilmeselerdi hiçbir şekilde ortaya çıkamazlardı. Canlılar dünyasındaki kamuflaj, ışık üretme, değişik göç yöntemleri gibi sayılması güç çeşitlilikte maharetleri bir an için düşünelim ve şöyle bir soru soralım: Bu kadar çeşitli varlığın, farklı birçok hünerle ortaya çıkmasını mümkün kılan potansiyelin varlığı bir teist açısından mı beklenir bir durumdur, bir materyalist-ateist açısından mı beklenir bir durumdur? Milyonlarca türün olağanüstü özelliklerinin ortaya çıkmasını mümkün kılacak bir potansiyelin var olmasını, teizmin öngördüğü şekilde evrene bu potansiyelin bilinçli bir şekilde verilmesi olarak mı, yoksa materyalist-ateizmin öngördüğü şekilde mutlu bir tesadüf olarak mı değerlendirmek daha iyi bir açıklamadır?

Teizm açısından Allah çok güçlü, çok bilgili, yarattıkça gücünden hiçbir şey eksilmeyen bir varlıktır. Allah’ın, bu kadar çok çeşitliliğin ve canlılar dünyasındaki çok farklı ve ilginç çözümlerin gözlemlenmesi (insan veya başka bilinçli varlıklar tarafından) gayesiyle evreni bunların ortaya çıkabileceği zengin bir potansiyelle yaratması şaşkınlık uyandırmayacak bir durumdur. Materyalist-ateizmin evren görüşüne göre madde bilinçsiz, pasif, içinde gaye (gaye ancak bilinçli varlıklarda var olabilir) barındırmayan bir varlıktır. Bu yüzden canlılar dünyasında ortaya çıkan her şey maddedeki yasalar çerçevesinde ortaya çıkmış tesadüfi oluşumlardır ve evrenin bu potansiyeli taşımasını da canlıların tüm bu özellikleriyle ortaya çıkmasını da beklenir kılacak bir unsur yoktur. Bu kadar büyük bir çeşitliliğin ve canlıların varlıklarını sürdürebilmeleri için bu kadar farklı çözümlerin gözlemlenmesi materyalist-ateizmin evren görüşü içerisinde çok şaşırılacak bir durumdur. Teizmin paradigmasında bu durum beklenir olduğu için teizmin burada materyalist-ateizme tercih edilmesi için objektif bir delile sahibiz. Bahse konu olan durumu “mutlu tesadüf” ile açıklamak hiç de tatmin edici değildir ve teizmin paradigmasında bu olgu daha iyi açıklanabildiği için “teizm materyalist-ateizme tercih edilmelidir”.

 

3.2’nin Değerlendirilmesi: Binlerce yıl insanlar cansız varlıklar ile canlı varlıklar arasındaki uçurumdan haberdar değillerdi. Bunun en önemli göstergesi binlerce yıllık süreçte insanların, canlıların “kendiliğinden türeme” (spontaneous generation) ile oluştuklarına inanmalarıdır. Bu anlayışa göre canlılar, başka canlıların üremesi veya bölünmesi gibi süreçler olmaksızın, cansız maddenin bileşimi sonucunda meydana gelebilmektedir. Örneğin birçok kişi arıların, sineklerin, farelerin her birinin nasıl cansız maddelerden elde edilebileceğine dair reçeteler yazacak kadar ileri gitmişlerdi. Çöpten türemeye inanıldığı gibi, ölmüş hayvanların vücutlarının bozulması sonucunda bu leşlerden türemeye de inanılıyordu.[7] Mesela Aristoteles, sivrisineklerin ve bitkilerin çürümekte olan maddelerden türediğine inanıyordu.[8] 17. yüzyılda mikroskobun biyoloji alanında kullanılmaya başlanmasıyla “kendiliğinden türeme” ile ilgili tartışmalar yeni bir boyut kazandı. Artık hiç kimse arılar veya sinekler gibi böceklerin “kendiliğinden türediğini” savunamaz duruma geldi ve böylece cansız ile canlı arasındaki farkın zannedilenden büyük olduğu anlaşılmış oldu. Fakat bu sefer de mikroskop sayesinde keşfedilen tekhücrelilerin “kendiliğinden türeme” ile oluştuğu düşünülmeye başlandı. Ancak 19. yüzyılda mikroskobun geliştirilmesi ve detaylı çalışmalar sonucunda “kendiliğinden türeme” yoluyla tekhücreli canlıların bile oluşabileceğini kabul eden hiçbir bilim insanı kalmadı;[9] bu ise cansız ile canlı arasındaki farkın iyice açılması demekti.

