AKIL DELİLİ

AKIL DELİLİ

 

Güncel hayatta en basit olay hakkında sohbet etme, bir hedefimiz üzerinde düşünme, laboratuvarda bilim yapma, sofistike felsefi argümanlar kurma gibi birçok faaliyetimiz “akleden” bir varlık olmamız sayesinde gerçekleşmektedir. En basitinden en kompleksine hayatımızın bu kadar geniş bir alanına içkin olan ve bizi biz yapan fıtratımızın en temel özelliklerinden olan “aklımızın” varlığını çoğu zaman hissetmeden bu faaliyetleri yaparız.

Burada sunulacak argüman bize içkin olanla; sağlıklı her insanın doğuştan (fıtrattan) sahip olduğu akıl özelliğiyle ilgilidir. Evrenin rasyonel yapısı olmasa zihin onu anlayamazdı (2. delil olan yasaların varlığı delili), diğer yandan evren hangi özelliklere sahip olursa olsun akılda belli özellikler olmasaydı da evren anlaşılır olamazdı (akıl delili). Dış evren ve akıl arasındaki uyum da özellikle dikkat edilmesi gerekli çok önemli bir fenomendir. “Akıl delili”nin önümüzdeki iki bölümde savunulacak “irade delili” ve “bilinç ve benlik delili” ile yakından ilişkili olduğunu hatırlatmakta fayda görüyorum. Zihnin akıl yürütme becerisi iradeyle de bilinçle de çok yakın ilişki içinde olduğundan, buradaki argüman “irade delili” ve “bilinç ve benlik delili” ile beraber değerlendirilmelidir. Bu önemli hatırlatmayı yaptıktan sonra “akıl delili”nin sunumuna geçiyorum:

 

  1. Akıl yürütme süreçlerinin gerçekleşmesi için –başka özelliklerle beraber– zihinde şu özelliklerin olması gerekmektedir:

1.1 İrade için gereken özellikler.

1.2 Bilinç ve benlik için gereken özellikler.

1.3 Doğru ve yanlış kavramlarına sahip olma ve bunları kullanabilme.

1.4 Mantık kurallarına sahip olma ve mantık yürütme.

  1. Aklın bu özelliklerinin nasıl ortaya çıktığını açıklama hususunda temelde iki alternatif görüş olduğu gözükmektedir:

2.1 Eğer materyalist-ateistlerin savunduğu gibi var olan tek varlık tipi maddeyse, akılda var olan bu özellikler, doğa yasaları çerçevesinde tesadüfi süreçlerle oluşmuştur.

2.2 Eğer teistlerin savunduğu gibi Allah varsa, kendisi akıl sahibi bir varlık olan Allah’ın sayesinde aklın bu özellikleri oluşmuştur.

  1. Akıl etmeyi mümkün kılan bu özellikleri teizm materyalist-ateizmden daha iyi açıklar:

3.1 Çünkü irade için gerekli özellikleri teizm materyalist-ateizmden daha iyi açıklar (11. bölümde gösterilecek).

3.2 Çünkü bilinç ve benlik için gerekli özellikleri teizm materyalist-ateizmden daha iyi açıklar (12. bölümde gösterilecek).

3.3 Çünkü doğru ve yanlış kavramlarını kullanabilmeyi teizm materyalist-ateizmden daha iyi açıklar.

3.4 Çünkü mantık yürütebilmeyi teizm materyalist-ateizmden daha iyi açıklar.

  1. Sonuçta teizm materyalist-ateizme tercih edilmelidir.

 

Argümanın ilk maddesinde dikkat çekilen özelliklerin akıl yürütmek için olmazsa olmazlar kategorisinde olduğu herkesin rahatça kabul edeceği bir husustur. Eğer iradesi olan bir varlık olduğumuzu reddedersek, tüm düşüncelerimiz bizim isteğimizin dışında gerçekleşen rüzgârın esmesi gibi fiziksel olaylardan farklı olamayacağı için bir akıl yürütmeyi yapabildiğimizden de bahsedilemez; akıl yürütmemiz ancak irademiz varsa anlamlı olabilir, aynı zamanda akıl yürütemeyen birinin iradi eylem gerçekleştirebileceği de söylenemez (11. bölümde irade ele alınacaktır). Ayrıca bilinç sahibi bir kişi olmadan da bir akıl yürütme yapabildiğimizden bahsedilemez; akıl yürütme ancak bilinçli bir şekilde aklımızdan geçenlerin farkında isek ve her akıl yürütme bir kişiye ait ise anlamlıdır (12. bölümde bilinç ve benlik ele alınacaktır).

