Evrim Teorisinin Değerlendirilmesi

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

EVRİM TEORİSİ’NİN DEĞERLENDİRİLMESİ

BÖLÜM TANITIMI

Buraya kadar Evrim Teorisi ile ilgili bilimsel, felsefi ve teolojik tartışmaların tarihsel arka planını, bu teorinin ortaya konma sürecini ve ileri sürdüğü iddialarını göstermeye çalıştım. Bu bölümde ise Evrim Teorisi’nin, çeşitli bilim felsefesi yaklaşımlarında ortaya konan kriterleri ne kadar karşıladığını inceleyeceğim. Bunun için doğa bilimlerinde ve bilim felsefesinde ileri sürülen gözlemlenebilme, öngörü gücü, yasalara sahip olma, matematiksel betimleme yeteneği, yanlışlanabilirlik, rakip teorilere üstünlük sağlama gibi çeşitli kriterler açısından bu teorinin değerlendirmesini yapacağım. Bunlarla beraber, Evrim Teorisi’nin doğal seleksiyon ve mutasyon gibi mekanizmalarının yepyeni özelliklere sahip türlerin oluşumunu açıklayıp açıklayamayacağını tartışacağım. Ayrıca embriyoloji, moleküler biyoloji, homoloji ve fosilbilimi gibi alanlara da kısaca değinmek suretiyle bu teoriyi ele alıp irdeleyeceğim. Buradaki değerlendirmem bu teorinin doğru olup olmamasından ziyade farklı bilim felsefesi yaklaşımlarındaki kriterleri ne kadar karşıladığı ile ilgilidir. Bu hususa dikkat edilmelidir; bu kriterleri geçememek veya iyi bir şekilde karşılayamamak tarihsel uzun bir süreçle ilgili bu teorinin yanlış olduğu anlamını taşımaz, fakat bu teorinin epistemolojik statüsü hakkında bir kanaat oluşturabilir.

Bu bölümde cevabını bulabileceğiniz bazı sorular şunlardır: Evrim Teorisi bilim felsefesi alanında ortaya konan bilimsellik ölçütlerini ne kadar karşılamaktadır? Doğal seleksiyon canlılarda yeni özelliklerin ortaya çıkışını hangi ölçüde açıklayabilmektedir? İspinoz kuşları veya pulkanatlı güveler Evrim Teorisi’nin delilleri olabilir mi? Yapılan laboratuvar deneyleri mutasyonlarla yeni özelliklere sahip türlerin oluşacağını desteklemekte midir? Evrim Teorisi’ne dayanarak öngörüde bulunulabilir mi? Evrim Teorisi yanlışlanmaya açık bir teori midir? Evrim Teorisi’nin fizikteki teoriler gibi matematiksel yasaları var mı? Evrim Teorisi’nin biyoloji alanındaki otoritesi Thomas Kuhn’un ‘paradigma’ görüşü ile açıklanabilir mi? Fizik alanıyla ilgili Big Bang Teorisi ile biyoloji alanıyla ilgili Evrim Teorisi’nin bilimsel ölçütlere uymaktaki başarıları arasında fark var mıdır? Canlılardaki benzerlikler ile Evrim Teorisi temellendirilebilir mi? Fosiller Evrim Teorisi hakkında ne söylemektedir? Fosil-olasılık ikilemi nedir? Evrim Teorisi olmadan bilim olur mu?

BİLİMSELLİĞİN KRİTERLERİ, BACONCI İLKELER VE EVRİM TEORİSİ

Evrim Teorisi’nin, kendisinin dışındaki yaklaşımlardan daha doğru olup olmadığını anlamak için, onu, diğer görüşlerden ayırt eden unsurların neler olduğunu iyice tespit etmek gerekmektedir. Evrim Teorisi’nde, kendiliğinden türeyen basit bir canlıdan veya canlılardan diğer bütün canlıların, bir canlı formundan diğerine değişim yoluyla oluştuğu savunulmaktadır. Burada altı çizilmesi gerekli nokta, Evrim Teorisi’nin, istisnasız bütün türlerin, başka bir türden oluştuğunu iddia etmesidir. Türlerin tamamen sabit olup hiç değişmedikleri fikri özellikle Linnaeus ve takipçileri tarafından savunulmuştur. Buffon, Linnaeus’un düşündüğünden daha az sayıda kökensel türün başta yaratıldığını, diğer türlerin bu türlerden değişerek oluştuklarını söyledi. Mendel ise melezleşme yoluyla yeni türlerin oluşumunu Evrim Teorisi’nin alternatifi olarak gördü. Evrim Teorisi’ne karşıt fikirleri savunan biyolojinin bu en ünlü isimlerinin görüşlerinin alternatif görüşler olarak ele alındığını düşünelim, bunlara karşı bu teorinin doğruluğunu göstermek için türlerin sabit olmadığını, türlerde bazı değişiklikler bulunduğunu göstermek yetmeyecektir. Fakat bir türden diğerine değişim olurken, kanadı olmayan bir sürüngenin kanadının çıkıp da yeni bir tür oluştuğu veya memeli olmayan bir canlının memeli başka bir türe dönüştüğü gösterilebilirse, Evrim Teorisi’nin diğer görüşlere göre daha üstün olduğu ispatlanabilir. Görüldüğü gibi bir türün içinde farklılıklar olması, hatta birbirine çok yakın iki türün ortak bir atadan veya atalardan melezleşme veya değişim yoluyla oluştuğunun iddia edilmesi; Evrim Teorisi’ni savunanları diğer görüşlerin hepsinden ayırt eden özellik değildir. Canlılar dünyasında küçük değişimlerin (mikro mutasyonların) gözlenmesinin Evrim Teorisi’nin delili olduğu söylenemez; ancak bir türden önemli ölçüde farklı bir türe, cinse, familyaya veya takıma geçişi sağlayacak büyük değişimlerin oluştuğu; bunun gerek bir anda gerekse küçük değişimlerin birikmesiyle mümkün olduğu gösterilebilirse, Evrim Teorisi’ni diğer görüşlerden ayırt eden iddialarının delilinin bulunduğu söylenebilir.

Darwin’in hayvan yetiştiricileriyle ilgili gözlemleri Evrim Teorisi’nin ayırt edici bir delilini sunmaz.[1] Çünkü hayvan yetiştiricileri, daha çok süt veren bir ineğin veya daha iri bir koyunun nasıl yetiştirildiğini gösterebilmelerine karşın yepyeni özellikleri olan bir cinsin oluşumunu gerçekleştirmemişlerdir. Aynı şekilde yeni Darwincilerin üzerinde en çok deney gerçekleştirdikleri sirke sineği (Drosophila) ile ilgili deneylerde de yepyeni özellikleri olan bir cins elde edilememiştir.[2]

Yeni bir cinsin oluşumuna dair bir gözlemin olmadığını, Evrim Teorisi’nin en önemli teorisyenleri de kabul ederler. Yeni bir cinsin oluşumu uzun tarihsel bir süreci gerektirdiği için, bunun gözlemlenmesinin mümkün olmadığını söylerler.[3] Fakat teori adına dile getirilen bu savunma, yeni türlerin veya türlerin altında birleştiği cinslerin, familyaların, takımların oluşumunun gözlemlenememesinin teoriyi yanlışlamak için yeterli sebep olmadığının dile getirilmesinden öteye geçemez. Oysa Evrim Teorisi’nin, Mendel veya Buffon gibi biyologların ileri sürdüğü alternatiflerden gözlem temelinde (soyut akıl yürütme değil) delile sahip olduğunun iddia edilebilmesi için muhakkak farklı yeni cinslerin, familyaların diğer türlerin değişmesi sonucu oluşabildiğine dair gözlemsel delile ihtiyaç vardır. Çünkü Evrim Teorisi’ni, kendisinin dışındaki canlıların orijinine yönelik biyolojik yaklaşımlardan ayırt eden nokta budur. Evrim Teorisi’nin ‘gözlemlenebilme’ kriterine uyan bir teori olması için, onun yanlışlanamayacağını söylemek yetmez, önemli olan bu teorinin ayırt edici iddialarını doğrulayan olguları göstermektir. “Andromeda galaksisinde zürafalar yaşamaktadır” diye bir önerme kurarsak bu önermeyi de kimse yanlışlayamaz, oysa bu önermenin ‘gözlemlenebilme’ kriteriyle desteklenmesi için yanlışlanamaz olması yetmez, bu önermeyi destekleyecek gözlemlere ihtiyacımız vardır. Ernst Mayr’ın, Evrim Teorisi’ni savunmak için; evrimin uzun bir süreçte gerçekleştiği için gözlenemeyeceğini söylemesi, bu teorinin gözlemsel destekten yoksun olduğunun bir itirafı olarak anlaşılmalıdır.

Charles Darwin, tümüyle Baconcı ilkelere bağlı bir şekilde çalışmalarını gerçekleştirdiğini söylemiştir.[4] Baconcı ilkelere göre bilimsel metot tümevarıma dayanmalıdır; tikel bir veya birkaç olgu gözlendikten sonra tümevarmakta acele edilmemelidir. Tikel gözlemlerin bir araya getirilmesi ile aşamalı bir şekilde tümevarıma ulaşılmalıdır. Darwin’in açıklamaları, bilgi teorisinde (epistemolojisinde) ve bilimsel metodolojisinde gözlemi ve tümevarımı benimsediğini göstermektedir, Baconcı ilkeleri takip ettiğini söyleyerek bu seçimini göstermiştir. Oysa yepyeni özellikleri olan bir cinsin oluştuğuna dair tek bir gözlem bile mevcut olmaması, Darwinci yaklaşımın Baconcı ilkelere uygun olduğu iddiasını zora sokmaktadır. Baconcı ilkelere uyan bir teoride şöylesi özellikler beklenmelidir; yepyeni özellikleri olan birçok farklı cinsin evrim ile oluştuğu gözlendikten sonra, bu gözlemlerden hareketle bütün türlerin ve cinslerin evrimleştikleri söylenmelidir. Tür içi varyasyonların veya birbirlerine yakın türlerin ortak atadan oluştukları ve birbirlerine değiştikleri, Evrim Teorisi’ni kabul etmeyen birçok düşünürün de benimsediği olgulardır. Bu yüzden kendi içinde çiftleşerek izole bir gen havuzu oluşturan arılar, Drosophilalar veya köpek türleri izole gen havuzları olan türlerin oluşumunun gözlemine örnek olarak verilebilir; fakat bunların hiçbiri teorinin asıl büyük iddiası olan yepyeni organların, yepyeni özelliklerin oluşumunun gözlemi olarak sunulamaz.

Evrim Teorisi’nin, türlerin bağımsız yaratılışına veya kökensel türlerden (cinslerden, familyalardan) diğer türlerin yaratıldığı fikrine karşı gözlemselliği temel kriter alan bir bakış açısından destek sağlaması için mutlaka bir cinsten, familyadan veya takımdan diğerine dönüşümün gösterilebilmesi gerekir. Olguculuğa dayanan bir bilgi anlayışı bu tip bir sürecin gözlemlenmesini, Baconcı ilkeler ise gözlenen süreçlerin çeşitliliğini ve tümevarım metodunun naif bir şekilde uygulanmamasını gerektirir. Örneğin suyun birçok defa ısıtıldığında kaynaması gibi gözlem olgularından hareketle “ısıtılan su kaynar” şeklinde basitçe ifade edilebilecek tümevarımsal fiziki bir ifadenin Baconcı kriterleri karşıladığı söylenebilir. Fakat canlılar tarihinin doğası, suyun kaynaması gibi kanatların oluşumunu veya canlılardaki radar sisteminin oluşumunu gözlemleme imkânı vermemektedir. Ernst Mayr gibi en ünlü evrimcilerin belirttiği gibi bu sürecin gözlemlenmesi mümkün değilse, gözlemci ve tümevarımcı bir bilimsel metot ve bilgi teorisi açısından Evrim Teorisi’nin gerekli desteği olmadığı söylenmelidir. Evrim Teorisi’nin ayırt edici iddiasını doğrulayan (verification) gözlemler mevcut değildir; Darwin’in atıf yaptığı, birçok tikel önermeden tümevarıma ulaşmayı tavsiye eden Baconcı metodoloji açısından bilimselliğin kriterlerini karşılayamamaktadır.

GÖZLEM, DENEY, ANALOJİ VE EVRİM TEORİSİ

Darwin, teorisini doğrulayacak olguları gözlemleyip tümevarıma ulaşamadığı için, bunun yerine tür içindeki değişimlerle, türden türe değişimler arasında analoji (benzerlik) kurmuştur. Örneğin hayvan yetiştiricilerini gözlerken, yetiştiricilerin damızlıkları seçme suretiyle çiftleşmeleri sağlamalarıyla, türün daha verimli hayvanlarının elde edilebileceğini tespit etti.[5] Darwin’in teorisini ortaya koyarken çok önem verdiği bu gözleminde iki analoji vardır. Birinci analoji, hayvan yetiştiricileri (yapay seleksiyon) ile doğa (doğal seleksiyon) arasında kurulmuştur. İkinci analoji ise, bir türün içindeki ıslah faaliyeti sonucu oluşan değişim ile bir cinsten diğer cinse değişim arasında kurulmuştur. Analojinin bilimsel metot açısından kabul edilebilir bir akıl yürütme olduğunu ve Darwin’in birinci analojisinin doğru olduğunu kabul etsek bile, ikinci analoji yine de sorunludur. Darwin, analojik yaklaşımıyla şu şekildeki bir çıkarımı savunmaktadır:

  1. Türlerin içinde bazı değişiklikleri gözlemliyoruz.
  2. Demek ki bir cinsten, familyadan ve takımdan diğer bir cinse, familyaya ve takıma geçiş de mevcuttur.

Bu iki önermeden gözlenen, yani olgulara dayanan önerme birinci önermedir. Oysa Darwin’in iddia ettiği gibi teorisinin Baconcı ilkelere dayanması için ikinci önermede ifade ettiği olguların gözlenmesi gerekirdi. Evrim Teorisi’ne karşı çıkanların bile kabul ettiği birinci maddede ifade edilen değişim, rakip teorilerce de savunulduğu için, Evrim Teorisi’ni destekleyen gözlemlerin bulunduğunu göstermez. İspinoz kuşlarının gagasının değişimi veya ineklerin daha çok süt vermesinin sağlanmasındaki değişim ile analoji kurularak, kuşların kanatlarının oluşumu veya memelilerin sütle yavrularını beslemelerinin evrimle oluşumu savunulamaz. Var olan organların farklılaşması ile canlının yepyeni organlar veya özellikler kazanması arasında çok büyük fark vardır. Günden güne değişen hava durumu yüksek ve alçak basınç alanlarıyla açıklanabilir. Ancak mevsimler arasındaki hava durumu farkını, günlük hava değişimlerine neden olan faktörler ile analoji kurarak açıklamaya kalkarsak hata yaparız. Mevsimlik hava değişimleri için astronomik olaylar gibi diğer faktörlerin ele alınması gerekmektedir.[6] Türlerin yeni organlar kazanmaları gibi değişiklikler yapı değişikliğiyken, bir organın büyüklüğünde (ispinoz kuşları) veya renginde (pulkanatlı güveler) veya verimliliğindeki (hayvan yetiştiricilerinin yetiştirdiği ineklerde) değişiklikler dereceli değişikliklerdir. Bu yüzden Darwin’in derece açısından farklı değişikliklerle yapı açısından farklı değişiklikleri açıklaması bilimsel açıdan meşru bir analoji olamaz.

Canlılardaki yepyeni özelliklerin oluşum sürecini gözlemlemenin mümkün olmamasını Evrim Teorisi’nin eleştirmenleri bir hareket noktası yapmışlardır. Örneğin Jeremy Rifkin, şöyle demiştir: “Asgariden söylemek gerekirse, önümüzde utanılacak, şaşılacak bir durum vardır. Bir düşünce ki, bilimsel olduğunu söylüyor, ama bilimsel ölçüme elverişli olamıyor. Gözlemlenemiyor, yeniden türetilemiyor, ölçülemiyor. Ama savunucuları, hayatın başlangıcı ve gelişimi konusunda onun yüce ve çürütülemez bir gerçek olarak görülmesini istiyorlar!… O halde, bilimsel gözleme dayanmayan bu evrim görüşü kişisel bir inanç meselesi olmalıdır. Teori hakkında söylenebilecek en iyi şey, onun, hayatın nasıl geliştiğine dair birçok insanın paylaştığı, ne kanıtlanabilen ne de yanlışlanabilen bir inancı temsil ettiğidir.”[7]

Bazı ünlü felsefeciler de gözlemsel verilere dayandırılmadan Evrim Teorisi’nin savunulmasındaki soruna dikkat çekmişlerdir. Bunlardan biri olan Wittgenstein şöyle demiştir: “Örnek olarak Darwin teorisi hakkında yapılan yaygarayı ele alalım. Teoriyi destekleyen ve ‘Tabii ki’ diyen çevreler vardır, bir de ‘Tabii ki hayır’ diyen çevreler vardır. Hangi mantıkla ‘Tabii ki’ denilebilir? Tek-hücreli organizmaların zamanla daha karmaşık organizmalara dönüştükleri ve memeli hayvanlardan insanlara kadar geliştikleri düşüncesi savunuluyor. Peki, bu süreci gözlemleyen biri var mı? Hayır. Peki, bu süreci şu anda kimse gözlemliyor mu? Hayır. Yapılan gözlemler bir damla suyun kızgın bir taşa damlatılması gibi. Buna rağmen binlerce kitapta bu teorinin akla en yatkın çözüm olduğu yazmaktadır. İnsanlar çok zayıf kanıtlara rağmen bu teorinin doğruluğundan emin. ‘Bilmiyorum, bu ilginç bir hipotez ama daha fazla güçlendirilmesi gerekir’ gibi bir tutum savunulamaz mıydı? Bu, nasıl herhangi bir şeye ikna olunabileceğini gösteriyor. Sonunda cevapsız kalan sorular unutuluyor ve kişiler bunun mutlaka böyle olduğuna kanaat getiriyorlar.”[8]

Bilgi teorisindeki yaklaşımları açısından gözlemi ve tümevarımı bilimsel bilginin yegane kaynakları olarak kabul eden bir yaklaşımı savunanlar, Evrim Teorisi’nin bilimsel kriterleri karşılamadığını kabul etmek zorundadırlar. Ben, bilimin kriterlerini sırf gözlem ve tümevarıma indirgeyen yaklaşımın sığ olduğu kanaatindeyim. Bu yüzden bu kriterleri Evrim Teorisi’ni reddetmenin temeli yapmaya da karşıyım. Ama Evrim Teorisi’nin bahsedilen kriterleri karşıladığını söyleyen geniş bir kitlenin hatalı olduğu da gözükmektedir.

DOĞAL SELEKSİYON VE MUTASYONLAR İLE TÜRLERİN OLUŞUMU AÇIKLANABİLİR Mİ?

Darwin’e göre, yeni türlerin oluşması için gerekli hammaddeyi popülasyonun bireylerinde meydana gelen ve kalıtım yoluyla aktarılan değişiklikler oluşturur.[9] Daha sonra çevreye uymalarında kendilerine avantaj sağlayan değişikliklere sahip olan bireyler yaşarken, bu değişikliklere sahip olmayan bireyler doğal seleksiyon sonucunda yok olurlar.[10]

Darwin’in yaşadığı dönemde genetik bilimi henüz doğmamıştı. 1920’li yıllardan sonra genetikteki gelişmelerle Darwin’in Evrim Teorisi birleştirildi ve Yeni-Darwinizm ortaya çıktı.[11] Günümüzde Evrim Teorisi ve Darwinizm ifadeleri genelde Yeni-Darwinizm ile özdeşleşmiştir ve bu ifadelerin biri diğerinin yerine kullanılmaktadır. Yeni-Darwinistler, genetikteki değişimlerin en çok DNA’nın kopyalanması sürecinde gerçekleşen mutasyonlarla oluştuğunu ve bu mutasyonların, Darwin’in dikkat çektiği canlılardaki yeni değişimleri oluşturduğunu söylerler.[12] Mutasyonlarla canlılarda yeni değişimlerin oluşması ve çevreye uyum sağlayamayan canlıların doğal seleksiyon sonucunda elenmesinin, bütün var olan canlı türlerinin oluşum mekanizması olduğu, Yeni-Darwinizm’in en klasik Evrim Teorisi tarifidir. Bu tariften de anlaşılacağı gibi Evrim Teorisi’nin en temel mekanizmaları mutasyon ve doğal seleksiyondur.