  1. yüzyıla girildiğinde cansız ile canlı arasındaki farkla ilgili bilginin artmasına karşılık hâlâ hücrenin basit kimyasal bileşiklerden oluşan bir yapı olduğu düşünülüyor ve hücre “homojen bir plazmadan oluşan damlacık” (homogenous globule of plasm) olarak niteleniyordu, kısacası cansız ile canlı arasındaki fark daha iyi anlaşılmış olmasına rağmen hâlâ mikro dünyada kompleks yapıların olmasıyla ilgili beklenti mevcut değildi. Mikroskopların daha da geliştirilmesiyle 1950’li yıllarda devrimsel keşifler gerçekleştirildi ve hücrelerin, proteinler gibi kompleks yapılardan oluştuğu ve daha da önemlisi DNA denilen ve hücreyi yöneten, çoğalmayı sağlayan moleküllere sahip olduğu anlaşıldı. Karşımıza çıkan hücre yapısına göre her hücre adeta bir fabrika gibidir; merkezde büyük bir bilgisayar gibi süreci yöneten DNA vardır, RNA’lar çalışkan işçiler gibi üretim ve taşıma gibi vazifeleri yapmaktadır, mitokondriler enerji üretmektedir, proteinler birer makine gibi üzerlerine düşen işleri gerçekleştirmektedir, hücre zarı güvenlik görevlisi gibi sadece gerekli olanları içeri kabul etmektedir…

Modern bilimin karşımıza koyduğu bu resim, canlı ile cansız madde arasında büyük bir uçurumun keşfi anlamına gelmektedir. Böylesi hücrelerden canlıların bir santimetre kare bedenlerinde binlerce adet olduğunu düşündüğümüzde karşımıza müthiş bir manzara çıkmaktadır. Karşımıza çıkan bu manzara sizce teist beklentilerle mi, materyalist-ateist beklentilerle mi daha uyumludur? Bu bilimsel bulgular ortaya çıkmadan önce bir materyalist-ateistin, tarihin uzun bir zaman diliminde zannedildiği gibi cansız ile canlı madde arasında yakınlık olduğunu düşünmesi ve bilim ilerledikçe bu yakınlığın daha çok doğrulanmasını beklemesi paradigmasının gereğiydi, bu kadar büyük uçurumun ortaya çıkması ise beklenmeyecek bir durumdu. Bir teist açısından ise cansız ile canlı maddenin birbirine yakın olduğunu düşünmekte bir sorun olmadığı gibi cansız ile canlı arasında böylesi bir uçurum olmasında da bir sorun yoktur. Allah mikro ve makro dünyaların yaratıcısıdır, büyük güç sahibidir ve mikro dünyada oluşturacağı kompleks yapılarla sanatını göstermesi pekâlâ mümkündür. Bu kompleks yapılar –henüz nasıl oluştuğu gösterilememiş olsa da– kimyasal evrim gibi bir süreçle ortaya çıkmış bile olsa, bu durum bu kadar küçük bir noktadaki inanılmaz kompeksliğin ihtişamını gölgelemez ve ortaya çıkan bu tablonun bir teist açısından beklenecek bir durumken bir materyalist-ateist açısından hiç beklenmeyecek bir durum olduğu gerçeğini değiştirmez.

Hücrelerdeki bu yapıların kompleksliğini bir proteini ele alıp anlamaya çalışalım. En basit hücre bile yüzlerce proteinden oluşur ve proteinlerin hücre içindeki vazifelerini yapabilmeleri için amino asitlerin belli bir dizilimde olmaları şarttır ve belli bir vazifesi olan bir proteinin amino asit dizilimindeki bir veya birkaç değişiklik bile vazifesini yapmasını imkânsızlaştırmaktadır. Kendisi evrimsel biyoloji ve biyokimya gibi alanlarda çalışan Steven Rose, orta büyüklükte bir proteini amino asit dizilimleri açısından ele almakta ve bu proteinin amino asit uzunluğunda 10300 olası form olabileceğini, bu olası formlar gerçekten var olsalardı ağırlıklarının 10280 gram olacağını, oysa evrendeki tüm maddenin tahmini ağırlığının 1055 gram olduğunu söyler.[10] (1056’nın 1055’ten 10 kat büyük olduğuna, 10280’in ise 1055’ten 1’in arkasına 225 tane sıfır yazacak kadar kez büyük bir sayı olduğuna dikkat edin.) Bundan anlaşıldığı gibi içinde bulunduğumuz evrendeki maddeyi tümüyle amino asitlere dönüştürüp hammadde olarak kullansaydık ve bunlardan rasgele bir şekilde bileşimler meydana getiren bir sistem oluşturabilseydik, bizim için gerekli tek bir protein oluşunca onu seçip ayıracak bir sistem de kurabilseydik bile sırf bu tek bir proteini elde etmemiz olasılık olarak yok denecek kadar az olurdu.