Önümüzdeki iki bölümde ele alınmayacak ve argümanda dikkat çekilen diğer iki hususu, kalemin yazı yazmaya yarayan bir araç olduğu gibi basit bir akıl yürütmeyi inceleyerek değerlendirelim. Kalemin yazı yazmaya yarayan araç olduğunun “doğru”, yenebilecek bir şey olduğunun “yanlış” olduğu gibi değerlendirmeleri yapamasaydık bahsedilen bilgi bir anlam ifade etmezdi; kelimeler zihnimizde “doğru” ve “yanlış” kavramları çerçevesinde yaptığımız değerlendirmelerimiz sayesinde bir anlama sahiptirler (doğru ve yanlış kavramlarıyla ilgili özellik). Temel mantık kurallarına (özdeşlik ve çelişmezlik gibi) göre kalemi ve yazı yazmayı değerlendiremeseydik ve daha önce kalemin yazı yazdığını defalarca görüp tümevarımlı mantık yürütmeyle kalemin yazı yazmaya yarayan bir araç olduğu sonucuna varamasaydık da bahsedilen bilgiye sahip olamazdık (mantıkla ilgili özellik). Sonuçta teistlerle materyalist-ateistler arasında bu özelliklerin aklın temel özellikleri arasında olduğu hususunda, yani argümanın birinci maddesi hakkında bir ihtilaf olmadığı rahatlıkla söylenebilir. (Hafızanın ve dil konuşma kapasitesinin gerekliliği gibi başka özellikler de akıl yürütebilmemiz için şarttır; fakat burada akıl yürütmek için gerekli bütün şartlar değil bazı şartlar ele alındı.)