Daha önce belirtildiği gibi Evrim Teorisi’nin diğer görüşlerden ayırt edici özelliği; bütün türlerin, cinslerin, familyaların, takımların birbirlerinden oluştuğunu dile getirmesidir. Bu yüzden doğal seleksiyonun ve mutasyonun canlılar dünyasında önemli olduğunu göstermek, Evrim Teorisi’nin bir delili sayılamaz. Evrim Teorisi’ne karşı çıkan birçok kişi de mutasyonların ve doğal seleksiyonun önemini kabul etmekte hiçbir güçlük çekmeyecektir. Canlılar dünyasında mutasyonların ve doğal seleksiyonun hiçbir önemi olmadığını söyleyecek aklı başında hiçbir biyolog da felsefeci de bulunmamaktadır. Geçmişte dinozorların yok olduğu gibi, gelecekte pandalar da yok olurlarsa bu bir doğal seleksiyon olur. Doğadan bir canlı türünün yok oluşu elbette önemlidir, ama hiçbir türün yok oluşu, yepyeni özellikleriyle bir türün nasıl oluştuğu için bilimsel bir delil sunmaz. Evrim Teorisi’ni savunan kitaplarda, sıkça yapılan bir mantık hatasını şu şekilde gösterebiliriz:

  1. Evrim Teorisi’nin mekanizması doğal seleksiyondur (veya mutasyondur).
  2. X olayı doğal seleksiyonun (veya mutasyonun) varlığını (veya önemini) gösterir.
  3. Bu da bize Evrim Teorisi’nin doğruluğunu ispatlar…

Bu mantık örgüsünde özellikle ikinci maddedeki önermeye dikkat edilmesi gerekmektedir. Bu ikinci maddenin doğruluğu aslında üçüncü maddedeki önermenin doğruluğunu ispat edecek mahiyette değildir. Oysa tutarlı bir akıl yürütmede, öncüller doğruysa sonucun da doğru olması gerekmektedir. Birinci maddede de görüleceği gibi, asıl iddia edilen; doğal seleksiyonun ve mutasyonun varlığı değil, bu mekanizmaların bütün canlı türlerinin tüm özelliklerinin oluşumuna sebebiyet verdiğidir. Bu yüzden ikinci önermede doğal seleksiyonun ve mutasyonun varlığının değil, bu mekanizmalarla yepyeni özellikli canlıların oluştuğuna dair deliller verilebilseydi ancak üçüncü maddedeki sonuç önermesine ulaşılabilirdi. Oysa Evrim Teorisi’nin anlatıldığı ders kitaplarında; bu mekanizmaların varlığı, Evrim Teorisi’nin gözlemsel delillere sahip olduğu gibi aktarılmaktadır.

Bu mantık yanlışını daha iyi anlamak için benzer bir yanlış kurgu oluşturmamız konunun daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacaktır. “Ahmet 1.000 metre sıçradı” önermesini ele alalım ve bunu şu şekilde formüle ederek ispat etmeye çalıştığımızı düşünelim:

  1. Ahmet 1.000 metre yukarı sıçramayı sağlıklı ayaklar ve bir çift lastik ayakkabı ile becermiştir.
  2. Ahmet’in ayakları sağlıklıdır ve bir çift lastik ayakkabısı vardır.
  3. Demek ki Ahmet 1.000 metre yukarı sıçramıştır.

Bu formülasyondaki hatayı hemen görebiliriz. Birinci önermede Ahmet’in iddia edilen zıplamayı gerçekleştirmede kullandığı araçlara dikkat çekilirken, ikinci maddede sadece bu araçların var olduğunun gösterilmesi, bu zıplamanın yapıldığının delili sayılmıştır. Oysa önemli olan bu araçların varlığının değil, Ahmet’in bu araçları kullanarak 1.000 metre yukarı sıçrayacak kapasiteye erişebileceğinin gösterilmesidir. Hayata dair sıradan bu tip bir olayda bu mantıksal yanlış kolayca fark edilebilmesine karşın, Evrim Teorisi’ni anlatan kitaplarda bu yanlışın, birçok kişi tarafından fark edilemediğine tanık olmaktayız.

PULKANATLI GÜVELER, İSPİNOZ KUŞLARI VE DOĞAL SELEKSİYON

Darwin ‘Türlerin Kökeni’ adlı kitabında, Evrim Teorisi’nin en temel mekanizması olarak gördüğü doğal seleksiyonu, hayvan yetiştiricilerinin yapay seleksiyonuyla analoji kurarak açıklamaya çalışmıştı. Doğada türlerin ve cinslerin oluşumunda rol alan bir doğal seleksiyon vakası gözlemleyememişti. Daha sonra ‘pulkanatlı güveler’ (peppered moths) ile ilgili gözlem, doğal seleksiyonla türlerin evriminin oluştuğuna dair en önemli gözlemsel kanıt olarak ileri sürüldü. Buna göre İngiltere’deki sanayileşme sürecinden önce beyaz renkli güveler çoğunluktaydı. Daha sonra, sanayi bölgelerinin bacalarından çıkan kurum, ağaçlardaki likenleri koyulaştırmıştır ve beyaz renkli güveler belirgin olarak görülmeye başlamışlardır. Kuşlar, beyaz renkli güveleri daha rahat görüp avlayabildikleri için, koyu renkli güveler ‘yaşam mücadelesi’nde üstünlük kazanmışlar ve sayıları çoğalmıştır.[13] Biyoloji ders kitaplarının birçoğunda güveler ile ilgili bu gözlem, doğal seleksiyon yoluyla evrimin oluştuğu anlatılırken kullanılan en önemli delildir. Kettlewell’in, güvelerdeki bu ‘endüstriyel alacalığı’, canlıların evriminde gözlenmiş en çarpıcı delil olarak sunduğunu belirtmek faydalı olacaktır. Kettlewell, ‘Scientific American’da çıkan bir makalesinde, bu sonucu, “Darwin’in kayıp kanıtını bulmak”  olarak niteledi.[14]

Kettlewell’in pulkanatlı güveler üzerindeki gözlem ve deneylerine sonradan birçok eleştiri yapıldı. Eğer doğal seleksiyon koyu renkli güveleri endüstriyel bölgelerde hakim kılıyorsa, Manchester şehri gibi endüstriyel kirliliğin olduğu bir bölgede de bunun gözlenmesi gerekiyordu, ama sonuç bundan farklıydı. Kettlewell’in açıklamalarına ters bir şekilde endüstriyel kirliliğin olmadığı Doğu Anglia ve Galler bölgesinde de koyu renkli güvelerin oranı yüksekti. Ayrıca Kettlewell’in deneylerinin güvelerin doğal yerleşim alanlarında yapılmadığı anlaşıldı. Pulkanatlı güveler geceleri uçar ve normalde gün ağarmadan ağaçlarındaki dinlenme yerlerine giderler, oysa yapılan deneylerde güveler açıkta bırakılıp kuşlara hedef yapılmışlardı. Finlandiyalı hayvanbilimci Mikkola, 1984 yılında, pulkanatlı güvelerin, ağaçların üst kısımlarındaki küçük dalların altını mesken edindiklerini, ancak çok ender durumlarda ağaç gövdelerini mesken tuttuklarını gösterdi. Oysa biyoloji kitaplarının birçoğunda, pulkanatlı güveler, ağaç gövdelerinde, kuşların avlanmasına açık hedef olarak gösterilmektedirler. Biyolog Bruce Grant’a göre, Kettlewell’in deneyinin en zayıf yönü, gece uçan güveleri gündüz serbest bırakmasıdır. Chicago Üniversitesi’nden Jerry Coyne, derslerinde öğrettiği pulkanatlı güveler ile ilgili ‘delilin’ kusurlu olduğunu 1998 yılında anlayınca, hayal kırıklığını şöyle ifade etti: “Benim tepkim, altı yaşında olduğumda, bana hediye getirenin Noel Baba değil de babam olduğunu öğrendiğimde içine düştüğüm dehşete benzemektedir.”[15] Sonuçta bu tip tartışmalı unsurlara rağmen, beyaz renkli güvelerin daha rahat avlandıklarından dolayı yok olduklarını, koyu renkli olanların varlıklarını daha rahat devam ettirdiklerini anlatan bu örnek oldukça mantıklı gözükmektedir. Bu örnekle ilgili bazı sorunlar ister olsun olmasın, doğada buna benzer doğal seleksiyon olgularının olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Evrim Teorisi’ni savunanların ayırt edici iddialarını iyi tespit edemezsek, bu teorinin bilim felsefesi alanında ileri sürülen kriterlere ne kadar uyduğunu da iyi tespit edemeyiz; çünkü bu teoriyi ispat ettiği söylenen delillerin doğru değerlendirmesini yapmamız mümkün olamaz. Örneğin, birçok biyoloji kitabında Darwin’in ispinozları (Darwin’s finches) olarak da isimlendirilen ispinoz kuşları ile ilgili olarak ileri sürülen görüşleri ele alalım. Darwin, Beagle seyahatinde bu kuşları gözlemlemiştir.[16] İspinoz kuşlarının, farklı alt-türlere ayrıldığı, birbirlerinden değişik gaga biçimleriyle değişik gıda kaynaklarından yararlandıkları gösterilmiştir. Farklı gıda kaynaklarına değişik gagalarıyla uyan türler, doğal seleksiyon ile canlıların çevreye uyumunun bir delili olarak sunulmuşlardır. Evrim Teorisi’nin delili olarak ileri sürülen bu delil aslında bu teorinin ayırt edici bir delili değildir. Bu delil, ancak Linnaeus’un ilk başlardaki ‘türlerin sabitliğinin’ hiç değişmediği fikrine karşı bir kanıt olarak sunulabilir. Buffon’un kökensel türlerden değişimle ve Mendel’in melezleşme yoluyla türlerin oluştuğuna dair görüşlerine karşı bu delil hiçbir şey ifade etmez. Nitekim melezleşme yoluyla yeni ispinoz türlerinin oluştuğu gösterilmiştir. Buna göre, ispinoz kuşları zamanla alt-türlere ayrılmamış; fakat değişik bir türün nüfusuyla karışarak (at ve eşeğin çiftleşmesiyle katırın oluşması gibi) yeni türler oluşturmuşlardır.

Pulkanatlı güveler ve ispinoz kuşlarıyla ilgili gözlem ve deneyler üzerine birçok tartışma vardır. Fakat bu tartışmaları tamamen bir kenara bırakıp, bunlar ile ilgili ileri sürülenlerin tamamen doğru olduğunu düşünelim. Bu durumda da bu deliller, canlıların yepyeni özelliklerinin mutasyonla ve doğal seleksiyonla oluştuklarının kanıtları olamaz. Evrim Teorisi’nin doğruluğunu tartışanlar, biyoloji kitaplarındaki ispinoz kuşları ve pulkanatlı güveler gibi ‘delilleri’ ele alıp tartışma konusu yapmaktadırlar. Oysa bunların doğruluğundan veya yanlışlığından daha önemlisi; bunlar doğru olsalar bile bahsettiğimiz önemli hususların doğruluğunu ispat edecek mahiyette olmadıklarıdır. Daha önce vurgulandığı gibi, Evrim Teorisi’ni kendi dışındaki görüşlerden ayırt eden temel özelliği; bütün türlerin, cinslerin, familyaların, takımların bütün özelliklerinin birbirlerinden evrimleşmek suretiyle oluştuğunu iddia etmesidir. Oysa pulkanatlı güveler ile ilgili gözlemde, bu güvelerden belli bir renkte olanın diğerine göre oranının değişmesi söz konusudur. Hiçbir şekilde bu gözlem, ne pulkanatlı güvenin oluşumunu, ne de pulkanatlı güveden herhangi yeni özellikli bir canlının oluştuğunu göstermektedir. Türlerin her birinin ayrı ayrı yaratıldığını kabul edenler de türlerin bireylerinin birbirlerinden farklı olduğunu zaten kabul etmektedirler. Bu yüzden türlerin bazı bireylerini eleyip, bazı özelliklere sahip bireylerinin oranını arttıran bir mekanizma; türlerin birbirlerinden bağımsız yaratıldıklarını savunanlarca da kabul edilebilir. Zaten farklı insan ırklarının tek bir çiftten türediğini veya farklı köpeklerin melezlenmesi yoluyla büyük çeşitlilik elde edilebileceğini kabul eden anlayış, türün kendi içinde farklı varyasyonları oluşabileceğini veya yakın türlerin ortak bir atadan gelebileceğini rahatça kabul edebilir. Bundan dolayı, ispinoz kuşlarının zaman içinde alt-türlere veya yakın türlere dönüşmesini, türlerin bağımsız yaratılışını savunanlar da rahatça kabul edebilirler. Pulkanatlı güveler olsa olsa doğada, ‘doğal seleksiyon’un işleyen mekanizmalardan biri olduğunu gösterebilir.

Daha önce belirtildiği gibi doğal seleksiyonun varlığının, bütün türlerin tüm özelliklerinin doğal seleksiyon mekanizması yoluyla evrimleştiklerini gösterdiğini ileri sürmek mantık açısından hatalıdır. Verdiğim benzetmede, Ahmet’in sağlıklı ayakları ve lastik ayakkabıları olduğunu ispat etmenin, Ahmet’in 1.000 metreye zıpladığını ispat ettiğini sanmak ne kadar hatalıysa; doğal seleksiyonun varlığını göstermenin, bilimsel açıdan bütün türlerin farklı özelliklerinin de bu mekanizmayla oluştuğunu ispatladığını sanmak da buna benzer bir yanlıştır.

SİRKE SİNEKLERİ VE MUTASYONLAR

Doğal seleksiyon ile var olan türlerin çevrelerine nasıl uyum sağladığı ve canlıların niçin ‘tasarımlı gibi’ gözüktüğü açıklanmaya çalışılır. Çevreye uyum sağlayamayan ve ‘tasarımlı gibi’ gözükmeyen canlıların doğal seleksiyon ile elenmesi, var olan türlerin çevreye uyumlu olmasının ve ‘tasarımlı gibi’ gözükmelerinin sebebi olarak sunulur. Göründüğü gibi doğal seleksiyon aslında var olan türlerin nasıl ürediğinden ziyade, çevreye uyumsuz ve ucube görünümlü canlıların neden gözlenemediğini açıklamakta kullanılan bir mekanizmadır. Doğal seleksiyonun elemesi için gerekli hammaddeyi sağlayan ise genetikteki değişikliklerdir. Canlının genetiğinde oluşan değişikliklere mutasyon denir ve mutasyonlar; laboratuvar ortamında, hızlı üreme avantajları gibi sebeplerle özellikle sirke sineği (Drosophila) üzerinde, X ışını vermek gibi müdahaleler ile gözlemlenmiştir. Hiçbir canlının üzerinde, mutasyon ile ilgili deney ve gözlemler, sirke sineğindeki kadar çok uygulanmamıştır. Sirke sineğinden her yıl birçok yeni kuşak elde edilir ve bir çifti yüzlerce yavru verebilir.[17]

Sirke sineğiyle yapılan deneylerin önemi yüzünden, Evrim Teorisi’ni anlatan kitapların çok büyük bir kısmında sirke sineğiyle ilgili laboratuvar çalışmalarına yer verilir.[18] Evrim Teorisi’nin gözlemsel ve deneysel verilerle desteklenmediğine dair itirazlara, eğer gözlemsel ve deneysel verilerin var olduğuna dair bir cevap verilecek olsaydı, bu cevabın sirke sinekleriyle yapılan deneylerden gelmesini beklemek doğal olurdu. Biyoloji kitapları sirke sineğinin, mutasyon sonucu, iki kanadının dört kanada çıkan bazı bireylerine yer verirler. (Söz konusu ekstra kanatlar, dengeyi sağlayan bir çift organ yerine oluşur. Dört kanatlılığa sebep olan bu mutasyon, denge organlarının oluşumunu tetikleyen dizi yerine kanat oluşumunu tetikleyen diziyi aktifleştirir, bu sebeple kanat oluşturma dizisi çalışmaması gereken bir durumda fazladan tekrar çalıştırılarak yeni bir çift kanat üretir.)  Oysa bu kanatlar işlevsel değildir, ilave kanatların uçmayı sağlayacak kasları yoktur. Bu yüzden bu kanatlar canlıya dezavantaj getirmektedir. İki başlı veya üç kollu bir insan nasıl sakat oluyorsa, X ışınlarıyla radyasyona uğratılıp yeni doğan bireylerinde fazladan kanatlar oluşan sirke sinekleri de sakat olmaktadır. Jonathan Wells’in benzetmesine göre dört kanatlı sirke sineğinin kanatları, uçak gövdesinden sarkan işe yaramayan bir çift gevşek kanada benzemektedirler. Bu uçak belki yere inebilir, fakat uçuş kabiliyeti kusurludur. Dört kanatlı sirke sinekleri üreme zorluğu çekerler ve laboratuvar ortamında muhafaza edilmezlerse, sirke sineği türünün içinde yok olurlar.[19]

Sirke sineği üzerinde yapılan deneylerde, mutasyona uğratılan sirke sineklerinin vücut ve göz renginin değiştiği, vücut büyüklük ve şeklinde farklılaşma olduğu gözlemlenmiştir.[20] Fakat yepyeni özellikleri olan bir cinsin oluşumu gözlemlenmemiştir. Bir canlıya sadece avantaj sağlayacak (faydalı) bir mutasyon da, Evrim Teorisi için bir delil niteliği taşımayacaktır. Örneğin daha önce incelediğimiz koyu renkli pulkanatlı güveler bir mutasyon sonucu oluşmuş ve bu mutasyon onların kuşlar tarafından yenmemesi için faydalı olabilir. Bazı bakterilerin antibiyotiğe karşı direnci de yararlı bir mutasyonla açıklanabilir. Evrim Teorisi’nin büyük iddiası bütün türlerin tüm özelliklerinin mutasyon ve doğal seleksiyon ile açıklanmasıdır. Bu yüzden, yepyeni işlevsel bir organ gibi bir özellik oluşturan mutasyonların gözlenmesi ancak Evrim Teorisi’nin bu büyük iddiasının ciddi bir delili olarak savunulabilir. Bir canlının renginin değişmesi veya var olan bir kanadının fazladan bir kopyasının oluşması, Evrim Teorisi’nin büyük iddiasını temellendirecek bir delil olarak sunulamaz.

Mutasyonlar ile ilgili deneylerin sunumunda da doğal seleksiyon ile ilgili gözlemlerin sunumundaki mantıki hata yapılmaktadır. Önce doğal seleksiyonun ve mutasyonların Evrim Teorisi’nin mekanizmaları olduğu söylenmektedir. Sonra bu mekanizmaların sadece var olduğu gösterilmek suretiyle Evrim Teorisi’nin büyük iddiası delillendirilmiş gibi sunumlar yapılmaktadır. Oysa “Doğada doğal seleksiyon vardır” veya “Mutasyon sonucu canlılarda değişiklikler olur” önermeleri ile “Bütün canlıların tüm özelliklerini açıklayan evrimin mekanizması doğal seleksiyondur” ve “Bütün canlıların tüm özelliklerini açıklayan evrimin mekanizması mutasyondur” önermeleri arasında çok büyük fark vardır. Bu önermelerin ilk ikisinin ispatının, sonraki iki önermenin ispatı gibi gösterilmesi yanlıştır. Bu mekanizmaların varlığına dair gözlemler, Evrim Teorisi’nin büyük iddiasının gözlemlere dayandığının delili olarak kabul edilemez. Bu yüzden, Evrim Teorisi’nin deney ve gözlemlerle temellendirilemediğini savunan bilim insanları ve filozoflar haklıdırlar. Bu gözlemler, Linnaeus’un türlerin sabitliğine ve türlerin yok olmadığına dair fikirlerine karşı kullanılabilir. Bazı bilim insanları, Evrim Teorisi’nin alternatifi sadece Linnaeus’un görüşleriymiş gibi sunarak; açık bir hakikat olan ve türlerin sabit olmadığını gösteren gözlem ve deneyleri, Evrim Teorisi’nin bilimselliğin tüm kriterlerini mükemmel şekilde karşılaması olarak sunmaktadırlar. Oysa günümüzde Evrim Teorisi’ni eleştiren ve reddeden biyologların hemen hepsi de Linnaeus’un türlerin sabitliğiyle ilgili fikirlerini de kabul etmemektedirler[21] (Linnaeus’un kendisi de yaşamının son döneminde kısmen fikirlerinde düzeltmeler yapmıştır). Sonuçta Evrim Teorisi’nin, temel iddialarının deneysel ve gözlemsel desteğe sahip olduğuna dair iddiayı kabul etmek için herhangi bir sebep bulunmamaktadır. Bu arada türlerin bağımsız yaratılışı veya herhangi başka bir görüşün de deneysel ve gözlemsel desteği yoktur. Hiç kimse bir arının (veya herhangi bir canlının), diğer türlerden bağımsız yaratıldığını da,  tamamen farklı bir türden adım adım mutasyonların ve doğal seleksiyonun yardımıyla ortaya çıktığını da deneysel veya gözlemsel olarak gösterememektedir.