Proteinlerin ortaya çıkması en basit ilk hücrenin oluşabilmesi için de gereklidir. Hayali en basit mikroskobik canlının varlığı için bile yüzlerce protein, dahası bunların belli bir düzende organizasyonu gerekmektedir. En basit hücrenin minimum kaç protein gerektireceği tartışmalı bir konudur; bilimsel bir makaleye göre en basit bir hücre minimum 387 protein ihtiva etmek zorundadır (bu sayı tartışmalı olsa da tahmin edilen en düşük sayı bile 200’ün üstündedir, proteinlerin bir tanesindeki kompleks yapı düşünüldüğünde bu da hayli yüksek bir sayıdır).[11] Bu proteinlerin oluşumu aşamasında doğal seleksiyon da bir açıklama sunamaz. Doğal seleksiyon, canlıların yaşam mücadelesi sonucunda oluşur, birbiriyle rekabet eden canlılar arasındaki bir sürecin sonucudur ve ancak çoğalan canlılar için geçerli olabilir. Canlılık oluşmadan önce böylesi bir mekanizmanın varlığını savunmak doğal seleksiyon mekanizmasının tarifiyle çelişkilidir.

İlk hücreyi ortaya çıkaran süreci açıklamak için RNA’larla başlangıç önerenler (RNA-World) olmuştur.[12] RNA’lar da oldukça kompleks moleküllerdir ve ilk hücrenin ortaya çıkmasıyla ilgili süreç bilim tarafından aydınlatılamamıştır. Fakat bir gün bu sürecin aydınlatılacağını ve sürecin nedensel bir açıklamasını elde edeceğimizi düşünsek de hücrenin mikro dünyasında kompleks yapıların var olduğu ve çok muhteşem süreçlerin gerçekleştiği bilimin verileriyle apaçık karşımıza çıkmıştır. Doğayı bilinçsizce süreçlerin işlediği, hiçbir zihnin gayesinin gerçekleşmediği bir alan olarak gören materyalist-ateizm açısından tüm evrendeki hammaddenin olası bileşimlerinin belirli bir tane proteinini bile çıkartmaya yetmediği kadar kompleks moleküllerin ortaya çıkıp da fonksiyonlarını yerine getiriyor olmaları hiç beklenmedik bir durumdur (bu ortaya çıkma doğaya içkin bir süreç aracılığıyla gerçekleşiyor olsa bile). Bu durumun teizm açısından şaşılacak bir yanı olmaması, canlıların mikro dünyasında bilimin karşımıza koyduğu bu tablonun teizmi materyalist-ateizme tercih etmemiz için bir neden daha sunduğunu göstermektedir.

 

3.3’ün Değerlendirilmesi: Canlılar dünyasındaki ilginç özelliklerden bir tanesi aynı kökenden miras alınmamakla beraber benzer özelliklerin farklı canlı türlerinde birbirlerinden bağımsız olarak gelişmiş olmasıdır. Bu özellikler biyolojide “yakınsak” (convergent) olarak bilinir. Bunun en bilinen örneklerinden bir tanesi uçmak gibi canlılar dünyasındaki önemli bir özelliğin kuşlarda, böceklerde, memelilerde (yarasa gibi) ve pterosaurs’ta (yok olan sürüngenler) birbirlerinden bağımsız olarak oluştuğunun kabul edilmesidir. Bu “yakınsaklık” özelliği hem hayvanlarda hem bitkilerde, ayrıca hem sahip olunan davranışsal özelliklerde hem moleküler seviyede kendini göstermektedir. Canlılardaki oldukça kompleks özelliklerin önemli bir kısmının birbirlerinden ayrı şekilde, ortak atadan aynı özellik miras alınmadan geliştiği, yani “yakınsaklık” özelliğinin yaygın bir olgu olarak varlığı modern biyolojide yüzlerce örnek verilerek kabul edilmektedir.[13] Hem yarasalarda hem yunuslarda var olan radar (echolocation) sistemleri, hem ateşböceklerinin hem karanlık denizlerde ürettikleri ışıklarıyla yol bulan balıkların ışık üretimi, hem bazı böceklerin hem kuşların güneşe bakarak yön bulmaları uzun “yakınsaklık” listesinin sadece bir kısmıdır.