Argümanın ikinci maddesinde akıl fenomeninin nasıl ortaya çıktığını açıklamak için “temel” iki yaklaşım olduğu ifade edildi: Bunların birincisi, maddenin varlığının ezeli olduğunu kabul eden ve maddeye içkin doğa yasalarının sunduğu potansiyel çerçevesinde gerçekleşen tesadüflerin birleşmesiyle aklın oluştuğunu savunan materyalist-ateist yaklaşımdır. İkincisi ise ezeli olarak var olan ve akıl, irade, bilinç, kudret sahibi olan Allah’ın kendisinde var olan akıl etme özelliğini –kendisindekinden çok daha alt düzeyde de olsa– yarattığı varlıklardan bir kısmına verdiğini savunan teizmdir. Argümanın ikinci maddesinde “temel” vurgusunu yapmamın sebebi, birisinin çıkıp da bu iki şık dışında bir alternatif olduğunu iddia edebilecek olmasıdır. Örneğin maddenin her bir parçasında zihnin bilinç gibi özelliklerinin var olduğunu ifade eden panpsişizm’in (panpsyschism), bir alternatif olduğu gibi geniş kitleler ve bilim camiasında göz önünde bulundurulmayan bir alternatif gündeme getirilebilir.[1] Bu iddia bilincin, her tarafa yayılan bir şey değil, bir merkeze sahip özelliğimiz olduğu deneyimimizle terstir. Her birimizin akıl-irade-bilinç sahibi kişiler olarak gerçekleştirdiğimiz düşüncelerimiz ve eylemlerimiz vardır, falanca ve filancanın da vardır, her birimizin akıl-irade-bilinci kendisine aittir ve akılla yönlendirdiğimiz bedenimizle gerçekleştirdiğimiz eylemin sınırları vardır; yani bilincin her yana dağılmışlığını öngören panpsişizm’inkine benzer bir durum mevcut değildir. Ayrıca panpsişizm kabul edildiğinde, bu şekildeki maddeden; nasıl akıllı, iradeli, bilinçli eylemlerde bulunan bir kişinin ortaya çıktığının açıklanmasının gerekliliği kaybolmamaktadır. Yani bu şekilde madde anlayışı hakkındaki ciddi bir görüş değişikliği durumunda da burada savunulan argümanların ana yapısı korunabilir. Bazılarının teizm ve materyalist-ateizmden farklı bir görüşle bu anlayışı eklemlendirip akıl, irade ve bilinci anlama çabasına girişmesi mümkündür. Fakat maddenin tüm parçacıklarının bilinçli olduğu görüşünün ciddi bir rağbet görmemesi bir yana, birbirinden ayrı her madde zerresinde bilincin olduğunu söyleyen bir görüşün, ancak tüm maddenin arkasında teizmin öngördüğü şekilde akıllı, iradeli, bilinçli bir Güç’ün var olduğu ve bu özelliği katrilyonlarca birbirinden bağımsız maddenin parçacıklarına kazandırdığı ve birliği sağladığı iddiasıyla birleştirilirse savunulabileceği kanaatindeyim. Bu yüzden bu yaklaşım, teizmin karşıt safında değerlendirilebilecek bir yaklaşım değildir. Fakat materyalizmin madde anlayışıyla uyumsuz bu madde anlayışı, teizm tarafından daha rahat kabul edilir olsa da, temel alternatif bir görüş statüsünde değildir. Bu argümanda yer verilen iki alternatif dışında, maddenin özünün zannedilenden ciddi şekilde farklı olduğunun ifade edilmesi gibi böyle istisnai iddiaların gündeme getirilmesi mümkündür, ama gerek felsefe tarihindeki yaklaşımlar incelendiğinde gerek günümüzün etkili olmuş düşünürleri incelendiğinde, bunların argümanda sunulan iki şıktan birine dahil oldukları rahatlıkla söylenebilir.

Burada savunulan argümanda bir materyalist-ateistin itiraz edeceği şık üçüncüsüdür. Sonuç ise bu üç şıkkı kabul ettiğimizde otomatikman çıkmaktadır. Argümandaki öncüller doğru olunca bu sonucun otomatikman çıkması mantığın gereğidir, burada da birçok materyalist-ateistin bir itirazı olmayacaktır; onlar, eğer üçüncü maddedeki önerme doğru olsaydı sonucun doğru olacağını, fakat bu önerme yanlış olduğu için sonucun da yanlış olduğunu ifade edeceklerdir. Kısacası burada kritik olan ve asıl tartışmaya değer madde üçüncüsüdür; aşağıda bu madde incelenecektir. Bunun için akılla ilgili dikkat çekilen özellikler ele alınarak, bunların açıklamasını materyalist-ateist felsefenin mi teizmin mi daha iyi yaptığı irdelenecektir.

İrade için gerekli özellikleri teizmin materyalist-ateizmden daha iyi açıkladığı (3.1) önümüzdeki bölüm olan 11. delilde savunulacaktır. Bilinç ve benlik için gerekli özellikleri teizmin materyalist-ateizmden daha iyi açıkladığı ise 12. delilde savunulacaktır. Hem irade sahibi olmak hem de bilinç ve benlik sahibi olmak akıl edebilmenin olmazsa olmaz şartlarından olduğu için, irade ile bilinç ve benliği teizmin materyalist-ateizmden daha iyi açıkladığını gösteren bundan sonraki iki bölüm buradaki delilin bir parçasıdır. Şimdi argümanda dikkat çekilen diğer iki özelliği incelemeye geçiyorum.