YASALAR VE EVRİM TEORİSİ: DOLLO VE COPE YASALARI

Evrimin yasaları olup olmadığı, eğer yasaları varsa bunların fizikteki birçok yasa gibi mutlak mı yoksa olasılıksal mı olduğu tartışması; Evrim Teorisi’ni kabul edenler ile reddedenlerin arasında olduğu gibi, Evrim Teorisi’ni kabul edenlerin kendi aralarında da yapılmaktadır. Evrim Teorisi’nin ortaya konduğu dönemdeki ideal bilim örneğini, fiziğin, özellikle de Newton fiziğinin oluşturduğuna dair inanç yaygındı. Bu yüzden bu ideal bilim örneğine yaklaşmak için, matematiksel verilere dayanmak ve yasalarla ifade etmek, arzu edilen bir amaçtı.

Böyle bir arzuyla bazı ‘evrim yasaları’ olduğunu söyleyenler oldu. Bunlardan biri Dollo Yasası’dır. Dollo Yasası’na göre evrim geriye dönmez. Böyle bir evrim yasasının ileri sürülmesi, bazılarınca, evrimin bilinçli bir şekilde yönlendirildiğinin, eğer tesadüfi bir evrim oluşsaydı, evrimin geriye dönmemesinden bahsetmenin anlamsız olacağı şeklinde yorumlanmıştır. Richard Dawkins ilerlemeci, tek yönlü bir evrim oluştuğuna dair yaklaşımları ‘idealist saçmalıklar’ olarak niteler ve “Evrimdeki genel eğilimlerin tersine dönmemesi için hiçbir neden yoktur” der.[22] Diğer yandan Dawkins, doğada iki defa aynı oluşumun gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu söyleyerek, Dollo Yasası’nı genelde haklı bulmaktadır, fakat bu yasanın deneysel olarak doğrulanamayacağını da şöyle ifade etmektedir: “Ayrıca bu yasa, doğada deneyebileceğimiz bir şey de değil, ancak matematiksel olasılık hesaplamalarıyla kolayca Dollo Yasası’na varabiliriz. İşte bu nedenle, bir evrimsel patikadan iki kez geçme olasılığı da çok çok düşüktür.”[23] Dawkins’e göre, evrimin Dollo Yasası’na uyması için bir sebep yoktur, istatistiki açıdan ise bu yasanın genelde doğru çıkması beklenmelidir.

Oysa Dawkins’in kendisi, doğal seleksiyonun maharetine atfederek, yankı ile yön bulmanın, hem yarasalarda, hem iki farklı kuş grubunda, hem balinalarda, hem de bazı başka hayvanlarda birbirlerinden bağımsız şekilde evrimleştiğini anlatır.[24] Yani bu canlılar, bu özelliği ortak bir atadan almamalarına rağmen, doğada bu özellik, birbirinden bağımsız şekilde defalarca ortaya çıkmıştır. Bu da Dawkins’e şu sorunun yöneltilmesini gerekli kılmaktadır: Evrimsel patikadan iki kez geçme olasılığı çok çok düşükse, nasıl olur da yankıyla ses bulmak gibi çok kompleks bir özelliğin doğadaki birçok canlıda birbirlerinden bağımsız şekilde tesadüfen oluştuğunu düşünebiliriz?

Dawkins’in de belirttiği gibi Dollo Yasası’nın doğruluğunu gösterecek bir deney mümkün değildir. Üstelik tesadüfi bir evrim oluştuğunu iddia edenler, evrimi sadece genlerde rastgele oluşan mutasyonlara ve doğal seleksiyonun uyumsuz canlıları elemesine bağladıkları için, böyle bir yasayı kabul edemezler. Fakat Dawkins’in de belirttiği gibi evrimde aynı yolun iki defa izlenmesi istatistiksel açıdan mümkün gözükmemektedir. Bu da bilimsel kriterler açısından Dollo Yasası diye biyolojik bir yasanın varlığının ispat edilemediği, fakat istatistiksel açıdan bu yasanın öngördüğü sonuçların aynısının, tesadüfi bir evrimi savunanlarca umulması gerektiği anlamını taşır. Oysa, doğada, yankı ile yön bulma, kanatlar ve gözler gibi birçok kompleks özelliğin canlılarda birbirlerinden bağımsız olarak birden çok defa geliştiğini Evrim Teorisi’ni savunanların hemen hemen tümü ifade etmektedir. Biyolojide bu fenomen “convergent evolution” (“daralan evrim” diye Türkçeye çevrilmiştir) olarak anılmaktadır. Ateist evrimciler bile, örneğin kuşların uçma özelliğini, böceklerin uçma özelliğini ve memelilerin uçma özelliğini ortak bir atadan elde ettiklerini söylemez. Bu da ortak bir atadan mirasla açıklanamayacak bu özelliklerin, canlılarda defalarca oluşması demektir. Bu sonucun her türlü Evrim Teorisi açısından sorun olduğunu söylemek yanlış olur, fakat ateist bir Evrim Teorisi açısından, bu olgu çok büyük bir sorundur. Bilinçli bir yaratılışla birleştirilen Evrim Teorisi için ‘istatistiki imkânsızlık’ sorun olmaz, çünkü ‘bilinçli yaratma’ evrimin gerçekleşmesini sağlar. Oysa tesadüfi bir Evrim Teorisi savunulursa, bir kere bile ortaya çıkması olasılık hesabı açısından imkânsız olan özelliklerin, birbirlerinden bağımsız olarak defalarca ortaya çıkması matematiksel olarak açıklanamaz.  Bu konuyu kitabın ‘tasarım delili’ isimli bölümünde daha ayrıntılı bir şekilde ele alacağım.

Varlığı savunulmuş diğer bir Evrim Yasası ise Cope Yasası’dır. Bu yasaya göre, evrim ilerledikçe canlıların vücut büyüklüğü artma eğilimindedir. Oysa fosillerden, dinozor gibi birçok dev cüsseli canlının yok olduğunu biliyoruz, bunlara karşı birçok tek-hücreli bakteri ise günümüzde yaşamaktadır. Buna karşılık, biyolojide mutlak kanunların olmadığı, ancak olasılıksal kanunların bulunduğu ve Cope Yasası’nın %70’lik bir oranda doğru olduğu söylenebilir. Cope Yasası’nın bir yorumuna göre, gıda kaynaklarından daha iyi faydalanmak gibi, büyük bedenlerin evrimsel avantajları vardır. Bu da daha büyük bedenlerin neden doğal seleksiyon tarafından seçildiğinin ve daha çok yavru ürettiklerinin bir açıklamasıdır.[25]

Zaman olarak sonradan var olan canlıların neden daha büyük bedenli olduğu, genelde büyük bedenlilerinin daha küçük bedenli canlıları yedikleri, “Büyük balık küçük balığı yer” sözünde ifade edildiği gibi, büyüğün küçükle beslenmesinin -istisnası çok olan- genel bir durum olduğu söylenebilir. Fakat, türlerin bağımsız yaratılışını savunanlar da, canlıların besleneceği ekolojik ortam oluştuktan sonra diğer canlıların yaratıldığını söyleyerek, Cope Yasası’nı kabul edebilirler. O zaman, Cope Yasası’nı Evrim Teorisi’nin bir yasası olarak görmek için bir sebep yoktur. Bu yasa, canlıların Dünya’daki ortaya çıkış sırasında, genelde önce küçük, daha sonra büyük bedenlilerin kendini gösterdiğini söyler. Canlıların, ‘bilinçli bağımsız yaratılışla’, ‘evrimsel tesadüfi oluşumla’ veya ‘evrimsel bilinçli yaratılışla’ meydana geldiğini savunanların her biri, bu olasılıksal yasanın doğruluğunu kendi inancıyla bağdaştırabilir. Bu farklı görüşlerden birini diğerinin aleyhine olacak şekilde desteklemediği için, bu yasa, Evrim Teorisi’nin bir yasası olarak görülemez. Üstelik birçok istisnası olan Cope Yasası’na olasılıksal anlamda bile bir yasa demek için büyük güçlükler bulunmaktadır.

ÖNGÖRÜ VE EVRİM TEORİSİ

Birçok bilim felsefecisi, başarılı bir teoriden beklenen en önemli özelliklerden birinin teorinin öngörülerde bulunabilmesi olduğunu ifade etmişlerdir. Oysa uzun bir tarihsel süreçle ilgili olan Evrim Teorisi ile hiçbir öngörüde bulunulamaz. Örneğin tamamen izole bir adaya kurbağa, kelebek, fare, timsah gibi birçok canlıyı alıp bıraktığımızı düşünelim. Evrim Teorisi’ne dayanarak bu canlılardan hangi tür bir canlının türeyeceğine dair bir iddiada bulunulamamaktadır. Hiç kimse bu canlılardan “Şu kadar yıl sonra at, şu kadar yıl sonra insan, şu kadar yıl sonra bir kuş oluşur” diyemez. Bazıları cevap olarak, evrim çok uzun sürede oluştuğu için, böyle bir öngörünün gerçekleştirilemeyeceğini söyleyebilir. Bu savunma, Evrim Teorisi’nin yanlışlanamayacağının bir ifadesi olabilir, ama diğer yandan Evrim Teorisi’nin öngörülerinin gözlenmesi suretiyle doğrulanmasının da mümkün olmadığı anlamına gelir. Buradaki sorun aslında bundan da fazladır. Evrim Teorisi’ne dayanarak, adaya konulan canlılardan, bir milyon yıl sonra bir fil oluşacağı söylenirse, bu öngörü, doğrulanması mümkün olmayan bir niteliktedir; oysa Evrim Teorisi’ne dayanarak gözlenmesi mümkün olmayan bu tip bir öngörüde bulunmak bile mümkün değildir. Çünkü Evrim Teorisi’nin yasaları yoktur ve matematiksel ifadeleri olan yasalar olmadan bir öngörüde bulunmak mümkün değildir.

Evrim Teorisi’nin yasaları ve matematiksel bir modelinin bulunmaması, gözlem ve deneye dayanmamasından daha büyük bir sorundur. Astronomide de gözlenemeyecek olan birçok olgu ele alınır, fakat eldeki yasaların matematik modellemeye elvermesi sayesinde gelecek hakkında tahminlerde bulunulabilir. Örneğin, her şey aynı şekilde devam ederse, milyarlarca yıl sonra uzayda hiçbir ışığın kalmayacağı, tüm yıldızların yok olup, yerlerine hiçbir yıldızın oluşamayacağı bir duruma gelineceği söylenebilmektedir.[26] Fakat bahsedilen şekilde bir adada, her şey aynı şekilde devam ederse, farenin bir gün insan veya sincap olacağı şeklinde bir öngörüde bulunmak mümkün değildir. Çünkü canlılardaki değişimlerin hangi yasalar çerçevesinde gerçekleştiğine dair Evrim Teorisi’nin söyleyebildiği bir sözü yoktur. Bu, biyoloji alanında fizikteki gibi yasalara sahip olamamaktan kaynaklanan bir durumdur.

Eğik atışın bir yasası vardır, bu yasaya dayanarak atılan bir cismin nereye düşeceğini belirlemek mümkündür. Hidrojenin hangi miktarı, ne kadar miktarda oksijenle birleşirse ne kadar su oluşacağı da tespit edilebilir. Oysa Evrim Teorisi’nin türlerin nasıl oluştuğu ile ilgili hiçbir yasası yoktur.  Evrim Teorisi’nin, bilim felsefesinde önemine atıf yapılan ‘öngörüde bulunabilme’ kriterine dayalı bir üstünlüğünün olması için, ‘ayırt edici iddiaları’nı doğrulayacak yasalara sahip olması ve onlarla öngörülerde bulunması lazımdır. “On yıl sonra, timsahlar bütün kurbağaları yiyecek ve kurbağalar doğal seleksiyon neticesinde yok olacaklardır” şeklinde yapılacak bir öngörü gözlenebilse bile, Evrim Teorisi’ne dayanılarak yapılan bir öngörünün doğru çıktığı söylenemez. Çünkü daha önce ifade edildiği gibi, doğal seleksiyonun varlığı değil, doğal seleksiyona dayanarak yeni türlerin oluşumunun izah edilmesi Evrim Teorisi’nin ayırt edici özelliğidir. “On yıl sonra kurbağalar bukalemun olacak” iddiası gözlenmesi mümkün Evrim Teorisi’nin bir öngörüsü, “Bir milyon yıl sonra kurbağalar bukalemun olacak” iddiası ise gözlenmesi mümkün olmayan Evrim Teorisi’nin bir öngörüsü olabilirdi; fakat biyolojinin bu önemli teorisine dayanarak bu iki önermeye benzer hiçbir öngörüde bulunulamamaktadır.

Ernst Mayr, bilimde olasılıkçı yorumların arttığını, bunun Evrim Teorisi açısından önemli olduğunu, biyolojide fizikteki gibi yasaların değil genellemelerin olduğunu söylemektedir. Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’nde, 100’den fazla kez yasa (law) kelimesini kullandığını, 19. yüzyılın sonuna dek biyologların, biyolojik olguları yasayla açıklamaya çalıştıklarını vurgulamaktadır.[27] Ernst Mayr, fizikteki anlamda yasaları savunmanın Evrim Teorisi’ni nasıl zora sokacağını görmektedir. Mutlak bir yasa, tek bir olgunun yasayı yanlışlamasıyla bile inkar edilebilir. Tek bir olgu tümevarımla varılmış yasanın yanlış olduğunu gösterebilir. Örneğin “Memeliler karada yaşar” şeklinde bir yasa ileri sürülmeye kalkılırsa, balinaların denizde yaşadıkları gösterilerek bu yasa yanlışlanabilir. Oysa istatistiksel ve olasılıksal genellemelerle bu sorun çözülebilir. Fakat Evrim Teorisi açısından bu yaklaşım da kurtarıcı gözükmemektedir. Evrim Teorisi, bir türün, diğer bir türe ve cinse dönüşmesi hakkında istatistiksel ve olasılıksal bir öngörüde (gelecek için) veya tarifte (geçmiş için) bulunamamaktadır. Matematiksel yasalara yalnız gelecek için değil, geçmişteki olayların açıklaması için de gerek duyulur. Bu şöyle gösterilebilir:

  1. Evrim Teorisi, geçmişte var olan türlerden sonradan gelen türlerin oluştuğunu söylemektedir.
  2. Oysa bu açıklamanın öngörüde bulunma gücü yoktur. Çünkü mutlak veya olasılıksal bir yasa ile önceki türler bir arada ele alınıp, bunların sonraki türlerin oluşumu için ‘yeterli koşul’ (sufficent condition) olduğu söylenememektedir.
  3. Evrim Teorisi, bir tek önceki türlerin sonrakilerin açıklaması olduğunu söyler. Nedenden sonuca da sonuçtan nedene de öngörü yapmak, Evrim Teorisi ile mümkün değildir.[28] Sonuçta biyoloji alanında geçmiş veya gelecek hakkında öngörüde bulunabilen hiçbir bilimsel teori mevcut değildir.

Evrim Teorisi, yılanların ve kurbağaların, bir milyon yıl geçtikten sonra, bu süre sonucunda, hangi yeni türü (sonucu) oluşturacaklarının tahmini için kullanılamaz. Aynı şekilde, Dünya’nın tamamen aynısı bir gezegene gitsek ve burada yılan ve kurbağalarla karşılaşsak, bunların hangi türden (nedenden) türediği, Evrim Teorisi’ne dayanılarak öngörülemez.

Mikroskobun geliştirilmesiyle cansız doğadan canlıların ‘kendiliğinden türeme’ yoluyla meydana gelemeyecekleri anlaşıldığı için, tamamen gözlediğimiz doğa içerisinde kalırsak, türlerin birbirlerinden oluştuğunu söylemek tek alternatif olarak gözükmektedir. Fakat o zaman, Evrim Teorisi tamamen ‘apriori bir ilke’nin ürünü olmaktadır. Bu ‘apriori ilke’yle olguların bağlanması Evrim Teorisi’nin temel dayanağı olarak gözükmektedir. Bu da, bu teorinin, deney ve gözlemlerle oluşturulmuş bir teori olmadığını, deney ve gözlemi önceleyen bir kabule dayandığını gösterir. Bu ön kabulü, natüralistler, doğa dışında bir varlık olmadığı için doğa içinde kalarak açıklamamız gerekmesinden hareketle savunmuşlardır. Diğer yandan, birçok teist ise Tanrı’nın evrenle ilgili süreçleri temelde doğa yasalarına bağlı oluşturduğunu, bu yüzden doğa yasaları içerisinde kalan açıklamaların makbul olduğunu söylemişlerdir (bu yaklaşımı savunan teistlerin büyük çoğunluğu Tanrı’nın yarattığı bir evrim sürecini öngörmüşlerdir).

“Sadece doğanın içinde kalarak bilimsel açıklamalar yapmamız gerekir”  şeklindeki ilke nedeniyle Evrim Teorisi doğru kabul edilmekte ve bu teoriyle olgular birbirine bağlanmaktadır; diğer yandan olgular, Evrim Teorisi’nin delili olarak sunulmaktadır. Burada gizlenmiş bir totoloji (aynı düşüncenin farklı sözcüklerle tekrarı) göze çarpmaktadır. Bunu şöyle gösterebilirim:

  1. (A) Evrim Teorisi doğru olduğu için (B) olguları (türleri) ona göre (türleri birbirlerinden evrimleşmiş olarak) değerlendirmeliyiz.

A→B

  1. (B) Türler birbirlerinden evrimleştikleri için (A) Evrim Teorisi doğrudur.

B→A

  1. (A) Evrim Teorisi doğru olduğu için (1. madde) (A) Evrim Teorisi (2. madde) doğrudur.

A→A

Kısacası, Evrim Teorisi, bilimselliğin kriterleri olarak ifade edilmiş olan deneylenebilme, gözlenebilme, yasalara sahip olma ve öngörüde bulunabilme açısından gerekli kriterleri karşılayamamakta; buna karşın ‘sadece ve sadece gözlenen doğanın içinde kalmamız gerektiğine’ dair benimsenen ilke temelinde en iyi açıklama olarak kabul edilmektedir.