Daha önce değindiğimiz gibi canlıların mikro seviyesinde müthiş kompleks bir yapı bulunmaktadır. Burada saydığımız her bir özellik ise canlıların mikro seviyede birçok moleküle sahip olmaları ve bu moleküllerin bahsedilen özelliği gerçekleştirmek için koordineli bir şekilde çalışmalarıyla gerçekleşmektedir. Buradaki önemli soru bu kadar kompleks yakınsak özelliklerin tekrar tekrar nasıl oluştuğudur. Eğer canlılardaki değişimin motoru genlerdeki mutasyonlar ise, mutasyonları belli bir amaca göre gerçekleştiren maddeye içkin bilinen bir doğa yasası yoktur. O zaman oluşması bu kadar düşük ihtimal olan yapıların tekrar tekrar dünya sahnesinde birbirlerinden bağımsız olarak gözükmemesini, yani yakınsak özelliklerin gözükmemesini beklemek gerekirdi. Stephen Jay Gould, dünyanın başına gidip baştan zamanı başlatsaydık her şeyin çok farklı olacağını söylemektedir.[14] Buna karşılık Simon Conway Morris, mevcut yakınsaklık olgusunun birçok örneğine atıf yaparak cevap vermekte, aynı çevre koşullarında bugünküne çok benzer özelliklerin ortaya çıkacağını söylemektedir. Çünkü bu dünyada birçok özellik birbirinden bağımsız olarak gelişiyorsa, dünya aynı koşullarıyla baştan yaratılsa, benzer özellikli canlıların yeniden ortaya çıkması beklenmelidir. Canlılardaki değişimin motoru olarak rasgele mutasyonları ve bu mutasyonlarla ortaya çıkan varlıklar üzerinde seçim yapan doğal seleksiyon mekanizmasını görürsek, Gould’un beklentisi sağduyuya uygun olurdu, yani zamanı başa alsak şu anda ortaya çıkan canlılardan çok farklı bir tabloyla karşılaşmayı beklememiz gerekirdi. Fakat mevcut yakınsaklık özelliklerine bakarsak (Gould da bunlardan haberdardı), bu dünyada benzer özellikler birbirlerinden bağımsız olarak defalarca ortaya çıktığına göre aynı koşullarda yeniden aynı tip canlıların ortaya çıkmasını beklemek, Morris’in beklentisinde olduğu gibi makuldür.

Burada asıl önemli olan sadece rasgele mutasyonlar ve doğal seleksiyon çerçevesinde kaldığımızda bu kadar çok yakınsak özelliği açıklayamayacağımızı görebilmektir. Olasılık olarak bir kere bile ortaya çıkması çok düşük olasılık olan özelliklerin tekrar tekrar ortaya çıkmasının açıklaması nedir? Burada birbirinden bağımsız yakınsak evrimleşme olduğu için ortak atadan miras alınma bir açıklama olamamaktadır. Ayrıca bazılarının fizikteki hassas ayarlardan kaçmak için ileri sürdükleri bir açıklama olan “Bunlar olmasaydı bunları gözlemlemek için burada olamazdık, bu yüzden bizim varlığımızı mümkün kılan hassas ayarlardaki çok düşük olasılıklara şaşırmamalıyız” izahına benzer bir açıklama da yapmak mümkün değildir. Çünkü bunların çoğu var olmadan da var olabilirdik, örneğin bizim buradaki varlığımız ne yarasanın ne de yunusun radar sistemine bağlıdır, bu iki tür hiç var olmamış olsa da bu durum bizim var olmamıza engel teşkil etmezdi. Bu kadar kompleks özelliklerin tekrar tekrar ortaya çıkması ise olasılık açısından mümkün gözükmemektedir (sırf belli bir vazifesi olan bir proteini ortaya çıkartmaya evrenin hammaddesinin yetersiz kaldığını hatırlayın).

Fakat bütün bu sorunlar, materyalist-ateizmdeki gibi rasgele bir evrim süreci öngörülürse ortaya çıkmaktadır. Doğadaki süreçlerin bilinçli şekilde oluşturulduğu kabul edilince burada bir sorun kalmaz. Allah’ın yüksek kudreti ve ilmiyle, canlılara verdiği özellikleri, tüm süreç kudreti altında olan güç olarak tekrarlayarak (yakınsaklık özelliğiyle) yaratmasında beklenmeyecek bir durum yoktur. Allah, bunu yaparken, mutasyonları maniple etmek gibi bir mekanizma kullanıyor olabileceği gibi henüz keşfetmediğimiz ve doğaya içkin olup da canlıları bu tip özellikler oluşturmaya doğru iten bazı yasaları yaratmak suretiyle de bu süreçleri gerçekleştiriyor olabilir. Her halükârda canlılar dünyasının en ilginç olgularından biri olan yakınsaklık özelliğini teizm materyalist ateizmden daha iyi açıklamaktadır.