 

3.3’ün Değerlendirilmesi: Akıl yürütme süreçlerini gerçekleştirebilmemiz için olmazsa olmaz şartlardan diğer bir tanesi zihnimizde “doğru” ve “yanlış” kavramlarının bulunması ve bunları kullanabilmemizdir. Bu özellik de herkeste olmasının ve bu kadar rahat kullanılmasının etkisiyle çok az dikkat çekmekte ve birçok kişi hayatında bir kez bile sahip olduğu bu özellik üzerinde düşünmeden hayatını geçirmektedir. Adeta yaşamak için suya muhtaç olup suyun farkında olmayan balıklar gibi, bizi insan kılan en temel vasıflarımızdan biri olan aklımızı çalıştırabilmemiz için gerekli olan temel özelliklerden habersiz yaşamaktayız.

Akıl etmeyi dili kullanarak gerçekleştiririz, dili kullanmamız ise kelimelerin ve cümlelerin anlamını bilmemize bağlıdır. Anlamı bilmek ise kelime ve cümlelerin hangi koşullarda “doğru” ve hangi koşullarda “yanlış” olduğunu “anlamamıza” bağlıdır. Kısacası “doğru” ve “yanlış” kavramları olmadan “anlama”, dolayısıyla akıl yürütme de mümkün değildir. “Sandalye” dediğimizde, sandalye kelimesinin anlamını bilmemiz, üzerinde oturulması için yapılmış belli bir biçimdeki cisme sandalye demenin “doğru” fakat basketbol, futbol oynanan yuvarlak cisimlere sandalye demenin “yanlış” olduğunu anlamamıza bağlıdır; bu ayrımı yapamayan birinin sandalye kavramını anladığından bahsedilemez. Biz sandalye kavramı üzerinde konuşurken “doğru” ve “yanlış” ile ilgili bu ayrımları o anda yapmasak da, bunlar arka plan bilgisi olarak hep mevcuttur; bu farkındalık olmadan kullandığımız kavramlar bir anlam ifade etmez.

Doğayı incelediğimizde doğadaki hiçbir şeyin “doğru” veya “yanlış” kavramlarına karşılık gelmediğini, bu kavramların sadece zihne ait olduğunu anlarız. Bir botanik uzmanının bir ağacın yaşını tespit etmeye çalıştığını düşünelim; bunun için bu uzman ağacın gövdesindeki halkaları inceleyerek ağacın yaşını söyler. Eğer uzman ağacın yaşını doğru tahmin edemezse uzmanın “yanlış” olduğunu söyleyebiliriz. Bir an için bu ağaçta öyle bir bakteri türü olduğunu farz edelim ki bu bakteri türü ağaçların halkalarını bozarak ağaçların yaşının “yanlış” tahmin edilmesine sebep olsun; bu durumda bu ağacın “yanlış” olduğunu söyleyebilir miyiz? Hiç şüphesiz hayır; bu ağacın yapısının yanıltıcı olduğunu söyleyebiliriz ama “yanlış” olan ağaç değil uzmandır. Doğadaki zihne sahip olmayan hiçbir varlık için, insanların teknolojik hiçbir üretimi için, hatta birçok kişiyi yanıltabilecek bilgisayarlar için “doğru” ve “yanlış” ve “anlam” yoktur. Bilgisayarla yapılan işleme zihinle bakıldığında “doğruluğun” veya “yanlışlığın” anlamı olur, bilgisayarın kendisi bu kavramların farkında değildir. Bu durumu düşüncelerimizi bir defterin üzerine yazdığımızdaki duruma benzetebiliriz. Bir zihinle defterdekilere bakılmadığı müddetçe, fiziksel olarak defterin üzerindeki yazılar sadece mürekkep dağılımlarından ibarettir. Ancak zihinle bu cümleler değerlendirildiğinde “doğru” ve “yanlış” kavramları kullanılarak değerlendirmeler yapılabilir.