POPPER VE METAFİZİK BİR ARAŞTIRMA PROGRAMI OLARAK EVRİM TEORİSİ

Francis Bacon ve çağdaşlarının birçoğu “Eğer doğayı anlamak istiyorsak Aristoteles’in yazılarına değil doğaya başvurmalıyız” şeklindeki yaklaşımlarında ısrar ederlerken, çağlarının bilimsel tavır alış ve tutumunu özetliyorlardı.[29] O dönemden beri, tek tek olguların gözlenmesinden genel yasalara varmak anlamına gelen tümevarım yöntemi bilimlere hâkim olmuştur. Bilimlere hâkim olan bu ilke gündelik hayattaki düşünce biçimlerimize de hâkimdir. Bertrand Russell bunu şöyle ifade etmektedir: “Eğer tümevarım ilkesi çürükse, güneşin yarın doğmasını beklememiz için sebep yok, ekmeğin taştan daha besleyici olacağını beklemek için de, çatıdan kendimizi bıraktığımızda düşeceğimizi beklemek için de bir sebep yok. En iyi arkadaşımız sandığımız şeyin bize yaklaştığını gördüğümüzde, onun bedenine en büyük düşmanımızın ya da tümüyle yabancı birinin ruhunun yerleşmediğini kabul etmemiz için de bir sebep yok. Bütün davranışlarımız, geçmişte işleyen ve bu yüzden gelecekte de işleyecek gözüyle baktığımız birliktelikler temeline dayanır ve bu olasılığın sağlamlığı tümevarımsal ilkeye bağlıdır. Bilimin, yasanın egemenliğine inanmak ya da her olayın bir nedeni olduğuna inanmak türünden genel ilkeleri de tümüyle, günlük yaşantılarımızdaki inançlar gibi tümevarımsal ilkeye bağlıdır.” [30]

Bilimde ve günlük yaşantıda böylesine belirleyici olan ve otoritesi sorgulanmadan kabul edilen tümevarım ilkesinin güvenilirliği hakkında bilim felsefesi alanında çok önemli tartışmalar yapılmıştır. Özellikle David Hume’un tümevarım ilkesine yönelttiği eleştiriler, bu ilkenin üzerindeki felsefi tartışmaların başlangıcı olarak kabul edilir. Hume, tekil gözlemlerin sayılarının ne denli çok olursa olsun, mantıkça genel bir önermeye varamayacağını söyler; ‘A’ olayı ile beraber ‘B’ olayını gözlersek, bu gözlemimiz binlerce defa da tekrarlansa, mantıkça bu olayların hep birbirini takip edeceğini söyleyemeyiz. Hume’a göre bu birliktelik beklentimiz mantıksal değil, psikolojiktir. Hume’un tümevarıma getirdiği eleştiri, ‘Hume’un sorunu’ olarak adlandırılmış ve birçok felsefeciyi meşgul etmiştir.[31] Bazı felsefeciler, örneğin Rudolf Carnap, tümevarımla varılan genel önermenin olasılıksal olduğunu, yapılan gözlem ve deneylerin çokluğunun tümevarımsal genellemenin güvenilirliğini artırdığını söylemiştir.[32] Ünlü ekonomist John Maynard Keynes, bilimde ve gündelik hayatta olasılıksal tümevarımcı bir yaklaşımın kullanıldığını göstermiştir. Ayrıca istatistikçi R. A. Fisher, matematikçi Von Mises, fizikçi ve felsefeci Hans Reichenbach da olasılık teorileri üretmişlerdir.[33]

Tümevarımı olasılıkçı bir yaklaşımla daha sofistike bir tarzda savunan sözü edilen yaklaşımlara karşın Popper, kendini ‘tümevarım-karşıtı’ olarak tarif etti ve çağdaş bilim felsefesinin en çok gündemde olan metotlarından ‘yanlışlamacılığı’ (falsification) savundu. Bilimsel ilerlemenin, olguların yığılmasıyla ya da açıklanmasıyla değil; ileri sürülen hipotez ve teorilerin katı bir biçimde sınanması, eleştirilmesi ve yanlışlanmasıyla ilerlediğini söyledi.[34] Popper, teorinin gözlemi öncelediğine vurgu yapar. Neyin gözleneceği bile gözlemcinin belirlemesine bağlıdır.[35] Bu da bizi, boş bir zihinle (tabula rasa) gözlemin yapılmadığı sonucuna götürür. Popper, bunu bilimsel açıdan sorun olarak görmez, bilim insanının sezgi ve becerisine vurgu, Popper’ın yaklaşımında özel bir yere sahiptir. Önemli olan, bilim insanının ortaya koyduğu hipotez veya teorinin sınamaya açık olması, yanlışlanma imkânının bulunmasıdır; bilimselliğin gerçek ölçütü budur. Yanlışlanan teori, ya düzeltilir ya da bir kenara bırakılır. Başarılı bir bilimsel teori, apaçık şekilde ortaya konan, mümkün olan en çok şekilde yanlışlanma imkânı tanıyan ve buna rağmen yanlışlanamayan teoridir. Deneme, yanılma ve düzeltme şeklinde ilerleyen bilimsel araştırmalar daha sofistike olabilirler, ama Popper’a göre nihai olarak doğrulama (tümevarım sorunu nedeniyle) mümkün değildir. Bilimsel önermelerin mutlak olarak iki şartı yerine getirmesi gerekir; bunlardan birisi mantığın temel ilkelerinden ‘çelişmezlik koşulu’nu gözetmesi, diğeri ‘yanlışlanabilirlik koşulu’nu sağlamasıdır.[36]

Popper, Darwin’in Evrim Teorisi’ne karşı özel bir ilgi duyuyordu. Herbert Spencer’ın hatırası için Oxford Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Evrim ve Bilgi Ağacı’ (Evolution and The Tree of Knowledge) isimli bir ders verdi. Popper’ın ilgisinin en önemli sebebi ise, kendi ifadesine göre, bilimsel bilginin deneme ve yanılmayla ilerlediğine ilişkin bilim felsefesindeki görüşünün; Darwin’in uyum sağlayamayan türlerin doğal seleksiyon ile elendiğine dair görüşüne benzerliğidir.[37] Popper’a göre önce teori ortaya atılır, Darwin’e göre ise önce varyasyonlar oluşur; Popper’da yanlışlamayla eleme olur, Darwin’de ise doğal seleksiyon elemeyi yapar.

Popper, ilk olarak ‘Tarihsiciliğin Sefaleti’ (The Poverty of Historicism) isimli eserinde, Evrim Teorisi ile ilgili epistemolojik sorunları irdeler. Yeryüzünde hayatın veya insan toplumunun evriminin, özel bir tarihi sürece karşılık geldiğini, ancak bu sürecin betimlenme tarzının bir kanun değil, sadece tekil bir tarihi önerme olduğunu söyler. Şu ya da bu şekilde formüle edilen bir kanunun, bilim tarafından ciddi bir biçimde ele alınmadan önce yeni örneklerle test edilmesi gerektiğine dikkat çeker. Fakat Evrim Teorisi’nde sadece özel bir tarihsel dönem ile sınırlı kalındığından; bir evrensel hipotezi test etmeyi ve de bilim tarafından kabul edilebilir bir doğa yasası bulmayı ümit edemeyeceğimiz sonucuna varır.[38] Popper, daha sonra bu konuyu özel olarak ele aldığı makalesinde, Darwinizm’in test edilemeyeceğini (yanlışlanamayacağını), bu yüzden bilimselliğin kriterlerini karşılamadığını ve “metafizik bir araştırma programı olduğunu” belirtir.[39]

Popper, Mars’ta üç tür bakteri bulursak, Darwinizm’in yanlışlanıp yanlışlanamayacağını sorduğumuzda, cevabın ‘yanlışlanmayacağı’ olduğunu söyler; çünkü bu var olan türlerin, mutasyona uğramış evvelki türlerin adapte olmuş yegâne formları olduğunu söyleyebiliriz. Aynı şeyi Mars’ta tek bir tür bakteri de bulsak, herhangi bir başka sayıda bakteri veya başka canlı organizma bulsak da söyleyebiliriz. Bu da bize, Evrim Teorisi’nin, hiçbir şekilde yanlışlanamayacak ve hiçbir şeyi öngörmeyecek şekilde formüle edildiğini gösterir.[40] Bir teorinin bilimsel kriterlere uygunluğunu, mümkün olduğunca yanlışlanmaya açık bir şekilde iddialarını belirtmesine ve öngörüde bulunarak kendisini tehlikeye atmasına bağlayan Popper’ın yanlışlamacı yaklaşımın kriterlerini, Popper’ın belirttiği gibi Evrim Teorisi’nin karşıladığı söylenemez. [41]

Popper Evrim Teorisi’ne getirdiği eleştirilerinin bir kısmını sonradan geri çekmiştir. Önceden Darwinizm’in, ‘durumsal mantık’ (situational logic) uyguladığını söylemişti. Darwinci yoruma göre, türlerin içinde çeşitliliğe yol açan bazı değişiklikler (varyasyonlar) olur, bu varyasyonlardan bazısı yaşar, bazısı ise doğal seleksiyona uğrayıp yok olur. Bu yorum, türlerin oluşumu için bir süreç tarifi yapar; fakat gözlemlediğimiz, bu sürecin sonucudur. Söylenen “Çevreye uyum sağlayanın yaşadığıdır”, fakat “Yaşayan kim” diye sorarsak bu sorunun cevabı da “Çevreye uyum sağlayan” şeklindedir. Popper, duruma göre uygulanan bu mantığın bir totoloji olduğunu söylemişti.[42] Popper önceden bu tarzda bir totolojinin yanlışlanabilmesine olanak olmadığını söylemişti. Sonra ise doğal seleksiyonla ilgili açıklamaları totoloji olarak değerlendiren bu yaklaşımının hatalı olduğunu ifade etti. Gerçekten de doğal seleksiyonun bazı türleri yok ettiği çok açık gözlenen bir olgudur, bunda totoloji olarak değerlendirilebilecek bir şey yoktur. Fakat asıl büyük soru, önceden belirttiğim gibi, mutasyon ve doğal seleksiyon ikilisinin canlılardaki görme, uçma, ışık üretme gibi özelliklerin oluşumunu açıklayıp açıklamadığıdır. Doğal seleksiyonun bazı türleri yok ettiği çok iyi gözlenen bir olgu olmakla beraber, bu husus gözlenememektedir. Popper’ın evrim hakkındaki söyledikleriyle ilgili yaptığı düzeltmeyi okuduğumda; Popper’ın, Evrim Teorisi’nin yanlışlanabilirlik kriterini karşılamadığıyla ve ‘metafizik bir araştırma programı olduğu’ ile ilgili beyanında bir düzeltme yapmadığı kanaatine varıyorum. Doğal seleksiyonun var olmasıyla Evrim Teorisi’nin belirttiği şekilde canlıların tarihinin açıklanması arasındaki büyük farka dikkat edilmelidir. Burada bilim felsefesi açısından önemli bir husus ‘yanlışlanabilirlik’ kriterinin ne kadar geçerli olması gerektiğidir. Aslında tarihsel olarak başarılı olan birçok teori başlangıçta yanlışlanıyormuş gibi gözükmesine rağmen muhafaza edilmesi sayesinde günümüze ulaşmıştır.

YANLIŞLAMACILIK VE EVRİM TEORİSİ

Popper, Darwinizm’in veya başka bir teorinin canlılığın kökenini açıklayamayacağı kanaatindedir.[43] Kendisinin bilimin ilerlemesine dair görüşüne benzerliğinden dolayı sempati duyduğu bu teorinin değerli olduğunu da düşünür. Bu teorinin metafizik olmakla beraber pratik yararlarının olduğunu söyler; örneğin bakterilerin penisiline karşı adaptasyonu doğal seleksiyon ile açıklanabilmektedir.[44] Fakat penisiline karşı koyabilen bakterilerin varlığını sürdürmesi ve karşı koyamayanların doğal seleksiyona uğraması; yeni bir bakteri türünün oluşumunu izah edememektedir, sadece belli bir bakteri türünde doğal seleksiyonun ne kadar etkili olduğu gözlenmektedir. Bakteriler, ilaçlara bağışıklığı, yeni genetik materyal oluşumuyla sağlamazlar. Bağışıklığın birinci kazanılma yolu, antibiyotiğe karşı koyan, zaten var olan genlerin, bakteriler arasında transfer edilmesidir. İkinci yol ise, mutasyonla deformasyona uğrayan bakterinin moleküllerinin yapısı değiştiği için; antibiyotiğin, bu moleküllere yapışamadığından, bu bakteriye zarar verememesidir. Bu durum, evin anahtarını çalan hırsızın (antibiyotiğin), evin (bakterinin) kilidi bozulduğu (molekül mutasyonla deforme olduğu) için içeri girip eşyaları çalamamasına (bağışıklık kazanma) benzemektedir. Evi koruyan, evdeki bir yapının bozulmasıdır. (Bu sebeple Biyokimyager Michael Behe, Dawkins’in “silahlanma yarışı” yakıştırmasını eleştirerek tesadüfi evrimi “Silahlanma yarışı değil, siper savaşı” olarak tasvir eder.) Oysa Evrim Teorisi’nin iddiası açısından asıl kritik olan husus, doğal seleksiyonla, yeni özelliği olan türlerin, cinslerin, familyaların ve takımların oluştuğunun gösterilebilmedir.[45] Doğadaki oluşumları açıklamada, doğal seleksiyonun değerli bir açıklayıcı mekanizma olmasından, doğal seleksiyonun türlerin oluşumunu açıklayabildiğine sıçrama yapmak yanlış olacaktır.  Doğal seleksiyon ile Evrim Teorisi’nin aynı şeylermiş gibi sunulması çok yaygın yapılan bir yanlıştır

Marcel Schützenberger, Evrim Teorisi’nin yanlışlanamayacağını ateşböceklerini örnek vererek şöyle anlatmaktadır: “Ateşböcekleri ışık üreterek bir araya gelirler ve bundan haz aldıklarına eminim. Neden yalnız ateşböceklerinin bunu yaptığını bilmek ilginç olurdu. Onların neden ışığı icat ettiğini açıklayabilecek genel bir sebep var mı? Bu canlı türü çiftleşmek için diğer türlerin kullanmadığı bu kadar kompleks bir mekanizmaya neden ihtiyaç duymuştur? Her özel soru için bana özel bir cevap verebilirsiniz, fakat ben iddia ediyorum ki Evrim Teorisi’nin durumunda, baştan hangi özel açıklamayı yapacağınızı belirleyebilecek hiçbir genel ilke yoktur. Bir teorinin yanlışlanamayacak bir teori olması işte budur.”[46]

Evrim Teorisi’nin bilimsel bir teori olduğuna dair savunmalarıyla ünlü Micheal Ruse şöyle demektedir: “Evrimin bütünü görünemiyor olabilir. Ama o bir gerçektir, hem de iyi ortaya konmuş bir gerçektir; 8. Henry’nin kızı Elizabeth’in İngiltere kraliçesi olması ve göğsümde kalbimin atması kadar gerçektir.”[47] Ruse’un bu aşırı savunması ile Evrim Teorisi’nin bilimsel kriterler açısından değerlendirilmesi arasında ciddi bir fark vardır. Ruse’un kalbinin atıp atmadığı gözlemle doğrulanabilir, yanlışlanmaya da açıktır. Elizabeth’in kraliçeliği ile ilgili geçmişte yaşayanların tanıklığı, bunu ileten yazılı belgeler ve resimler vardır.  Evrim Teorisi, gözlenen canlıların mevcut biyolojik durumundan ziyade kökeniyle alakalı olduğu için, doğal tarihe dayalı evrimsel açıklama, insanlık tarihinden örneklere -Elizabeth örneği gibi- benzetilerek, teorinin bilimsel kriterlere uygunluğunun tarih bilimi ile benzer olduğu söylenmek istenmektedir. Oysa Elizabeth örneğindeki gibi tarihsel vakalar birçok ayrı kanaldan gelen yazılı veya resimli belgelere dayanır, Evrim Teorisi için bu tarzda bir belge gösterilemez. Hiç kimse, sırf günümüzdeki insanları ve toplumları inceleyip de, yazılı belgeler olmasaydı, Aristoteles veya İskender hiç bilinmeseydi, geçmişte Aristoteles’in veya İskender’in yaşadığını çıkarsayamaz. Evrim Teorisi’nin, Elizabeth ile ilgili tarih biliminin anlatımlarının epistemolojik desteğinin aynısına sahip olabilmesi için -Michael Ruse’un iması budur- yazılı belgelere karşılık gelecek bir desteğe sahip olması gerekirdi; oysa bu şekilde herhangi bir desteği bulunmamaktadır.

Bazıları fosillerin bu tarihsel belgelere karşılık geldiğini düşünebilir. Aslında Evrim Teorisi’nin savunulmasında fosiller, genel kitlenin sandığından daha az önemli olmuştur. Darwin ve ondan sonra birçok bilim insanı, Evrim Teorisi’ni, yaşayan canlılardan yola çıkarak yaptıkları soyut akıl yürütmelerle formüle etmeye çalışmışlardır. Fosiller, ölmüş canlı hakkında bilgi verir, fakat bu canlının nasıl türediğini söylemez; fosillere dayalı çıkarım da tamamen soyut akıl yürütmelere dayanır. Fosiller, beraberlerinde canlının soy ağacı ve nasıl türediği ile ilgili belgelerle bulunmazlar. Hiçbir fosil, kendi soy ağacı ve hayat hikâyesi ile gömülü değildir. (Kitabın ilerleyen sayfalarında ‘fosiller’ konusu kısaca işlenecektir.) Tüm bunlar Evrim Teorisi’nin, tarih biliminin sahip olduğu epistemolojik desteğe sahip olmadığını gösterir. Biyolojik yapıların kompleksliğinden ve çeşitliliğinden kaynaklanan zorlukların yanında canlıların tarihinin uzun ve tekrarlanamayan bir süreçle ilgili olması, bu konuyla ilgili zorluklara sebep olmaktadır.

RAKİPLERE ÜSTÜNLÜK, MATEMATİKSELLİK VE EVRİM TEORİSİ

Ernst Mayr bilim tarihi incelendiğinde, bilimsel teorilerin reddedilmesinin gerçek sebebinin bu teorilerin apaçık yanlışlanması olmadığını, daha basit ve daha muhtemel bir teorinin ortaya konmasının eski teoriyi bir kenara bıraktırdığını savunur. Yeni teorinin             -özellikle biyolojide- olasılıkçı yoruma dayanan bilimsel çıkarımlara uyduğunu; mutlak deliller aramamak gerektiğini söyler. Bilim insanının pragmatik olduğuna ve yeni bir teori ileri sürülünceye kadar eskisinden memnun olduğuna dikkat çeker. Darwin’in de bu şekilde düşündüğünü ve Evrim Teorisi’nin, matematiksel deliller gibi mutlak olduğunu ileri sürmediğini; bu teorinin, türlerin ayrı ayrı yaratılışından daha muhtemel olduğu için kabul edilmesi gerektiğini söylediğini belirtir.[48] Ernst Mayr, Evrim Teorisi’nin bilim felsefesi alanında ifade edilmiş çeşitli kriterleri karşılamadığı eleştirisinin farkındadır ve alternatif görüşlerden daha muhtemel olduğu temeline dayandırarak eleştirileri bertaraf etmeye çalışmaktadır. Bence Mayr, ‘var olan teoriler arasında en iyi alternatifi bulmayı’ bilimin metodu olarak takdim ederken haklıdır; bu yaklaşımın, naif tümevarımcı yaklaşımdan da yanlışlamacı yaklaşımdan da bilimin doğasını tarifte daha başarılı olduğu kanaatindeyim. Modern Evrim Teorisi’nin en ünlü isimlerinden biri olan Mayr’ın yaklaşımı böyleyken, günümüzde birçok evrimci biyoloğun bu teoriyi matematik bir kesinlik gibi sunması veya fizikteki yer çekimi teorisi gibi gözlemlenebilme ve matematiksel yasalara sahip olma gibi erdemleri olmasa da yer çekimi yasasıyla aynı epistemolojik değerde sunması gibi yanlışların yapıldığına dikkat çekmek istiyorum. Mayr bunu biyolojinin kendine özel doğasına bağlarken haklıdır, fakat nedeni saptamamız epistemolojik değerde bir fark oluşturmaz.

Michael Ruse, Evrim Teorisi’nin, Malthus’un matematiksel yaklaşımını kullandığını ifade etmektedir.[49] Malthus’un yaklaşımına göre, gıda kaynakları aritmetik olarak artarken, nüfus geometrik olarak artmaktadır, bu yüzden bu gıda kaynaklarından yeterince faydalanamayıp ölenler olacaktır.[50] Bu matematiksel yaklaşım Evrim Teorisi’nin ayırt edici özelliği olan yeni özellikli türlerin, cinslerin, familyaların oluşumu için hiçbir şey söylemez. Aynı şekilde popülasyon genetiğinde (population genetics) yapılan matematik hesaplar da yeni bir türün ‘nasıl oluştuğu’ hakkında matematiksel bir veri veya matematiksel bir yasa vermekten uzaktır.[51] Evrim Teorisi ile uğraşan bilim insanlarının yaptığı matematiksel işlemlerin, Evrim Teorisi’nin ayırt edici özelliği olan, yeni özellikleri olan türlerin, evrim ile oluşması ile alakalı olup olmadığı önemlidir. Evrim ile uğraşan bir bilim insanı, dünyada var olan pandaların sayısını, pandaların kilosunu, son 40 yılda sayılarının değişimini matematiksel verilerle hesaplayabilir. Bu matematiksel veriler veya pandalar yok olursa bu doğal seleksiyonun nedeninin açıklanması, Evrim Teorisi’nin temel iddiasının delilleri olarak değerlendirilemez. Çünkü bu anlatımlarda matematiksel dil kullanılsa bile; ne pandanın diğer bir türden oluşumunu gösteren matematiksel bir yasa, ne de pandadan yeni bir türün oluşumu ile alakalı matematiksel bir veri mevcut değildir. Sonuçta fiziki evrenin tarihini anlamada kullanılan matematiksel yasalar ve verilerin benzerini canlıların tarihini anlamada bulamayız.