Kısacası evrim teorisi teizme bir tehdit oluşturmadığı gibi, canlılar dünyası teizmin lehine oluşturulacak argümanlar için çok zengin veriler sunmaktadır. Bu hususta ele alınması önemli olan birçok olgu var olmakla beraber, burada sadece özet şeklinde bazı hususlara değinilebildi. Canlılar dünyasındaki olağanüstü çeşitliliğin oluşmasını mümkün kılan evrendeki potansiyelin varlığını (3.1), biyoloji tarihindeki gelişmelerle anlaşılan cansız ile canlı arasındaki uçurumu ve buna sebep olan canlıların mikro dünyasındaki kompleks yapıları (3.2) ve modern biyolojide tespit edilmiş birçok örneği bulunan birbirlerinden bağımsız olarak gelişmiş yakınsak özellikleri teizm materyalist-ateizmden daha iyi açıklamaktadır. Teist paradigma içerisinde bunlar, materyalist-ateist paradigmada olduğundan çok daha fazla beklenilecek özelliklerdir. Bu yüzden teizmi materyalist-ateizme tercih etmek için canlılar dünyası önceki argümanlarda dikkat çekilen hususlara destek vermektedir.

 

[1] Evrim teorisiyle ilgili en çok ön plana çıkan ve tarihsel önemi olan kitap olarak bakabilirsiniz: Charles Darwin, The Origin of Species, Penguin Classics, Londra, 1985.

[2] Bu konuda bakabilirsiniz: Richard Dawkins, Kör Saatçi, Çev: Feryal Halatçı, TÜBİTAK, Ankara, 2002; Richard Dawkins, Climbing Mount Improbable, W. W. Norton, New York, 1997.

[3] Bu konuyla ilgili olarak bakınız: Caner Taslaman, Kuantum Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, İstanbul, 2015, s. 121-168.

[4] Burada ek bir itiraz olarak Allah’ın varlığı ile bu teorinin çelişmediği, fakat kutsal metinlerdeki ifadelerle çeliştiği söylenebilir. Bunun Kuran açısından yanlış olduğunu şu kitabımda ortaya koydum: Caner Taslaman, Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, İstanbul, 2014, 4. Bölüm, s. 276-388. Bu kitapta evrenin milyarlarca yıllık ömrünün Kuran’ın hiçbir ifadesiyle çelişmediğini, çamurdan yaratılışın hammaddeye işaret ettiğini ve her canlının bu anlamda çamurdan yaratıldığını, Kuran’da “bir anda yaratılış” gibi bir ifade olmadığını, Allah ve din düşmanlarıyla akrabalıkta sorun görmeyenlerin insanların hayvanlarla soy bağlılığında sorun görmesinin Kuran’a aykırı olduğunu, Hz. Âdem’in dünyadaki bir bahçede (cennette) yaratıldığını, “nefsi vahide”den yaratılışın tek türden yaratılış anlamına geldiğini ve benzeri hususları ayrıntılarıyla açıkladım.

[5] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, The Belknap Press of Harvard University Press, Cambridge, 1982, s. 172.

[6] “Kendiliğinden türeme” (spontaneous generation) ile ilgili bakabilirsiniz: Caner Taslaman, Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı, s. 76-79.

[7] Elizabeth Gasking, Investigations into Generations, Hutchinson and Co Publishers, Londra, 1967, s. 18.

[8] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, Çev: L. Bucknall Eyre, Tudor Publishing, New York, 1920, s. 430.

[9] Catherine Wilson, The Invisible World Early Modern Philosophy and the Invention of the Microscope, Princeton University Press, Princeton, 1995.

[10] Steven Rose, Lifelines, Oxford University Press, Oxford, 1998, s. 255.

[11] Glass J. I. ve , “Essential Genes of a Minimal Bacterium”, Proceedings of the National Academy of Sciences, 103/2, 2006, s. 425-430.

[12] Leslie Orgel, “Evolution of the Genetic Apparatus”, J Mol. Biol, 38/3, 1968, s. 381–393.

[13] Simon Conway Morris, Life’s Solution: Inevitable Humans in a Lonely Universe, Cambridge University Press, Cambridge, 2005; Simon Conway Morris, The Deep Structure of Biology, Templeton Foundation Press, Pennsylvania, 2008.

[14] Stephen Jay Gould, Wonderful Life, W. W. Norton and Company, New York, 2007.

DOĞAL ARZULAR DELİLİ
FİZİKİ OLGULARIN HASSAS AYARI DELİLİ

Bir Cevap Yazın