Bu kadar temel olan ve doğuştan sahip olduğumuz bu kavramların ise fiziğin, kimyanın, biyolojinin anlattığı dünyaya indirgenmesi ve bunlara orada yer bulunması mümkün değildir.[2] C. S. Lewis’in söylediği gibi “bir parça maddenin diğer madde için doğru olması saçmalık olarak gözükmektedir”.[3] Maddi evrende karşılığı gözükmeyen, zihinsel olan bu kavramları izah etmekte materyalist ontolojinin savunucuları için önemli zorluklar vardır. Materyalist-ateist felsefe açısından bu zorluğun farkına varan materyalist-ateist Patricia ve Paul Churchland çifti, beyinde “doğru” ve “yanlış” kavramlarının karşılığının olmamasına hazır olunması gerektiğini ifade etmişlerdir. Churchland çiftinin bu iddialarını alıntılayan Victor Reppert, doğruluk değerlerini elemenin entelektüel bedelinin çok ağır olduğuna, bu kavramları eleyen kimsenin bu kavramların yerini doldurmasının mümkün olmadığına dikkat çekmiştir.[4] Her ne kadar biri nörolog diğeri felsefeci olan ünlü Churchland çiftinin yaptığı gibi birçok materyalist-ateist, felsefelerinin gereğini tutarlı bir şekilde kabullenmekte zorluk çekecek olsalar da, Churchland çiftinin doğru şekilde tespit ettiği gibi materyalist-ateist felsefenin tarif ettiği şekliyle maddi dünyada “doğru” ve “yanlış” kavramlarına yer bulmak mümkün değildir. Sonuçta beyindeki biyokimyasal bir yapının doğru veya yanlış olduğundan bahsedilemez (önceden değinilen ağaçtaki yapının doğru veya yanlış olduğundan bahsedilemeyeceği gibi), materyalist-ateistler için o zaman Churchland çifti gibi “doğru” ve “yanlış” kavramlarını bile inkâr etmeye gidecek sağduyuya en aykırı bir yolu tercih etmek felsefelerini terk etmemelerinin bedeli olarak gözükmektedir.

“Doğru” ve “yanlış” kavramları başka bir şey üzerinden anlaşılamayan temel, zihne ait kavramlardır ve maddeye indirgenip madde üzerinden anlaşılmaları mümkün değildir. “İnsanlar arabayla seyahat edebilirler” cümlesinin “doğru”, “Her insanın bir arabası vardır” cümlesinin “yanlış” olduğunu anlıyorsanız ve burada kullanılan “doğru” ve “yanlış” kavramlarının anlamlı olduğunu düşünüyorsanız, materyalist dünya görüşünün açıklayamadığı kavramların gerçek bir karşılığı olduğunu kabul ediyorsunuz demektir. Evrenin ve içinde var olan akıl sahibi varlıkların kökenini akıl sahibi olan Allah’a bağlayan teizm açısından akıl yürütme için şart olan bu temel özelliğin nasıl ortaya çıktığını açıklamakta bir sorun yoktur. Teist paradigma içerisinde bu özellik, materyalist-ateist paradigmadan daha başarıyla açıklanmaktadır.

 

3.4’ün Değerlendirilmesi: Aklımızı kullanabilmemiz için olmazsa olmaz diğer bir şart mantık kurallarına sahip olmak ve bu kurallar çerçevesinde mantık yürütebilmektir. Higgs parçacığının keşfini de, teknolojik icatların tümünü de, güncel hayattaki en sıradan akıl yürütmelerimizi de olanaklı kılan zihnimizin bu özelliğidir. Eğer zihin, mantığın özdeşlik ve çelişmezlik ilkelerine sahip olmasa “Bu bir sandalyedir” ifadesi bir anlam ifade etmezdi. Aynı şekilde defalarca sandalyeye oturulduğunu görmemizden hareketle tümevarımlı mantık yürütmeyle sandalyenin oturulan bir şey olduğu sonucuna varamasaydık “Sandalyede oturulur” diye bir akıl yürütmeyi gerçekleştiremez ve bir sandalye gördüğümüzde bu sefer tümdengelim yaparak o sandalyeye oturamazdık. Sonuçta önceden dikkat çekilenlerle beraber zihnimizin bu özelliğe de sahip olması sayesinde akıl yürütebilmemiz mümkündür.