Yeni-Darwinciliğin en ünlü temsilcilerinden -bazılarınca en ünlüsü- kabul edilen Mayr, Evrim Teorisi’nde matematik aranmaması gerektiğini şöyle anlatmaktadır: “…Bu gösterişli başarılar matematiğin sınırsız bir prestij kazanmasına sebep oldu. Bu da Kant’ın ünlü betimlemesi olan, gerçek bilimin doğa bilimleri içinde bulunabileceği, çünkü bu bilimlerin matematiksel olduğu yargısı ile sonuçlandı. Eğer bu yargı doğruysa, Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’ kitabının bilimsellik açısından yeri nedir? Sürpriz olmayacak bir şekilde, Darwin’in matematik hakkında az bilgisi vardı. Niteliksel ve tarihi bilimler veya kompleks sistemler ile ilgilenen bilimler hakkındaki yanlış yargılar, biyolojinin aşağı kategoride bir bilim olduğuna dair kibirli bir kanaatin ortaya atılmasına sebep oldu… Sistematik ve evrimsel biyolojinin çoğunda matematiğin katkısı çok azdır.”[52] Görüldüğü gibi en ünlü evrimciler de Evrim Teorisi’nin matematiğe dayanmadığını kabul etmektedirler. Bu da, bilimsel kriterlere uygunluğu matematiksel olmakta anlayan anlayışın kriterlerini de Evrim Teorisi’nin karşılamadığını göstermektedir.

PARADİGMANIN ETKİSİ

Özellikle Thomas Kuhn’un, 1962 yılında ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı’ (The Structure of Scientific Revolutions) kitabını yayımlamasından sonra ‘paradigma’ terimi bilim felsefesinin çok sık kullanılan kavramlarından biri oldu. ‘Paradigma’ bilim insanlarının dünyaya bakış açılarını belirleyen, yapılan bilimsel çalışmaların temel önkabullerini dikte eden, ayrıca bilimsel faaliyetin oluştuğu ve kontrol edildiği sosyolojik ortamı ifade eden genel çerçevedir.[53] Thomas Kuhn’un bahsedilen eseri, II. Dünya Savaşı’ndan sonra İngilizce yazılmış en etkili eserlerden biri olup, bu esere katılmayanlar bile, bu eserle hesaplaşmak için birçok cevap niteliğinde kitap ve makaleler yazmışlardır.[54] Onun yaklaşımına katılmayanlar da ‘paradigma’ terimini benimsemiş ve sıkça kullanmışlardır.

Kuhn’un bilgi teorisindeki görüşü tamamen görelilikçidir, objektif bilimsel bilginin mümkün olmadığı, var olan bilimsel kanaatlerin ancak belli bir ‘paradigma’ içinde geçerli olduğu kanaatindedir. Ona göre bilimsel ilerleme diye bir şey söz konusu değildir; ne tümevarımcı bir şekilde bilgileri artırmak, ne de sürekli yanlışlayarak daha sofistike bilgilere erişmek mümkündür. Bir paradigmaya bağlı yapılan bilimsel faaliyetin bazı dönemlerde bunalıma girdiği görünür, bu dönemlerde devrimci bir şekilde paradigma değişikliği olur. Kuhn’a göre bu değişiklik din değiştirmeye benzer. Bir paradigmanın diğer bir paradigmaya üstünlüğünü belirleyecek hiçbir objektif kriter yoktur, bu yüzden bilimsel ilerlemeden söz edilemez.[55] Kuhn’un görüşünü tamamen benimsersek ‘ısıtma olayı ve suyun kaynaması arasında nedensel bir ilişki olduğunu’ söyleyen bilimsel bir önermenin, sadece ve sadece ‘tek bir paradigma’nın içinde önemi olduğunu kabul etmek zorunda kalırız. Günümüzün haritacılığı ile ilkçağ haritalarını kıyasladığımızda bir ilerleme olduğunu da söyleyemeyiz; çünkü Kuhn’un sisteminde ilerlemenin objektif bir kriteri yoktur. Bu tip örnekler, bence, Kuhn’un bilime yaklaşımında önemli hatalar ve abartılar olduğunu göstermektedir. Diğer yandan, bir filozofu veya felsefeyi ‘kabul etmek’ yerine ‘ondan bir şeyler öğrenmeyi’ hedeflersek, Kuhn’dan öğrenilecek şeyler olduğu kanaatindeyim.

Kuhn’un görüşlerinin önemli bir öğesi olan, bilimsel bilginin sosyolojik bir ortam içinde üretildiği fikrine benzer görüşler, bilgi sosyolojisi ve bilim sosyolojisi ile ilgili çalışmalarda da dile getirilmiştir. Marx, Mannheim ve Durkheim bilginin toplum içinde üretildiğine dikkat çeken ünlü sosyologlardır. Durkheim ahlak, değerler, dini fikirler, hatta insan düşüncesinin temel kategorileri olan uzay ve zamanın; sosyolojik ortamdan bağımsız bir şekilde var olamayacağını göstermeye çalıştı. Fakat her üç sosyolog da bilimi, bilginin özel bir türü olarak düşünüp bilgi sosyolojisinin dışında tuttular.[56] Fakat daha sonra David Bloor gibi bazı sosyologlar, ‘bilimsel bilgi’nin nasıl üretildiğinin sorgulama dışı tutulmasına meydan okuyup, ‘bilimsel bilgi’yi de sosyolojik bir analizin hedefi yapmaya uğraştılar.[57] Kuhn’un çalışmaları, bilim felsefesine olduğu kadar, bilgi ve bilim sosyolojilerine de katkıda bulundu ve bu alanlardaki tartışmalara ivme kazandırdı.[58]

Bahsedilen tüm bu çalışmalar, Evrim Teorisi üzerine yapılan incelemelerde ufuk açıcı nitelikte olabilir. Bu yüzden kitabın 2. bölümünde Evrim Teorisi’nin ortaya konduğu dönem ve yerdeki paradigmayı göstermeye çalıştım. Thomas Kuhn, hayatının bir döneminde hemen hemen herkesin, bilim insanının önyargılardan arınmış, hür bir ‘gerçek arayıcısı’ olduğu kanaatine sahip olduğunu söyler; bilimsel olmayı hür fikirlilik ve objektiflik olarak, en azından hayatımızın belli bir döneminde nitelemişizdir. Oysa Kuhn, gerek teorik, gerek deneysel çalışmalarda, bilim insanlarının genelde objektif olamadığını söyler. Bilim insanlarının çalışmalarına başladıkları zamanki öngörülerini haklı çıkarmak için gerek aletleriyle, gerekse teorilerindeki denklemlerle oynamaktan kaçınmadıklarını belirtir.[59] Birçok fikrine katılmasam da, Duane T. Gish’in, Evrim Teorisi’ne karşı türlerin birbirlerinden bağımsız yaratılışını kabul edenlere makale yayınlatmada, doktora ve profesörlük derecelerini kazanmakta zorluk çıkarıldığına; televizyon, radyo gibi medya kuruluşlarında ve National Geographic, Reader’s Digest, Life gibi etkin popüler dergilerde evrimci bilim insanlarının hâkimiyetinin alternatif görüşlere geçit vermediğine dair tespitlerini göz ardı edemeyiz.[60] Çünkü bilim sosyologlarının ve Kuhn’un gösterdiği gibi bilimsel faaliyet; sosyolojik ortamdan bağımsız, mutlak olarak objektif bir uğraş olmadığı için, bilim cemaatinin önkabul, tavır ve organize olma şekillerini göz önünde bulundurmalıyız.

SAHTEKÂRLIKLARI PARADİGMAYLA ANLAMAK

Toplumsal kabulün, akademik atamaların veya maddi ödül gibi karşılıkların, çoğu zaman bilimsel sonuçların ‘mevcut paradigma’ya uygun olmasına bağlı olduğunu hatırlamalıyız. Tüm bunları göz önünde bulundurursak, Evrim Teorisi adına niçin bazı sahtekârlıkların yapıldığını anlayabiliriz. Birçok kişi ideoloji veya dinsel inanç uğruna niye insanların sahtekârlık yaptığını anlayabilmekte, fakat ‘bilimsel bir çalışma’da sahtekârlığın sebebini anlayamamaktadır. Bu noktada, Kuhn’un ‘paradigma’ anlayışı ve bilim sosyolojisinin yaklaşımları yardımcı olacaktır.

Evrim Teorisi adına yapılan çok önemli sahtekârlıklardan biri ‘Piltdown adamı’ (Eoanthropus Dawsoni) ile ilgilidir. 1912 yılında Londra Tabiat Tarihi Müzesi müdürü Arthur Smith Woodward ile Charles Dawson, bir çene ile kafatası fosili ve kabaca yontulmuş taş aletler bulduklarını açıkladılar. İngiltere’de Piltdown yakınında bulunan bu fosilin çene kemiğinin maymununkine, dişlerinin ve kafatasının ise insanınkine çok benzediği söylendi. Bu fosilin, insan evriminde büyük bir boşluğu doldurduğu ve 500.000 yıl önceki bir canlıya ait olduğu savunuldu. Fosil kemiklerin yaşını tespit etmek için 1950 yılında bulunan bir metot ile çene kemiğinin toprakta ancak birkaç yıl kaldığı, kafatasının ise birkaç bin yıllık olduğu öğrenildi. Bu bilgiler elde edildikten sonra yapılan detaylı araştırmalarda, kemiklerin, eski görüntüsü verilebilmesi için boyayıcı maddeler ile işleme tabi tutuldukları saptandı. Ayrıca dişler çene kemiğine yerleştirilmek için zımparalanmıştı. Maymun çenesi ile insan kafatası bir araya getirilerek sahtekârlık yapıldığı detaylı araştırmalar ile doğrulandı.[61] Bu örnek 40 yıl boyunca, bir sahtekârlık ürününün bilim insanlarını ne kadar kolay yanılttığının bir delilidir. Sahtekârlık yapılmasından daha önemli olan, mevcut paradigmaya uyum sağladığı, hatta destek verdiği için, sahte bir delilin, 40 yıl boyunca birçok bilim insanını ciddi şekilde yanıltıyor olabilmesidir. Paradigmaya uygun olan delil ciddi analizlere tabi tutulmamış, elde ciddi veri olmadan Piltdown adamının yaşı 500.000 yıl olarak belirlenmiştir. Oysa Evrim Teorisi’nin görüşlerine çok aykırı sahte bir fosil imal edilseydi, ‘hakim paradigma’ olan görüşe aykırı bu fosildeki sahtekârlığın hemen tespit edileceğini, Kuhn’un yaklaşımından esinlenerek tahmin etmek mümkündür.

Piltdown adamı 40 yıl boyunca Evrim Teorisi’nin en önemli delillerinden biri sayılmasına karşın, bu sahtekârlık ortaya çıkınca, sonradan yazılan ders kitaplarından çıkartılmıştır. Fakat Haeckel’in embriyo çizimleriyle ilgili sahtekârlık hala Evrim Teorisi ile ilgili kitaplarda yer almaktadır. Ünlü evrimci biyolog Stephen Jay Gould, modern ders kitaplarında hâlâ Haeckel’in çizimlerinin olmasını hayret edilecek ve utanılacak bir durum olarak değerlendirmektedir.[62] 1995 yılında embriyolog Michael Richardson, Haeckel’in embriyonun geçirdiği aşamalar ile ilgili yanıltıcı bilgiler verdiğini detaylı bir şekilde göstermiş ve bunun biyolojideki en ünlü sahtekârlıklardan biri olduğunu söylemiştir.[63] Thomas Kuhn, günümüzdeki şekliyle ders kitaplarıyla eğitimin 19. yüzyılda ortaya çıktığını, daha önce temel matematik kitapları dışında, bu tarz hazırlanmış kitaplarla eğitimin olmadığına dikkat çeker ve bu ders kitaplarının mevcut paradigmanın temel kabullerini ve problem çözme kurallarını aktardığını, öğrencilerin ise paradigmayı sorgulama şansına hiç sahip olamadıklarını belirtir.[64] Kuhn’un dediği gibi günümüzün paradigmasının muhafazasında ders kitaplarının yeri çok önemlidir, diğer yandan en ünlü evrimci biyologların bile yanlışlığını kabul ettikleri çizimler hâlâ bu ders kitaplarında yer alabilmektedir. Paradigmanın muhafazası için çabalar, paradigmaya uygun çalışmaların ödüllendirilmesi, paradigmaya karşı olanların dışlanması, paradigmanın bilim insanlarının ‘nereye’ ve ‘nasıl’ bakmaları gerektiğini buyurması, göz önüne alınmaz ise; ‘bilim’in ideoloji, sosyolojik baskı, ödüllendirme mekanizmalarından bağımsız, her zaman için objektifliğini muhafaza edebilen bir faaliyet olduğunu zannetme hatasına düşebiliriz. Bu ise ders kitaplarında aktarılan bilgilerin temel önkabuller olarak alınmasına ve sonraki tüm gözlem ve deneylerin bu dogmatik önkabullerle şekillenmesine yol açmaktadır.

 

Bahsedilen paradigmanın peşinen doğru kabul edilmesinin yol açtığı yanlış yorumlara Nebraska adamı (Hesperopithecus Haroldcookii) da örnek olarak verilebilir. 1922 yılında ünlü fosilbilimci Henry Fairfield Osborn Nebraska’da bir diş fosili buldu. Konunun uzmanları, bu dişin insan ve şempanze arasında ara bir türün dişi olduğunu söylediler. Ardından Nebraska adamının özellikleriyle ilgili detaylı anlatımlar yayımladı. Daha sonra bu dişin bir domuz dişi olduğu anlaşıldı.[65] Bundan önce ise birçok antropolog, Nebraska adamının nasıl yaşadığı ile ilgili hikâyeler türetmişlerdi.

Piltdown adamı, Nebraska adamı ve Haeckel’in çizimleriyle ilgili yapılan sahtekârlık ve hatalar, Evrim Teorisi’nin yanlış bir teori olduğunu göstermez. Evrim Teorisi’nin doğruluğu veya yanlışlığı, bu teorinin bilimsel kriterleri ne kadar karşılayabildiği temelinde sorgulanmalıdır. Fakat din adına veya ideoloji adına, nasıl dogmatik önyargılı yaklaşımlar veya sahtekârlıklar yapılabiliyorsa, aynı şeyin ‘bilim’ adına da yapıldığını, ‘bilim’in bazılarının zannettiği gibi her zaman objektif olan, önyargılardan uzak bir faaliyet olamadığını, söz konusu örnekler göstermektedir. Dinde, Tanrı’nın ödülü olduğu gibi, bilimde, bilim cemaatinin maaş veya takdir gibi ödülleri vardır; dinde, dini cemaatin dışlaması veya kabulü önemli olduğu gibi, bilimde, bilim cemaatinin dışlaması veya kabulü önemlidir; dinin tartışmasız önkabulleri olduğu gibi, bilimin de tartışmasız önkabulleri vardır. Belki de bu yüzden Kuhn, ‘bilim’in mutlaka bir paradigma içinde yapıldığını belirttikten sonra, ‘paradigma değişimleri’ni din değişimine benzetmiştir. Kuhn’un, bütün bilimsel çalışmaları, paradigmaya bağlılıklarından dolayı objektif olmayan ve olamayacak uğraşlar olarak tarif etmesi bence abartılı bir yaklaşımdır; fakat bilimsel çalışmaların bütünü olmasa bile, bir bölümünün böyle olduğu görülmektedir. Özellikle Evrim Teorisi gibi, bireylerin varoluşsal yaklaşımlarıyla önemli ölçüde bağlantısı olan bir konuda, bu sorun iyice kendini göstermektedir.

Kuhn’un özellikle dikkat çektiği ders kitaplarıyla ‘evrimci paradigma’nın önkabullerinin aktarılması; canlılar âleminin tümüne bakarken, her tür, birbirinden türemiş gibi ‘apriori bir inancın’ çalışmaları yönlendirmesine sebep olmaktadır. Gözlenen tüm türler, gözlenemeyen bir sürece ‘apriori bir inanç’ ile değerlendirilmekte; bu türlerin kökenine dair ‘inançlar’ yaygın paradigmayla şekillenmektedir. Mevcut paradigmaya uymayan gözlemler olduğunda, Kuhn’un dikkat çektiği gibi bu gözlemler göz ardı edilir ve durumu kurtarıcı (ad hoc) düzenlemelere gidilir. Böylece bilimsel faaliyet, mevcut paradigmanın dayattığı kurallarla, Kuhn’un benzetmesine göre ‘bilmece çözme faaliyeti’ gibi sürer.[66]

PARADİGMA HATIRINA PARADİGMAYA RAĞMEN

Evrim Teorisi’nin ortaya konmasında ve kabulünde; belli bir dönemin bilimsel, felsefi, teolojik, politik, sosyolojik ve iktisadi durumunun büyük etkisi olmuştur.[67] Böylece, Evrim Teorisi kendisinin de içinde yer aldığı daha geniş bir paradigmanın parçası olduğu gibi, canlıların kökenine dair doğa tarihi çalışmalarında ise kendisi bir paradigma olmuştur. Her ne kadar Theilhard de Chardin ve Whitehead gibi birçok teolog, biyolog ve filozof, Evrim Teorisi’ni Tanrısal müdahale ile beraber ele almışlarsa da, Kuhn’un özellikle önemine dikkat çektiği ders kitaplarını incelememiz, mevcut paradigmada, yaygın olarak, Evrim Teorisi’nin, Tanrısal müdahalenin dışlanmasıyla sunulduğunu göstermektedir. Evrimci filozof ve bilim insanlarının teist ve ateist yaklaşımlarındaki çeşitliliğin ders kitaplarına yansıdığı söylenemez. Mevcut ders kitaplarındaki bu durumun anlaşılması için, bilimsel analiz kadar sosyolojik ve mevcut bilimsel eğitimle ilgili tarihsel analize de ihtiyaç olduğu, bilim sosyologlarının ve Kuhn’un yaklaşımlarına dayanılarak söylenebilir. Örneğin Kilise’nin tarih boyunca eğitimdeki tekelinin ve bunun yol açtığı zararların, laikleşme ve sekülerleşme ile ilgili süreçlerin de bu konuyla alakalı olduğu tespit edilebilir.

Bilim alanında devlet politikalarına bağlı olarak çalışmaların gerçekleştiğini vurgulayan Paul Feyerabend, “Bilim pek çok ideolojiden yalnızca biridir ve din devletten artık nasıl ayrıysa, bilim de devletten öyle ayrılmalıdır” der.[68] ‘Tanrı’nın müdahalesinden’ bahsetmek bazılarına göre laikliğe aykırı gözüküyor olabilir. Oysa Evrim Teorisi’ne alternatif bir açıklama olan türlerin bağımsız yaratıldığı görüşü; ancak ‘Tanrı’nın müdahalesi’ savunulursa mümkündür. O zaman bilime ait ders kitaplarında Tanrı’dan bahsetmeyi peşinen inkâr eden bir yaklaşım, Evrim Teorisi’nin alternatifsiz olmasına da yer açmaktadır. Elektriğin incelenmesi, radyoaktif elementler üzerinde çalışma veya karaciğerin fonksiyonlarının belirlenmesi ‘Tanrısal yaratış’tan bahsetmeden de ele alınabilmektedir. Tanrı’ya inanan, bu verileri Tanrısal tasarımın delili olarak görürken; ateist, bu oluşumları salt doğa yasalarının oluşturduğu tesadüfler olarak açıklamayı tercih edecektir. Fakat her halükarda elektrik, radyoaktif elementler veya karaciğer ile ilgili aynı veriler kabul edilebilir. Oysa canlıların kökenine dair bir incelemede, Tanrı’nın yer aldığı bir varlık anlayışı (ontoloji) alternatif bir imkân sunmaktadır. Bu ontoloji, ‘türlerin bağımsız yaratılışı’nın da ‘evrim’in de mümkün olabileceğini; tercihin Tanrı’nın seçimine bağlı olduğunu kabul edecektir. Oysa ‘Tanrı’dan bahsetmemek’ veya ‘Tanrı’yı inkâr’ peşinen (apriori) bir ilke olarak kabul edilince, Evrim Teorisi’ni kabul etmek dışında bir alternatif kalmamaktadır.