Birbirlerinden izole kabilelerin aynı şekilde mantık yasalarına göre akıl yürütmelerinden, çok küçük yaşlarından beri her insanın mantık yasalarını rahatça kullanmasından, ayrıca çocukların dil konuşmaya hazır bir zihin yapısıyla dünyaya geldiği anlaşıldığından ve mantık yasalarına göre düşünme olmayınca anlamlı bir şekilde dili kullanmak mümkün olmadığından, mantık yasalarına sahip olmanın zihnimizin doğuştan bir özelliği olduğunu anlıyoruz. Thomas Nagel’in dediği gibi akla atıf yapan kişi kendinde, kendini ve toplumu aşan evrensel bir otorite kaynağı bulur. Nagel, bir akıl yürütme biçimi olan “modus tollendo tollens”i uygulamada birçok eğitimli kişinin bile zorluk çektiğini, fakat bu durumun bu yasanın bağlayıcı evrensel özelliğini bozmadığını söyler. Bu da mantık yasalarının toplumsal kabuller veya psikolojik duruma indirgenemeyeceğini gösteren delillerden birisidir.[5] “3+2=5” dediğimizde de, matematiğin ve mantığın diğer birçok uygulamasında da zihnimizde mevcut olan evrensel otoriteyi hissederiz.

Mantık yasaları fiziki olmayan, zamanı ve mekânı aşkın yasalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bazı düşünürler, benzer niteliklere sahip sayılarla (soyut olduklarından ve soyut varlıklar nedensel ilişkiye girmediğinden) nedensel ilişki içinde olamayacak olmamızdan hareketle sayıların gerçek varlığını reddetmişlerdir. Tutarlı bir materyalistin, maddi süreçlere indirgeyemediği ve soyut oldukları için nedensel ilişkide olamayacak mantık yasaları için aynı iddiayı ileri sürmesi gerekmez mi? Gerekir ama inancının mantıksal sonucunun bu olduğunu anlamış materyalist-ateist pek azdır. Fakat mantık yasalarının gerçek varlığının reddi (mantık yasaları hakkında “non-realism”) Aristoteles’in binlerce yıl önce dikkat çektiği gibi ciddi sorunları beraberinde getirecektir. Mantık yasalarını reddetmek için bile önceden bu yasaların doğruluğunu kabul etmek gerekmektedir![6] Materyalizmin tarif ettiği evrende mantık yasalarına bir temel bulmak mümkün gözükmemektedir, materyalist felsefenin tutarlı şekilde savunulması bu yasaları zihnin bir aldanması, bir illüzyon olarak görmeyi gerektirir. Bunu yapan materyalistin ise materyalizmin doğru olduğunu iddia edeceği bir zemin bile kalmaz!

Doğuştan zihnimizdeki bir özelliğimiz olan mantığın yasaları olmadan akıl yürütemeyiz. Fakat bu yasalar fiziki yasalardan farklıdır, bu evrendeki fiziki yasaların farklı olması mantıken mümkündür, örneğin yerçekimi diye bir fiziki yasanın olmadığı veya zayıf nükleer kuvvetin şiddetinin farklı olduğu bir evren mantıken mümkündür. Diğer yandan mantık yasalarının mümkün olan tüm evrenlerde doğru olduğunu; bu yasaların doğruluğunun fiziki evrenimizi aşkın olduğunu düşünürüz. Mümkün olan her evrende “3+2=5” olduğunu, büyüğün küçüğü kapsayabilecekken tersinin mümkün olmadığını düşünürüz. Özdeşlik ve çelişmezlik gibi mantıki ilkelerin, fiziki yasaların ve sabitlerin farklı olabileceği herhangi bir evrende de geçerli olacağı kanaatini taşırız. Fakat maddi evreni incelediğimizde fiziğin, kimyanın, biyolojinin anlattığı dünyadaki hiçbir şey mantığın evrensel yasalarına benzememektedir, hatta bu yasalardan köklü şekilde farklıdır. Fiziğin-kimyanın tarif ettiği atomların birleşmesiyle oluşmuş beyindeki biyolojik molekülleri ele alalım; beyinde bu moleküllerin oluşturduğu herhangi bir hal, evrensel bağlayıcılığı olan bir mantık ilkesini meşrulaştıramaz. Materyalist-ateizm açısından tüm zihin halleri sadece ve sadece biyokimyasal moleküllerin belli bir şeklinden ibaret olduğundan, yani başka türlüsü mümkün bir yapıya dayandığından, buradan evrensel nitelikli mantık yasalarına geçmek imkânsız gözükmektedir; söz konusu olan yine derece değil mahiyet farklılığıdır. Materyalist-ateizmin bakış açısıyla olaya bakıldığında, böylesi köklü bir farklılığı açıklamak, materyalizmin anladığı haliyle maddede olmayan böylesi bir özelliğin nasıl ortaya çıktığını açıklamak büyük sıkıntı oluşturmaktadır. Maddeyle hangi kombinasyonu yaparsanız yapın, hangi kompleks bileşimi oluşturursanız oluşturun, evrensel geçerliliği olan mantık yasaları bununla temellendirilemez. Oysa teizme göre her şeyin ilk başında var olan Allah akıl sahibi olduğu için, teizm aklın özelliklerinin nasıl ortaya çıktığını açıklamada avantaja sahiptir.