Canlıların kökenine dair bilimsel bilginin yetersizliği itiraf edilirse, mevcut paradigmanın kabul etmeye yanaşmadığı teolojik açıklamaların hâkimiyetinden çekinilmektedir. Gelişmiş mikroskoplar kendiliğinden türemenin mümkün olmadığının anlaşılmasına sebep olmuş ve sadece doğanın içinde kalarak bir açıklama arayanlara Evrim Teorisi/Teorileri dışında bir alternatif kalmamıştır. Doğanın tüm müdahalelere kapalı olarak sadece materyalist sebeplilik ilkesi ile işlediğine dair ‘natüralist önkabul’ olmasa, Evrim Teorisi’nin günümüzdeki gibi geniş ölçüde kabul görmeyeceğini savunan Philip Johnson haklı gözükmektedir.[69] Bu da bilim, felsefe ve din üçgenindeki en hararetli tartışmanın neden Evrim Teorisi ile ilgili olduğunu ortaya koymaktadır. Daha önce görüldüğü gibi, aslında Evrim Teorisi, bir teorinin matematiksel verilere dayanması, gözlemsel ve deneysel verilerinin olması, yanlışlanmaya açık olması gibi mevcut paradigmaca da çok önemsenen kriterleri karşılayamamaktadır. Fakat ‘sadece doğanın içinde kalarak açıklama yapmak’ (Tanrı’dan hiç bahsetmemek) gibi bilimsel çalışma alanındaki mevcut paradigmanın çok önemli bir koşulunu Evrim Teorisi karşılamakta alternatifsiz olduğu için paradigma hatırına paradigmaya da rağmen kabul edilmektedir.

MATEMATİKSEL YASALARIN OLUŞTURDUĞU FARK: BIG BANG TEORİSİ VE EVRİM TEORİSİ

Evrim Teorisi ile bazı açılardan benzeyen Big Bang Teorisi’ni incelediğimizde, bir teorinin tarihsel uzun bir süreçle ilgili olmasına rağmen matematiksel yasaları olmasının getirdiği avantajları daha iyi anlayabiliriz. Big Bang Teorisi ile Evrim Teorisi’nin önemli benzerlikleri bulunmaktadır. Big Bang Teorisi ile on beş milyar yıl önce başlayan, başlangıcını gözlemleyemediğimiz evrenin meydana gelmesine dair bir süreç savunulur; Evrim Teorisi ile birkaç milyar yıl önce başlayan, başlangıcını gözlemleyemediğimiz, canlıların oluşumuna dair bir süreç savunulur. Big Bang Teorisi ile tek noktadaki bir başlangıçtan atomlara, atomlardan toz bulutlarına, toz bulutlarından galaksilere bir evrim gerçekleştiği ileri sürülür. Evrim Teorisi ile moleküllerden tek-hücrelilere, tek-hücrelilerden daha kompleks canlılara bir evrim süreci savunulur.  Fizik alanında Big Bang Teorisi 20. yüzyılın ilk yarısında, biyoloji alanında Evrim Teorisi ise 19. yüzyılda ortaya konduğu için, her iki teorinin de insanlık tarihine göre yakın dönemin ürünleri oldukları söylenebilir.

Baştan sadece teorik olarak ortaya konan Big Bang Teorisi ile evrenin genişlediği ortaya atıldı; çok kısa bir zaman sürecinden sonra teleskopla yapılan gözlemlerle de bu iddia destek kazandı ve evrenin sürekli genişlediği gözlemsel olarak doğrulandı. Edwin Hubble, 1929 yılında, Mount Wilson Gözlemevi’nde, devrin en gelişmiş teleskobuyla tüm galaksilerin birbirlerinden uzaklaştığını gözlemledi.[70] Hubble evrenin genişlemesini, ‘Doppler etkisi’ni kullanarak keşfetti. Bu trafik radarına yakalanmaya neden olan etkinin aynısıdır. Buna göre, ses veya ışık kaynağı, gözlemciye yaklaşıyorsa dalga boyu küçülür ve biz ışık maviye kaymıştır deriz, uzaklaşıyorsa dalga boyu büyür ve bu kez de kırmızıya kaymadan söz ederiz.[71] Hubble, tüm galaksilerin kırmızıya kaydığını gözleyerek, bütün galaksilerin birbirlerinden uzaklaştığını; kısaca, evrenin genişlediğini, gözlemsel temelde ortaya koydu. Bilimsel kriterlere başarılı bir şekilde uygun olmanın en önemli göstergelerinden birinin öngörüde bulunma gücü olduğuna daha önce dikkat çekmiştim. Big Bang Teorisi ile önceden öngörülen evrenin genişlemesi gibi çok büyük bir iddia, sonradan gözlemsel olarak doğrulanmıştır. Evrim Teorisi, şu anda var olan bütün canlıların evrim geçirerek diğer türlerden oluştuklarını söyler, fakat elle dokunma mesafesindeki türlerden yeni özelliği olan farklı türlerin, cinslerin, familyaların oluşumunu destekleyecek gözlemi, canlılarla deney yapma şansına rağmen sunamaz. Mesela kimse bir laboratuvarda farenin kediye dönüşüne tanıklık edemez. Buna karşın Big Bang Teorisi, daha uzun bir süreçle ilgili olmakla beraber gözlemsel verilere sahip olma kriterini daha iyi karşılamaktadır.

Fred Hoyle ve arkadaşları evrenin genişlemeye rağmen durağan bir yapıda olabileceğini göstermeye çalışırlarken ‘Durağan Durum Teorisi’ni (Steady State Theory) ortaya attılar. Bu teoriye göre evrenin genişlemesiyle ortaya çıkan boş alan, sürekli bir şekilde madde yaratılması ile dolduruluyordu. Bu teori, fiziğin temel yasası olan ‘maddenin ve enerjinin korunması’ ilkesine (termodinamiğin birinci yasası) uymuyordu.[72] Evrende çok büyük orandaki entropinin varlığı, gözlenen genişlemenin mekanizmasının gösterilememesi, galaksilerin dağılım şekli ve daha birçok faktör açısından Durağan Durum Teorisi, daha baştan, Big Bang Teorisi kadar başarılı değildi.[73] Fakat uzun süre Big Bang Teorisi karşısındaki tek alternatif bu teoriydi. Big Bang Teorisi’ne göre evrenin başlangıcı çok sıcak ve çok yoğundu, genişlemeyle bu yoğunluk ve sıcaklık sürekli düşüyordu.[74] Bu çok sıcak ilk ortam, Hoyle’nin teorisinin açıklayamadığı hidrojenin oluşumu için gerekli çok yüksek sıcaklıktaki ortamın açıklamasını yapabiliyordu. Hoyle ise bunu kabul etmek istemiyor ve “Big Bang’in fosilini bana bulun” diye alay ediyordu.[75] 1948 yılında Gamow ve arkadaşları, Big Bang’in başlangıcındaki yüksek ışımalı çok sıcak ortamın kalıntısının bugün bile evrende olması gerektiğini matematiksel hesaplar çerçevesinde ileri sürdüler.[76] 1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson, Gamow ve arkadaşlarının, Big Bang Teorisi’nin evren modeline dayanarak öngördüğü ‘kozmik fon radyasyonu’nu (aranan fosili) bulup Nobel Ödülü’nü aldılar. Bu keşfi bazı ünlü fizikçiler, modern kozmolojinin doğumu olarak kabul ettiler.[77] 1989 yılında uzaya fırlatılan COBE uydusundan 1992’de gelen veriler, kozmik fon radyasyonunu ve bu radyasyonda gezegenlerin oluşması için gerekli olan dalgalanmaları çok hassas bir şekilde gösterdi.[78] Stephen Hawking COBE’den gelen veriler için “Bu, yüzyılın, hatta belki de tüm zamanların en büyük buluşudur” yorumunu yaptı.[79]

Big Bang Teorisi’ne dayanarak yapılan öngörüleri, daha sonra gelişmiş cihazlarla yapılan gözlemsel kanıtların desteği izledi. Bu teorinin bahsedilenöngörüleri bilim insanlarına bu teoriyi yanlışlayabilmeleri için imkân tanıyordu. Fakat bulgular hep rakip teoriler yerine Big Bang Teorisi’ni destekledi. Bu bulgular, milyarlarca yıl öncesindeki bir patlamayla başlayan bir süreçle ilgili bir teorinin nasıl yanlışlanabilir öngörüler ileri sürebileceğinin bir delilidir. Örneğin evrenin genişlemediği veya kozmik fon radyasyonunun mevcut olmadığı gösterilebilseydi teori yanlışlanabilirdi. Üstelik bu yanlışlamaya açık öngörüler sürekli sürdü. Big Bang Teorisi, evrenin sıcaklığının ve yoğunluğunun genişlemeye bağlı olarak düştüğünü söyler. Buna göre evrenin geçmişi daha yoğun ve daha sıcaktır. Teleskopla gördüğümüz yıldızların birçoğunun ışığı milyarlarca yıl önceden, yani evrenin geçmişinden gelir. 1994 yılında, evrenin geçmişinin sıcaklığının, şimdikinden daha yüksek olduğu saptanabildi.[80] Eğer evrenin geçmişinin, aynı sıcaklıkta veya daha soğuk olduğu gösterilebilseydi Big Bang Teorisi yanlışlanabilirdi. Sonuçta bu teorinin yanlışlanabilir cesur iddialarına karşı yanlışlanamaması, daha önce bahsettiğimiz ‘yanlışlanabililik’ ile ilgili kriteri başarıyla karşıladığını göstermektedir.

Big Bang Teorisi, William Whewell’in ayrı ayrı alanlardan gelen delillerin birleşimiyle sonuca varmayı ifade etmek için kullandığı ‘birleşmeli tümevarım’(consilience of induction) yöntemine de uymaktadır.[81] İncelenen önceki delillere şunları da ekleyebiliriz; Big Bang Teorisi’nin öngördüğü evren modeline uygun şekilde, evrenin %25’inin helyum, %73’ünün hidrojen olduğu anlaşılmıştır.[82] Bu teori ile atom altı dünyanın oluşumu ile ilgili bir teori elde edilmiş, bu teoriye dayanarak Big Bang’den sonraki ilk dakikalar hakkında akıl yürütülebilmiştir.[83] Evrendeki döteryum ve lityum gibi hafif atomların açıklaması sadece bu teori ile yapılabilmektedir; ağır atomların yıldızların içindeki süreçlerle açıklaması yapılmaktadır.[84] Ayrıca yıldızların incelenmesinden, entropiden ve radyoaktif elementlere dayalı tarihlendirme yöntemiyle varılan sonuçlardan evrenin bir başlangıcı olması gerektiğinin anlaşılması da Big Bang Teorisi’ni desteklemiştir.[85] Ayrı ayrı alanlardan gelen bu delillerin her biri, Big Bang Teorisi’ni desteklerken, Durağan Durum Teorisi gibi rakip teorileri yanlışlamıştır. Kısacası William Whewell’in deyimiyle ‘birleşmeli tümevarım’, yani ayrı alanlardan gelen verilerin gücünü birleştirmesi ile yapılan tümevarım; Big Bang Teorisi ile çok başarılı bir şekilde gerçekleşmiştir.

Big Bang Teorisi, başka hiçbir teorinin açıklayamadığı şekilde görünür olguları açıklayarak, rakip hiçbir teorinin yapamadığı öngörüleri yaparak ve bu öngörülerle kendisinin yanlışlanması imkânını tanıyarak, evrenin matematiksel modelini çok başarılı bir şekilde sunarak, başarılı bilimsel bir teori olmuştur. Üstelik Big Bang Teorisi, Evrim Teorisi’nden çok daha eskilerden başlayan (günümüzden 13,7 milyar yıl kadar önce) bir süreçle ilgili bir teoridir. Bu teori, bir teorinin milyarlarca yıllık bir sürece dair olmasına rağmen önemli birçok bilimsel kriteri nasıl karşılayabildiğinin bir örneğidir. Oysa daha önce görüldüğü gibi Evrim Teorisi, biyolojinin kendisine has doğası ve çeşitliliğinden kaynaklanan nedenlere aynı başarıyla bu kriterleri karşılayamamaktadır.

Biyolojinin fizikten farklı bir bilim dalı olması ve biyolojide öngörüde bulunmanın zorluğu gibi sebepler, Evrim Teorisi’nin, Big Bang Teorisi kadar başarılı bir teori olamamasının nedenleri olarak ileri sürülebilir. Linnaeus’un türleri tamamen sabit gören yaklaşımı günümüzde yanlışlanıp elenmiştir. Evrim Teorisi’nin delili olarak ortaya konan iyi temellendirilmiş veriler (ispinoz kuşlarının gagaları gibi), bu teoriye şüpheyle bakanların da rahatça kabullenebileceği sınırlı değişikliklerin gösterilmesinin ötesine geçememektedir. Big Bang Teorisi ise milyarlarca yıllık bir sürece ait bir teori olmasına rağmen; rakip teorilerin hiçbirince öngörülemeyen, yanlışlamaya açık tahminler ileri sürmüş ve gözlemsel verilerin bunları doğrulamasıyla bilim felsefesi alanında dikkat çekilmiş birçok kriteri başarıyla karşılamıştır.

HOMOLOJİDEN EVRİM TEORİSİ’NE VARILABİLİR Mİ?

Evrim Teorisi adına ön plana çıkan iddiaların birçoğunda canlılardaki benzerlikler hareket noktasıdır. Canlılardaki benzerlikler, farklı görüşlerde olan birçok ünlü biyoloğun dikkatini çekmiştir. Aristoteles canlıları sınıflarken bu benzerlikleri temel almıştır. Linnaeus da, Owen da canlıları benzerliklerine göre sınıflandırmıştır. Her canlı sırasıyla bir âlem, filum, sınıf, takım, familya, cins ve türe aittir. Aynı cinsin altındaki türler birbirlerine, aynı cinsin altında olmayan türlere nazaran daha çok benzer. Linnaeus ile beraber 18. yüzyılın ve 19. yüzyılın ilk yarısının tüm ünlü taksonomistlerinin canlı sınıflandırmaları, canlıların benzerlikleri temelinde yapılmıştır. Bu sınıflandırmalar ‘özcü yaklaşım’ (essentialism) çerçevesinde oluşturulmuş, canlıların benzerliklerine sebep olan ‘özler’, Tanrı’nın zihnindeki plana göre oluşan tasarıma bağlanmıştır.[86] Böyle olunca, canlıların ortak bir atadan evrimleştiği fikrine gerek duyulmadan; onlar, birbirlerine benzerlikleri (homoloji) temelinde sınıflandırılmıştı.

Darwin, daha önceden canlıların sınıflandırılması için kullanılan bu benzerliklerin, Evrim Teorisi’nin delili olduğunu ileri sürdü. Canlılar sınıflamasının başına ortak bir ata koyarak bütün türleri birbirine bağladı. Canlıların tarihini, canlıların evrimle kazandıkları benzerlikleri üzerine bina edip, bu benzerliklerin yakın ve uzak akrabaları belirlemekte kriter olduğunu ileri sürdü. Darwin’den önce canlıların benzerliklerinde ‘homolog’ ve ‘analog’ yapıların karıştırılmaması gerektiğine dikkat çekilmişti. Richard Owen, ‘Türlerin Kökeni’ yayımlanmadan 11 yıl önce (1848) yayımladığı kitabında, ‘analog organlar’ın yapısal olarak bağlantısız olup, canlılarda aynı amaca yönelik kullanılan organlar olduklarını; buna karşın ‘homolog organlar’ın, ayrı amaçlar için kullanılsalar bile yapısal olarak benzer olduklarını söyledi. Owen, sınıflandırma açısından homolojilerin esas olduğunu, analog yapıların dikkate alınmaması gerektiğini söyledi.[87] Bu tanıma göre sinekte ve leylekte uçmak gibi aynı amaca yarayan kanatlar, farklı yapılarından dolayı analogdurlar. Buna karşın omurgalıların ön eklemlerindeki yapısal benzerlikler balinada yüzmeye, atta koşmaya yarasa da, bu organlar homologdur.

Omurgalıların sahip olduğu homolog organlar, aşağı yukarı Evrim Teorisi’ni savunan bütün kitaplarda teorinin en önemli delillerinden biri olarak gösterilir. Oysa Evrim Teorisi’ne karşı olan Owen da homologluğu kabul etmişti, fakat bu benzerliklerin ortak bir ‘arketip’ kaynaklı olduğunu ileri sürüyordu. Bu ‘arketip’,  Tanrı’nın aklındaki plan, Platonik bir idea veya doğaya içkin Aristotelesyen bir form olarak anlaşılabilir.[88] Çünkü Darwin’den önce birçok ünlü biyolog homolog organları farklı şekilde yorumlamışlardır; homolog yapılar, Evrim Teorisi’nin bir keşfi değildir. Evrim Teorisi’ni anlatan ders kitaplarından bu teoriyi öğrenen birçok kişi, bilim dünyasının, canlıların homolog organlarının olduğunu, Darwin sayesinde öğrenmiş gibi bir hisse kapılmaktadırlar. Canlılarda homolog organların olduğu çok açıktır, asıl sorun bu organlara dayanarak Evrim Teorisi’ne varmanın doğru olup olmadığıdır.

Darwin’in teorisi ile homolojiye yeni bir tanım gelmiştir. Bu tanıma göre ortak ata yoluyla alınan özellikler homologdur, bunun dışındaki özellikler ne kadar yapısal açıdan benzerlik gösterirse göstersin analogdurlar. Örneğin insanların gözleriyle ahtapotların gözleri, hem yapısal hem de fonksiyonel olarak benzemelerine rağmen, bu benzerlik analog olarak nitelenir.[89] Sonuçta evrimci biyologlar da birbirlerine çok benzer olan yapıların birbirinden evrimleşmeden oluştuğunu söylemişlerdir. Yeni-Darwinciler, canlılarda beş parmaklılığın 2 kez, kanatların 4 kez, gözlerin ise 40-60 kez birbirlerinden bağımsız olarak evrimleştiğini ifade etmektedirler. Buna göre Evrim Teorisi’ne inananlar ortak atadan alınmadan benzer vazife gören veya dış yapısı benzer olan organların oluştuğunu kabul etmek zorunda kalmışlardır. “Eğer birbirlerine çok benzer olan yapıların kimisi ortak atadan miras alınma yoluyla açıklanmamasına rağmen var olabiliyorsa; neden canlılardaki benzer birçok dış özelliğin veya moleküler yapının -gözlemsel veri olmamasına rağmen- ortak atadan miras alınmak yoluyla benzerliklerinin açıklamasını yapan evrimci açıklamayı kabul etmemiz gerekir” sorusu cevaplanması gerekli önemli bir sorudur.

Darwin’e göre başka hiçbir delil olmasa bile canlılardaki homoloji tek başına Evrim Teorisi için yeterli delildir.[90] Burada şu soru karşımıza çıkmaktadır: “Homoloji, Evrim Teorisi’nin delili midir, yoksa Evrim Teorisi’ne göre mi homolojiler belirlenmektedir?” Eğer canlılarda hangi özelliklerin homolog olduklarını Evrim Teorisi’nin soy ağacına göre belirliyorsak, o zaman homolojileri belirlemeden önce Evrim Teorisi’ni ve bu teorinin soy ağacını belirlemeliyiz. Bu ise homolojinin Evrim Teorisi’nin delili olarak gösterilmesi halinde sadece bir totolojiye düşeceğimizi gösterir. Bu totolojiyi şu şekilde gösterebilirim:

  1. Homoloji, Evrim Teorisi’nin en temel delilidir.
    1. Buna göre (1. maddeye) homolojiden dolayı Evrim Teorisi bilinir diyebiliriz.
    2. Evrim Teorisi’ne dayanarak homolojiler belirlenir.
      1. Homolojiden dolayı bilinen Evrim Teorisi’ne göre (2.maddeye) homolojiler belirlenir (3. madde).

Evrim Teorisi’nin homoloji dışında bir delili olduğu gösterilemezse, Evrim Teorisi’nin ortak atalardan kazanılan özelliklere dayalı homoloji tarifini doğrulayacak hiçbir objektif veriye sahip olamayız. Omurgalıların ön eklemlerinin homolog olduğunu belirleyecek bir Darwinist, önce bu organların ortak bir atadan miras alınıp alınmadığını tespit etmek zorundadır. Bu da, daha önce ortak atanın kimliği ile ilgili delile sahip olmayı gerektirir. Eğer homolojinin ortak atayı belirlemekteki kriter olduğu ileri sürülürse, bu durumda mantık açısından ‘kısır döngü’ye (vicious circle) girilmiş olunur. Birçok filozof ve biyolog bu ‘dairesel akıl yürütme’ (circular reasoning) yüzünden Evrim Teorisi’ni eleştirmişlerdir. Felsefeci Ronald Brady şöyle demektedir: “Açıklamamızı, açıklanması gerekli durumun tanımına dönüştürdüğümüzde, bilimsel bir hipotezden ziyade bir inancı ifade etmiş oluruz. Açıklamamızın doğruluğuna o kadar kanaat getirmişizdir ki, tanımımızı, açıklanması gerekli durumdan ayırmaya gerek bile görmeyiz. Bu tarzdaki dogmatik yaklaşımlar bilim alanından uzaklaştırılmalıdır.”[91] Homolojileri ortak atayla açıklayan yaklaşımın bilimden uzaklaştırılması gerektiğini düşünmüyorum ama bu açıklamanın içindeki daireselliği de her zaman göz önünde bulundurmalıyız.

FOSİLLERDE VE EMBRİYOLARDA HOMOLOJİ

Yaşayan türler yerine fosillerdeki homoloji ile Evrim Teorisi’ne ulaşılmaya kalkıldığında daha önce dikkat çekilen totolojilerin aynısı tekrarlanmaktadır. Fosillerin önemli bölümünün yumuşak organlardan mahrum olmaları, birçok zaman kemik gibi sert yapıların bile tam bulunamamasından dolayı, kısıtlı bulgulardan canlının organlarının fonksiyonlarının belirlenmesindeki sorunlar fosillere dayalı homoloji kurgularını çok daha fazla sıkıntıya sokmaktadır. Evrimci Tim Berra fosil kayıtlarını otomobil modellerine benzeterek; 1953, 1954, 1955 model Corvette arabaları incelediğimizde, bu modellerin değişim ile soyoluşa örnek teşkil ettiklerini söylemiştir. Oysa otomobiller, mühendislerin zihnindeki bir plana uygun olarak ‘arketip’e göre üretilirler. Arabaların ‘zihindeki plan’ ve ‘arketip’e bağlı olarak benzer olmaları ve bu benzerliklerin birbirlerinden türemeyle (hiçbir araba eski modelin üzerindeki değişikliklerle oluşmaz) alakasının olmaması, arabalardaki benzerliklerin Darwinci canlı sınıflamasına değil; benzerliklere dayalı evrimi öngörmeyen diğer sınıflamalara örnek olduğunu gösterir. Bu yüzden Philip E. Johnson, Berra’nın verdiği örneği ‘Berra’nın gafı’ (Berra’s blunder) olarak isimlendirmiştir.[92] Fosillere dayalı evrimi delillendirme çabası temelde fosillerdeki homolojiden Evrim Teorisi’ne varmaya dayalıdır. Oysa fosiller bu konuda gözlemlenebilen canlılardan çok daha kısıtlı bilgi vermekle beraber, gözlenen canlılardaki totolojilerin aynısı bu alan için de geçerlidir.

Ortak atadan alınan özellikler homolog kabul edildiğinde, homolog organlar taşıyan canlılarda bu organların embriyo aşamasındaki gelişim şeklinde ve genetik seviyede de homoloji aramak gerekir. Oysa birçok canlıda, örneğin omurgalılarda homolog kabul edilen birçok organın, embriyonun ilk aşamalarında homolog yapıda olmadıkları gözlemlenmektedir. Bu da homolog birçok organın, homolog olmayan kökenlerden oluştuğunu gösterir. Homolog oldukları iddia edilmesine rağmen gelişim yollarındaki farklılığa omurgalı eklemlerinde de tanık oluruz. Embriyo aşamalarında omurgalı eklemleri genelde arka (kuyruk) bölgeden başa doğru gelişirler. Oysa omurgalı bir canlı olan semenderlerde gelişim bunun tam tersidir. Semenderlere benzer bir canlı olan kurbağalarda ise genel omurgalı gelişimi gözükür.[93] Böceklerdeki birçok homolog organın da embriyo sürecindeki oluşumlarında, birbirlerine hiç benzemeyen embriyolojik kökenlerden geldikleri görülmektedir. Canlılardaki homolojiyi, ortak atadan miras alınan özelliklerle açıklamaya çalışan Evrim Teorisi için, embriyo aşamalarında da aynı homolojik yapının olmasının gerekmesi, önemli sorunlara yol açmaktadır.

Omurgalılardaki birçok homolog kabul edilen organın embriyo aşamalarının homolog olmadığı anlaşılmıştır. Örneğin De Beer’ın işaret ettiği gibi, omurgalıların hazım borusu (alimentary canal) çok değişik embriyolojik kökenlerden gelmektedir; köpekbalıklarının embriyolarındaki üst ve alt bölge, kuşların ve sürüngenlerin embriyolarının ise alt katmanı hazım borusuna dönüşmektedir. Homoloji konusunda en çok tartışılan yapıların başında gelen omurgalıların ön eklemleri de değişik embriyolojik kökenlerden gelirler. Semenderlerin gövdelerinin 2, 3, 4 ve 5., kertenkelenin 6, 7, 8 ve 9., insanın ise 13, 14, 15, 16, 17 ve 18. kısmından ön eklemler oluşur. Darwin, homolog yapıları canlılardaki homolog embriyo aşamaların sonucu olarak görmüştü.[94] Oysa detaylı embriyoloji araştırmaları, canlılardaki homolojinin, embriyo aşamalarında karşılığı bulunmadan da oluştuğunu göstermiştir. Evrimci biyologlar, plasentalıların ve keselilerin birbirlerinden farklı evrimsel çizgide oluştuklarını ifade etmişlerdir. Fakat birbiriyle dış yapıları homolog olduğu söylenen, hatta aynı türün üyeleri olduğu varsayılan canlıların gelişim aşamalarında plasentanlılar ve keseliler olarak farklı olabilmeleri Evrim Teorisi’nin homoloji yaklaşımı açısından açıklanması zor bir sorundur.

Bu konuda cevaplanması gereken bazı sorular şunlardır: Homolog yapılar ortak gelişim süreci olmaksızın oluşabiliyorsa, o zaman bu yapıların ortak atadan miras yoluyla -Evrim Teorisi ile- açıklanmasının gerektiğini neden düşünelim? Eğer bu yapılar ortak atalardan miras olarak alındıysa, neden bu homolog yapıların embriyo aşamalarındaki gelişimleri farklıdır?  Eğer homolog yapıların embriyo gelişim süreçlerinin farklı olduğu anlaşılınca, bu yapıların ortak atalardan miras yoluyla alındığı iddiasından vazgeçilecekse; o zaman, canlılardaki benzerlikleri Evrim Teorisi’nin yaklaşımıyla açıklamayı yegâne açıklama olarak görme konusunda neden ısrarcı olunmaktadır?

MOLEKÜLER SEVİYEDE HOMOLOJİ

Özellikle 20. yüzyılda biyolojide yaşanan gelişmeler sonucu, moleküler biyolojideki gelişmelerle Darwin’in Evrim Teorisi’ni birleştiren Yeni-Darwinizm ön plana çıktı.[95] Bu anlayış, canlılardaki homolog yapıların homolog moleküllerden ve genlerden kaynaklanması gerektiğini ileri sürer. Bu görüşle beraber canlılardaki protein ve DNA gibi moleküllerdeki homolojinin incelenmesi önem kazandı. Canlıların bedenlerindeki benzerliklerden (morfolojiden) Evrim Teorisi’ne varılmaya kalkıldığında içine düşülen dairesel akıl yürütmeden, embriyo aşamalarındaki veya moleküler seviyedeki homolojilerden Evrim Teorisi’ne varılmaya çalışıldığında da kurtulunamaz. David Hillis’in, 1994’te dediği gibi: “Artık moleküler biyolojiye dayanılarak ortak atalar tespit edilmeye çalışılmaktadır.” Bu ise karşılaştırmalı anatomi ile homolojiyi belirlemeye çalışanların yüzleştikleri sorunların yerine yeni sorunların içine düşülmesine yol açmıştır. Bu problemlerin aşılabilmesi için ortak ata belirlenmeye çalışılmaktadır.[96] Böylece ‘moleküler seviyedeki homolojiye dayanarak belirlenen ortak ataya göre homoloji belirlenmeye’ uğraşılmıştır ki, bu daha önce görülen totolojiden kurtulunamadığını gösterir.

Evrim Teorisi’ni savunanların, morfolojideki homolog yapıların, embriyo aşamalarında ve moleküler seviyede paralellik göstermesi gerektiğine dair beklentileri, moleküler seviyedeki verilerin sonucunda yeni sorunlarla karşılaşmıştır. Genler üzerindeki çalışmalarla, aşağı yukarı kompleks canlılardaki her genin, birden fazla organı etkilediği tespit edilmiştir. Genlerdeki bu çok etkililiğe ‘pleiotrophy’  denmektedir. ‘Pleiotrophy’e bağlı olarak oluşan etkilerin ise türlere özel olduğu saptanmıştır. Örneğin tavuğun sırf bir geninde oluşan mutasyonlardan değişik birçok organın da etkilendiği anlaşılmıştır; tavuğun tacının oluşumunu etkileyen bir gendeki mutasyon, kafatasındaki bir yumruya da sebep oldu. Tüyü olmayan omurgalılarda, kafatası gibi tüm omurgalılarca paylaşılan bir yapıyı oluşturacak genin, tavuğun tacını oluşturan genin homoloğu olduğu düşünülemez. Bu tip örneklerin çokluğu, De Beer’ın, homolog yapıların (fenotipin), mutlaka homolog genlerce kontrol edilmediklerini söylemesine yol açmıştır.[97]

Moleküllerin türler arasındaki benzerlik oranının incelenmesinde de evrimci öngörüyle bağdaşmayan bazı sonuçlarla karşılaşılmıştır. Örneğin Relaxin proteini üzerinde yapılan bir araştırma, köpekbalıklarıyla domuzun, domuz ile kemirgenlerden daha yakın olduğunu göstermiştir.[98] Bu tip örnekler, moleküler biyolojiden elde edilen bulgularda evrimci öngörüyle uyuşmayan sonuçlara rastlandığı anlamına gelmektedir. Moleküler seviyeden elde edilen verilerin Evrim Teorisi ile uyuşmayan sonuçlar vermesi istisnai birkaç örnekle sınırlı değildir. Evrimci öngörüye göre canlıların dış yapıları ne kadar benzer ise moleküler yapıları da o kadar benzer olmalıdır. Aslında bu öngörüyü Evrim Teorisi’ni reddeden kişiler de paylaşabilirler; canlıların dış görünüşünü belirleyen en önemli faktör moleküler seviyedeki yapıdır. Fakat evrimci biyologlar için bu öngörü kaçınılmazdır. Çünkü teoriye göre moleküler seviyedeki mutasyonlar ile olan değişiklikler türlerin değişimini sağlar; canlıların dış görünüşlerindeki benzerliklerine göre akrabalık dereceleri saptanmış olduğu için ise, mutlaka moleküler seviyedeki benzerlik, canlıların dış görünüşündeki benzerliğe dayalı kurulan soy ağaçlarını bozmamalıdır.

Moleküler seviyedeki yapılar üzerinde gerçekleştirilen araştırmalarda; örneğin, köpeklerin, birçok molekülün yapısında kertenkelelere, tavuklardan daha yakın oldukları tespit edilmiştir.[99] Bir araştırmadaysa, ele alınan protein moleküllerinde, tavuğun ve timsahın sahip olduğu bu proteinlerin insanınkine çok benzer olduğu gösterilmiştir. Eğer evrimci öngörüye göre ‘benzerlik oranından akrabalık derecesine’ yükseleceksek; o zaman, sırf bu moleküllerle sonuca varsaydık, tavuk ve timsahın insanın yakın akrabası olduğunu söylerdik. Diğer yandan kemikli balıkların (lungfish) proteinlerinin memelilerden fark derecesi ile lamprey’den (yılan balığına benzer su canlısı) fark derecesi aynıdır. Oysa evrimci öngörüye göre kemikli balıklar ile memeliler arasında çok uzak akrabalık ilişkisi olduğundan, bunlar arasındaki moleküler farklılığın lamprey’den çok daha büyük olması gerekirdi. Bakterinin Sitokrom-C proteini, mayadan yüzde 69, buğdaydan yüzde 66, ipek böceğinden ve ton balığından yüzde 65, güvercinden ve attan ise yüzde 64 oranında farklıdır. Hiçbir eukaryotik sitokromun (en önemlisinin Sitokrom-C olduğu proteinler) bakteri sitokromunun ara formu olarak gösterilemeyeceği anlaşılmaktadır. Örneğin buğday yüzde 20, ipek böceği yüzde 30, at yüzde 50 oranında bakteri Sitokrom-C’sinden farklı olsaydı, bu evrimci öngörülere daha uygun olurdu. Bu da eukaryotik hücrelere (çekirdeği olan hücreler) sahip canlıların, bakterilerden (prokaryotik -çekirdeksiz hücreli- canlılardan) tamamen ayrı, izole bir sınıf oluşturduklarını gösterir.[100]

Bu verilere göre Darwin’in beklentisinin tam tersine doğada atlamalar -hatta büyük sıçramalar- vardır. Bu sonuç, sadece Darwin ile değil, Evrim Teorisi’nin tam karşıt kampında gösterilen Linnaeus gibi canlıları, ‘varlık merdivenleri’nde hiyerarşik olarak birbirinin ardınca dizen biyologların ve doğada atlamayı reddeden Leibniz gibi filozofların da beklentilerine terstir. Moleküler olarak, hiçbir canlının proteininin, diğerlerinden daha ilkel veya daha gelişmiş olduğu söylenemez. Moleküler seviyedeki incelemelerle İbn Miskeveyh gibi veya Linnaeus gibi veya Darwin gibi canlıları birbirinin ardınca dizmek oldukça sorunludur. Canlıların bir kısmı birbirlerine çok benzer olsa da, kanadın ortaya çıkışı veya eukaryotik hücreye geçiş gibi çok büyük yeniliklerde; arının bal yapışı veya ateş böceğinin çiftleşmesi gibi canlıların gerçekleştirdiği birçok cinse özel işte, belli cinsler diğerlerinden tamamen farklı özellikler gösterirler. Bu yapılar veya bu özellikler için ara formlar göstermekte ciddi sorunlar mevcuttur. Canlıların birçok özelliğini hiyerarşik olarak dizmek mümkün değildir. Bukalemunun değişimi de, örümceğin ağı da, yunusun radarı da kendilerine mahsustur. Bu tip özellikleri birbirlerine karşı değerlendirecek hiçbir kriter yoktur. Bu yüzden biyoloji tarihinin çok büyük kısmında ciddi ilgi görmüş ‘büyük varlık zinciri’ (great chain of being) anlayışı da, Evrim Teorisi kadar, gözlemsel ve deneysel destekten yoksundur.

MOLEKÜLER SEVİYEDE ŞEMPANZE VE İNSAN

Canlıların moleküler seviyedeki benzerlikleri, proteinlerin karşılaştırılmasıyla incelendiği gibi, kimi zaman bu proteinlerin kodunu oluşturan DNA veya bu koda uygun proteinlerin sentezinde görev alan RNA’ların kodlarının incelenmesiyle de ele alınır. İnsana moleküler seviyede en çok benzediği kabul edilen şempanze ile insan arasındaki benzerlik, 2004 yılında, Japonya’nın Riken Enstitüsü’nde karşılaştırılmaya çalışıldı. Bunun için insandaki 21. kromozom ile şempanzedeki bu kromozomun karşılığı olan 22. kromozom deşifre edilerek karşılaştırıldılar.[101] (Daha önceki şempanze ile insan mukayeseleri daha çok protein karşılaştırmalarına dayanmaktadır.) Bu kromozomların yüzde olarak büyük bir kısmı benzer olmakla beraber DNA’ların 68.000 yerinde farklılık olduğu görülmüştür. Bu yerlerin bir kısmı insanda şempanzeden fazla, bir kısmı ise eksiktir. Şempanzenin protein gibi molekülleri insanınkilere yüzde 98.5 oranında benzemektedir, fakat sırf bir kromozomda 68.000 yerdeki farklılık, üzerinde yoğunlaşılması gerekli önemli husustur.[102]

İnsanla şempanzenin benzerliğinde birçok araştırmacı, sadece farklı olan bölümleri (substitution) göz önüne alarak ‘% 1,5 farklılık’ gibi oranları telaffuz etmişlerdir. Oysa bu farklı bölümlerden başka insanda olmasına rağmen şempanzede olmayan veya şempanzede olmasına rağmen insanda olmayan bölümler (insertion veya deletion) de vardır ki, bunlar türler arası farklılıkta daha da önemli olabilirler. Bunlarla beraber iki tür arası farklılık % 4’lere çıkmaktadır. Farklılıkların olduğu yerlere örnek olarak FOXP2, NCAM2 ve GRIK1 bölgeleri verilebilir; bu genlerin sinir sistemiyle ilgili yapılarda etkin olduğu saptanmıştır. Bu fazlalıklar sadece insana ait olup şempanzede eksiktir. İki galaksi arasındaki uzaklığın %1’inden bahsedersek, bu yüzde çok küçük gözükebilir; ama bu %1’in trilyonlarca kilometreye ulaştığını ve Dünya’mızdaki tüm mesafeleri gölgede bıraktığını anlarsak o zaman durum değişir. İnsan ile şempanze arasındaki farkta da önemli olan yüzdeler değil, bu yüzdelerin neye karşılık geldiğidir. İnsanla şempanze arasında 35 milyon kadar noktada farklılık olmasına karşılık, 45 milyon kadar noktada insanın sahip olduğu ve şempanzede olmayan, 45 milyon kadar da şempanzenin sahip olduğu ve insanda olmayan nokta vardır.[103] Bunların toplamı ise 120 milyonu geçmektedir ki bu çok büyük bir farklılıktır.

Benzerlikten ortak ataya sıçramanın gözlemsel desteği olmasa da mantıklı bir akıl yürütme olduğu kanaatindeyim. Kitabın dinlerle ilgili bölümünde ne teizm açısından ne de dinler açısından maymunla insanın ortak atadan türediği iddiasında bir sorun olmadığını da savundum. Fakat bu türler arasında geçişin tesadüfi olduğu savunulursa mantıkilik yitirilir. DNA gibi çok hassas yapıda bir molekülde,  6 milyon yıl gibi çok kısa bir zaman diliminde bahsedilen büyüklükte bir değişimin tesadüfen oluştuğunu ve bireylerde oluşan özelliklerin türün gen havuzunda yok olmadan türün özelliklerine dönüştüğünü söylemek olasılık hesapları açısından savunulamayacak bir iddiadır. İlerleyen sayfalarda tasarım delili ile ilgili bölümde detaylı bir şekilde göstereceğim gibi, belli bir işlevi olan tek bir proteinin ortaya çıkmasını izah etmek için bütün uzayın tüm maddesi ve tüm zamanı yetersiz kalmaktadır.  Bahsedilen iki tür arası farkı kodlayan bölge ise yüzlerce proteinin şifresi olabilecek kadar uzundur.

Canlılar, aynı atomlardan ve bileşiklerden oluşan, çoğunluğu su olan ve ortak bir çevreyi aynı dünyada paylaşan varlıklardır. Çoğalmak, amaçlı enerji kullanmak, hareket etmek gibi ortak vasıflara sahiptirler. Üstelik birbirleriyle beslenirler, böylece birbirlerinin moleküllerini yaşamak için kullanırlar ve bu molekülleri sindirmek için de benzer yapılara ihtiyaç duyarlar. Beslenme döngüsünü mümkün kılan unsurların başında ‘moleküler seviyedeki benzerlik’ gelmektedir. Tüm bu özellikler canlıların benzer olmasını gerektirmektedir. Tarih boyunca birçok biyolog, canlıların aynı Yaratıcı tarafından yaratılmalarının yanında, sahip oldukları saydığımız tüm bu ortaklıkları canlıların benzerliklerinin sebebi olarak görmüşlerdir. Canlıların dış yapılarının da moleküler yapılarının da benzerliği bu temelde değerlendirilebilir. Evrim Teorisi’nin doğruluğu veya yanlışlığı tartışma dışı bırakılıp, canlıların bir tasarımın ürünü olup olmadığı gözlenen canlıların gözlenen özellikleri üzerinden tartışılabilir. Bu konuyu merak edenler ilerleyen sayfalardaki tasarım delili ile ilgili bölümü okusunlar.

ARTIK ORGANLAR

Bazı evrimci biyologlar, canlılardaki bazı organların zamanla amaçlarını yitirdiklerini söylediler. Penguenlerin kanatları veya insanların tiroit bezi ve kuyruk sokumu ‘artık (rudimentary veya vestigial) organlar’a örnek olarak gösterildi. Darwin artık organları, teorisi açısından uygun gördü ve Lamarckçı ‘kullanılmayan organların körelmesi’ yaklaşımıyla bu organları izah etmeye çalıştı. Biyolojideki gelişmeler ile sonradan kazanılan özelliklerin aktarılamayacağı anlaşıldı ve Lamarckçı yaklaşımlar geçerliliğini yitirdi. Genetik alanındaki bilgiler, bir organın kullanılıp kullanılmamasının, daha sonra bu organa ait genetik bilgilerin yeni nesillere aktarılmasında bir değişiklik oluşturmayacağını göstermiştir. Yeni-Darwinciler, genetikteki bu gelişmelerden sonra, sadece mutasyon ve doğal seleksiyon ile konuya yaklaşarak ‘artık organlar’ı açıklamaya çalıştılar.