Kısacası bu bölümde, bizi biz yapan en önemli özelliklerimizden olan akıl etme üzerine odaklanıldı ve bu özelliğe nasıl sahip olduğumuzu materyalist-ateist felsefenin mi teizmin mi daha iyi açıkladığı incelendi. Burada değerlendirilen doğru-yanlış kavramlarını da mantık yasalarını da, ne maddenin temel yapısı ne de biyokimyasal moleküller açıklayabilir. Bu maddi yapılar akıl yürüten varlıklar olabilmemiz için zorunlu sebepler olsa da bu özelliklerin mahiyetini açıklayan unsurlar değildirler. Kavramsal incelemeyle ve akıl yürütmemiz için gerekli olanlar üzerine derinlemesine düşünmeyle, ele aldığımız özelliklerin materyalizmin tarif ettiği şekliyle maddi yapılar ve süreçlerden köklü şekilde farklı olduğunu anlıyoruz. Buradaki incelemede görüldü ki materyalist-ateist felsefe, akıl etmek için gerekli özelliklerin nasıl oluştuğunu açıklamakta başarısızdır, fakat evren olmadan önce akıl sahibi bir Yaratıcı’nın var olduğunu ifade eden teizm açısından bunda bir sorun mevcut değildir. Tüm sağlıklı insanların doğuştan sahip olduğu akıl etme özelliğinin incelenmesinin neticesinde de teizmin materyalist-ateizme tercih edilmesi gerektiği gözükmektedir.

 

[1] Panpsişizm’i savunanlara örnek olarak David Skrbina verilebilir. Bakınız: David Skrbina, Panpsychism In The West, MIT Press, Cambridge Mass., 2005.

[2] Dallas Willard, “Knowledge and Naturalism”, Naturalism: A Critical Analysis, Ed: William Lane Craig ve James Moreland, Routledge, Londra, 2000, s. 26-48.

[3] C. S. Lewis, Christian Reflections, William B. Eerdmans Publishing Company, Grand Rapids, 1995.

[4] Paul M. Churhland, “On the Ontological Status of Observals”, A Neuro-Computational Perspective: The Nature of Mind and the Structure of Science, Bradford, Cambridge Mass., 1990, s. 150-151, Patricia Churchland, “Epistemology in the Age of Neuroscience”, Journal of Philosophy, No: 84, Ekim 1987, s. 548; Bu iki kaynaktan aktaran Victor Reppert, C.S. Lewis’s Dangerous Idea, IVP Academic, Downers Grove, s. 76-77.

[5] Thomas Nagel, The Last Words, Oxford University Press, 2001, Oxford.

[6] Victor Reppert, C.S. Lewis’s Dangerous Idea, s. 81.

İRADE DELİLİ
DOĞUŞTAN AHLAK DELİLİ

Bir cevap yazın