‘Artık organlar’ ile canlılarda işlevi bulunmayan bazı organların var olduğu iddia edilir. Türlerin birbirlerinden bağımsız yaratıldığını savunanlar da, evrende sürekli olarak düzensizliğe gidişin olduğunu söyleyen entropi gibi bir yasanın genlerde de etkili olmasının, işlevsiz organları oluşturduğunu veya işlevli organların işlevini bozduğunu ileri sürebilirler ki bunu savunanlar olmuştur. En sağlam yapılmış bina veya köprü zamanla yıprandığı, insan yaşlandıkça güçsüzleştiği gibi; ilk canlı çiftinden sürekli sonraki nesillere aktarılan genetik hazine de zamanla deforme oluyor olabilir. 18. yüzyılın en önemli biyologlarından Buffon’un önce kökensel türlerin oluştuğunu, sonra bunlardan yeni türlerin oluştuğunu söyleyen yaklaşımında da; başlangıçtaki genetik havuzun, melezleşme ve benzeri etkilerle deformasyona uğradığı savunulmuştu. Türlerin genetik bilgilerinin, yeni nesillerde deformasyona uğradığını savunan biri, Evrim Teorisi’ne inanmasa da ‘artık organlar’ın varlığını kabul edebilir. Sonuç olarak, Evrim Teorisi’nin en temel iddiası yepyeni özelliklerin mutasyon ve doğal seleksiyonla oluşması olduğu için ‘artık organlar’ın varlığı bu hususa bir delil teşkil etmez.

Biyolojide ilerlemeler gerçekleştikçe, işlevsiz oldukları veya işlevlerini yitirdikleri iddia edilen canlılardaki yapıların önemli görevleri olduğu anlaşılmıştır. Önceden atların tendonlarının bağlı olduğu küçücük liflerin işlevsiz olduğu iddia ediliyordu. Yapılan araştırmalar, bu liflerin, atların koşularında oluşan titreşimlerin tendonları tahrip etmesini önlediğini göstermiştir.[104] Balinaların kalça kemiklerinin de kara canlılarının kemiklerinin artığı olup işlevsiz olduğu söylenmiştir. Fakat araştırmacılar Howe ve Bergman, bu yapıların dişi ve erkek balinalarda farklılık gösterdiğini; erkeklerin penis ereksiyonuna, dişilerin vajinal birleşimlerine katkıda bulunduğunu ortaya koymuşlardır. Penguenler yüzerken kanat bölgelerini çok etkin olarak kullandıkları için, bu yapıların da ‘artık organ’ olarak değerlendirilmesi yanlıştır.

Ernst Wiedersheim, 19. yüzyılın sonunda insan vücudunda 86 tane ‘artık organ’ olduğunu iddia etmişti. Zamanla listedeki bu organların işlevleri öğrenildi ve ‘artık organ’ olarak sınıflandırılmalarındaki hata anlaşıldı. Tiroit bezinin vücut için çok önemli hormonlar salgıladığı öğrenildi. Timüs bezi ise bağışıklık sistemine katkıda bulunmaktadır. Bademcikler vücudu enfeksiyondan koruyan organlardır. Pineal bezi melatonin hormonunun üretiminde rol almaktadır. Kuyruk sokumu birçok kasın tutunma noktasını oluşturmakta ve rahat oturmayı sağlamaktadır.

Araştırmalar ilerleyip de insanda ‘artık organ’ olduğu iddia edilen yapıların fonksiyonlarının anlaşılmasıyla liste gittikçe küçüldü. Fakat hâlâ birçok kitapta apendiksin (apandisit hastalığına yol açan organ) hiçbir işlevi olmayan bir organ olarak tanıtıldığına tanık olabilirsiniz. (‘Paradigma’nın düşünceye ve eğitim sistemine etkileriyle ilgili önceki yazılanları hatırlayın.) Apendikste lenfatik nodüllerin olduğu ve temel fonksiyon olarak lenf sisteminin bir parçası olduğu öğrenilmiştir. Bağırsakta yararlı işlevi olan bakterilerin kana ve vücudun diğer bölgelerine zarar verme olasılığı vardır. Apendiks, parçası olduğu lenf sistemi ile beraber, vücudun korunmasında görev alır. Apendiksin en önemli işlevi yeni doğmuş bebeklerin bakterilere karşı korunmasıdır. Darwin, genetik açıdan yanlış olduğu gösterilmiş olan Lamarckçı mekanizmayla apendiksi körelmiş organ olarak görmekle hata yaptığı gibi, bu organı işlevsiz sanmakla da yanılmıştır. Bunun yanında, memelilerden tavşanın ve sıçanın apendiksi varken, birçok maymun türünde apendiks bulunmaz.[105] Bu da ‘evrimci soy ağacı’ açısından önemli bir sorundur. Apendiks, Evrim Teorisi için delil oluşturmak bir yana, aslında sorun oluşturmaktadır.

Fizyolojik araştırmalar arttıkça işlevsiz sanılan organların işlevleri öğrenilmiştir. Aynı şey -kat edilmesi gerekli çok yol olsa da- DNA’nın üzerindeki fonksiyonu bilinmeyen (junk DNA, psuedo-genes) bölgeler için de geçerlidir; genetikteki çalışmalar arttıkça bu bölgelerin düzenlemeyle ve bağışıklıkla ilgili fonksiyonları keşfedilmektedir.[106] DNA’nın en temel fonksiyonu protein ve RNA kodlarını taşımak olsa da, bütün vazifesi bununla sınırlı değildir.

Kısacası fonksiyonu olmayan ‘artık organlar’ın varlığının Evrim Teorisi’nin delili olduğu söylenemez. Fonksiyonu olmayan veya fonksiyonunu yitirmiş yapılar olarak gösterilen örnekler ayrıntılı olarak her incelendiğinde, bu yapıların canlılık için lüzumlu işlevleri yerine getirdiği öğrenilmiştir. Bu da bazı şartlanmış araştırmacıların, canlıların yapılarındaki işlevleri anlayamamaları üzerine, bu yapıların işlevlerini inkâr ettiklerini göstermektedir. Mevcut örneklerden, işlevsiz zannedilen yapıların, sadece işlevi anlaşılmamış yapılar olduklarını anlıyoruz.

EMBRİYOLOJİ VE YİNELEMELİ OLUŞ KURAMI

Darwin canlılardan birbirlerine yakın akrabalık bağı olanların embriyolarının benzerliğini de evrim tarihinin ve canlıların soy ağacının belirlenmesi için önemli görmüş ve bu konuyu ‘Türlerin Kökeni’ kitabının 13. bölümünde ele almıştır. Darwin teorisini ortaya koymadan önce Avrupa’nın en meşhur embriyoloğu Von Baer (1792-1876) idi. Darwin kendisi embriyolog olmadığı için, onun çalışmalarından yararlanmıştı; ama Von Baer, Darwin’in kendi araştırmalarını yanlış yorumladığını söyleyip onu eleştirdi.

Embriyolojiden Evrim Teorisi’ne delil getirme asıl Haeckel ile gözde oldu. Onun, ‘yinelemeli oluş’ (recapitulation theory) kuramına göre bireyoluş (ontogeny) soyoluşu (phlogeny) yineler. Buna göre insan embriyosu; insanın soyundaki balık, sürüngenler gibi aşamaların benzerlerini geçirmektedir, bu da insanın evrimindeki soyunun, insanın embriyosu incelenerek anlaşılabileceği anlamını taşımaktadır. Von Baer, canlıların embriyolarının ilk aşamalarının birbirlerine benzer olduğunu ortaya koymuştu (sürüngen ile insan embriyosunun benzemesi gibi); oysa bu iddia, insan embriyosunun, organları oluşmuş bir sürüngene benzemesinden çok farklıdır. Von Baer, embriyoların ilk aşamalarının gelişimini tamamlamamış, organları oluşmamış durumlarının birbirine benzediğini; embriyo büyüyünce ayırt edici özelliklerin belirginleştiğini söylemiştir. Von Baer’e göre embriyonun gelişimi özelleşmenin olduğu bir süreçti ve insana doğru giden düzlemsel bir hiyerarşi ile bunun hiçbir alakası yoktu.[107] Von Baer bu açıklamaları, daha önce aktardığım önoluşumcu yaklaşımın yanlışlığını göstermek için yapmıştı.

Birçok insan için, Haeckel’in yaklaşımından en çok akılda kalan unsur onun embriyolarla ilgili çizimleriyle ‘yinelemeli oluş’ teorisini desteklemeye çalışmasıdır. Tarihçi Jane Oppenheimer ve Wilhelm His’in dikkat çektiği gibi o, bu çizimlerde kasıtlı olarak tahrifat yapmıştır. (Birçok biyoloji ders kitabında hâlâ bu çizimler mevcuttur.) Embriyolarla ilgili bilgilerin Haeckel’in olduğu dönemden çok daha fazla arttığı 1995 yılında, embriyolog Michael Richardson, Haeckel’in çizimlerinin embriyo gelişimiyle ilgili yanıltıcı bilgiler verdiğini detaylı bir şekilde göstermiş ve bunun biyolojideki en ünlü sahtekârlıklardan biri olduğunu söylemiştir.[108] Haeckel, çizimlerinde sahtekârlıklar yapmanın yanında kasıtlı seçimler de yapmıştır. Örneğin memeli embriyolarını hep plasentalılardan seçmiş, istediği sonucu göstermeyecek diye keselileri çizimlerine dâhil etmemiştir.  İnsan embriyosunun balık embriyosu gibi solungaç yarıklarına sahip olduğu iddiası da temelsizdir. İnsan embriyosunda solungaç yarıkları yoktur. Omurgalı embriyoları gelişirken yutak ve boyun bölgelerinde bazı kıvrımlar oluşur; bu kıvrımlar yutak evresinde (pharyngeal stage)  balık embriyosunda bile solungaç değildir. Bu kıvrımlar balıkta sonradan solungaçlara dönüşür; sürüngenler, memeliler ve kuşlarda ise paratiroit bezi ve içkulak gibi yapılara dönüşürler. Balık dışındaki canlılarda bu yapıların solungaçla hiçbir alakası yoktur, sadece boyun civarında oluşan çizgiler benzerdir. Bu yapıları solungaçlara benzetmek, apriori doğru kabul eden yaklaşımla, var olan olguların değerlendirilmesinin sonucudur.

Gelişen biyoloji, yalnızca Haeckel’in değil, Von Baer’in bile hatalı olduğunu; embriyoların daha ilk evrelerinden itibaren hangi canlıya ait olduklarının ayırt edilebileceğini göstermiştir. Darwin ve Haeckel’in iddialarının tersine omurgalı embriyolarının en erken evreleri, en çok benzer oldukları evreler değildir. Resimden de göreceğiniz gibi beş sınıfın yumurtaları birbirlerinden rahatça ayırt edilebilecek şekilde farklı gelişmeye başlarlar. Mikroskop altında farklılıkları anlamak çok daha kolaydır. Döllenmiş kurbağa yumurtası 1 mm. çapındadır, kaplumbağa ve tavuk ise 3-4 mm.’lik bir disk olarak gelişmeye başlarlar; bedenen bu canlılardan daha büyük olan insanın yumurtası ise ters orantılı şekilde 1 mm’nin onda biri çapındadır. Kurbağada bölünen hücreler yumurta sarısına girerek diğerlerinden farklılaşır. Memeli embriyosunun yarılış aşamasında karışık bir kütleye dönüşmesi de diğerlerinden ciddi şekilde değişiktir.[109] Haeckel’in çizimleri her ne kadar ders kitaplarını işgal etseler de, artık onların bilimsel gelişmeleri takip eden evrimci biyologlar nezdinde bile ciddi bir itibarı kalmamıştır. Ünlü evrimci biyolog Stephen Jay Gould, modern ders kitaplarının hâlâ bu alıntıları kullanıyor olmasının hayret verici ve utanılması gerekli bir durum olduğunu söylemektedir.[110]

Aslında yinelemeli oluş kuramı farklı bir şekilde Charles Bonnet (1720-1793) tarafından gündeme getirilmiştir. Başta daha çok idealist filozoflar ve biyologlar, insan embriyosunun varlık skalasındaki hiyerarşiyi yinelediğini ve en mükemmel insan formuyla gelişimin sonuçlandığını savundular.[111] Bu, doğadaki planın evrenselliğinin ve insanın onun nihai gayesi olmasının bir delili diye kabul ediliyordu. Oken’den etkilenen Louis Agassiz bu görüşün en önemli temsilcilerindendi.[112] Darwin, ‘Türlerin Kökeni’ kitabında, embriyoloji konusunu işlerken Agassiz’e atıfla konuya giriş yapmıştır.[113] Başta Tanrı’nın zihnindeki planın bir göstergesi olarak embriyolardaki aşamalar ile ‘varlık skalası’ arasında paralellik olduğu savunulurken; daha sonra değişik bir yorumla, embriyonun, evrimsel tarihi özetlediği fikri için yinelemeli oluş kuramı kullanıldı.

Yinelemeli oluş kuramıyla ilgili Stephen Jay Gould, bu kuramın, 19. yüzyılın sonlarında, ırkçılığın elindeki iki-üç sözde bilimsel savdan biri olduğunu söyler. Haeckel ve arkadaşları, Kuzey Avrupalı beyazların ırksal üstünlüğünü göstermek için bu kuramı kullandılar. ‘Aşağı ırklar’ın erişkinlerinin, beyazların çocuklarının zihinsel yapısında olduğunu söylediler. Gould, devrin ırkçı fikirlerinin bilimle ilişkisini anlatırken, yinelemeli oluş kuramının, Mendel genetiği açısından da açmazda olduğunu belirtmektedir.[114] Gelişen biyoloji, yinelemeli oluş kuramının açmazlarını gösterdi. Böylece üzerinden hem idealist, hem materyalist çıkarımlar yapılan, hem de ırkçı siyasi emeller için kullanılan bir kuramın yanlışlığı anlaşıldı. Embriyo incelemesiyle, ‘insan’ın, bütün canlıların nihai gayesi olduğunu söylemek de, insanların ortak atadan evrimleştiğini delillendirmek de, Haeckel gibi ırkçı siyasi fikirlere destek bulmak da mümkün değildir.

FOSİLLER VE EVRİM TEORİSİ

Darwin’in yaklaşımındaki en temel özelliklerden biri, küçük değişimlerin      (mikro mutasyonların) birikmesi sonucunda büyük değişimlerin gerçekleştiğini savunmasıdır. Bu yaklaşıma göre bir türden diğer bir türe geçiş çok uzun zaman dilimlerine yayılır; türler arasındaki geçiş formlarını gözlemleyemeyişimizin sebebi ise doğal seleksiyonun bunları elemiş olmasıdır. DNA’nın keşfedilmesi, bu molekülün çok hassas yapısının büyük değişimleri kaldıramayacağını göstermiştir. Canlıların, Darwin’in yaşadığı zaman diliminde zannedilenden çok daha kompleks olduğunun anlaşılması, Yeni-Darwinciliğin ana doğrultusunun da, küçük değişimlerin birikmesiyle evrimin oluştuğunu savunmasına sebep oldu. Bu yaklaşım benimsenirse, bir türden diğer türe geçişi gösteren birçok ara formun varlığını kabul etmek gerekir. Bunun da doğal sonucu, fosil kayıtlarından bunlarla ilgili sonuçların elde edilmesini beklemektir. Darwin döneminde, bilinmeyen orman alanlarından ve okyanus altlarından bulunamamış geçiş formlarının tespit edilebileceğinin ümidi vardı, ama asıl beklenti fosil kayıtlarından gelecek verilerdeydi.

Darwin bu konudaki sorunun farkındaydı ve ‘Türlerin Kökeni’  adlı eserinin 9. bölümünü bu konuya ayırdı. Kendi teorisine göre, yeryüzünün her katmanında birçok ara formun bulunması gerektiğini, bunların mevcut olmayışının teorisine karşı getirilecek en büyük itiraz olduğunu söyledi.[115] Teorisinin en temel mekanizması olan doğal seleksiyonun, bu ara formları yok ettiğini, fakat bu formların bir zamanlar yeryüzünde yaşadığını ileri sürdü.[116] Darwin, kendi dönemindeki fosil bulguların yetersiz olduğunu; bunun, gerek yeryüzünde araştırılan alanların kısıtlı olması, gerek yapılan çalışmaların yetersiz kalması gibi sebeplerden kaynaklandığını belirtti.[117] O, yapılacak yeni kazıların neticesinde elde edilecek bulguların, kendi teorisini destekleyeceğine inanıyordu.[118]

Darwin’in küçük aşamalı evrim anlayışına ilk tepki verenlerden biri Huxley idi. O, Darwin’in, kendini gereksiz yere sıkıntının içine soktuğuna inanıyordu. Çünkü ara formların ve bunların fosillerinin eksikliğindeki sorun, Darwin’in Evrim Teorisi’ni yanlışlayan bir delil olarak ileri sürülebilirdi. Darwin, ‘Türlerin Kökeni’nde eğer küçük değişimlerin birikmesiyle oluşmasının mümkün olmadığı herhangi bir organ gösterilebilirse, teorisinin çökeceğini söylemişti ve ‘doğada atlama olmaz’ (natura non facit saltum) ilkesine sonuna kadar sadık kalmıştı.[119] Darwin’in kendini niçin bu kadar zora soktuğunu anlamak zor değildir. Çünkü onun teorisini, türlerin bağımsız yaratılışından ayıran temel özelliklerden biri, aşamalı küçük değişimlerin birikimi ile yeni türlerin oluşumunu savunmasıydı. Eğer sıçramalı (saltationist) bir teoriyi savunursa, türlerin bağımsız yaratılışı görüşüne yaklaşacağının farkındaydı.[120] Fosiller hakkındaki araştırmaların yetersizliğini vurgulayarak ise bu alandan gelecek itirazları savuşturmaya çalıştı.

‘Fosil kayıtlarının yetersizliği’ çok tartışmalı bir konudur, fakat günümüzde bu mazeretin arkasına sığınmak, Darwin’in dönemindeki kadar kolay görünmemektedir. Bilinen fosil türlerinin sayısı yüz binlerle ifade edilmektedir. Karada yaşayan 329 tane omurgalı ailenin 261 adedi (% 79.3) bulunmuştur. Eğer fosili daha zor bulunan kuşları çıkarırsak bu oran % 87,8’e yükselir.[121] Darwin’den sonra Dünya’nın hemen her köşesinde kazılar yapılmış, tarihlendirme teknikleri çok geliştirilmiş ve yeni pek çok fosil kaydına ulaşılmıştır. Oysa ara formların yokluğu ile ilgili sorun, bulunan birçok yaşayan ve sadece fosili kalmış türün, beklenenin aksine, bu ara formları açıklayamamaları üzerine daha da artmıştır. Bulunan yepyeni özellikli türlerin de ara formlarının olmaması, sorunu katlayarak büyüttü. Fosilbilimcilerin çalışmaları, canlıları benzerlikleri temelinde bir soy ağacına yerleştirmenin -homolojiden evrime varmanın- ötesine geçememekte, deney ve gözlem gibi desteklerden yoksun bulunmaktadır. Türlerin yavaş değişimlerle oluştuğunu savunan yaygın Evrim Teorisi anlayışına, aslında en çok sorun çıkaran alanlardan biri fosilbilimdir.

DENİZDEN KARAYA GEÇİŞ VE FOSİLLER

Bu teorinin delili olarak ön plana çıkartılmış olan fosilleri ele alıp kısaca inceleyelim. Balıklardan amfibilere (evrimcilere göre balıklardan sürüngenlere geçiş formu olan, hem karada hem de suda yaşayan, kurbağa gibi canlıları kapsayan, soğukkanlı omurgalılar sınıfı) geçiş formu olduğu iddia edilen rhipidistian balıklarını örnek olarak alalım. Bir asra yakın bir süre, bu balığın iskelet yapısına dayanılarak, denizden karaya geçişin ‘fosil delili’ne sahip olunduğu iddia edildi.

Denizde yaşayan bir canlının karada da yaşayabilmesi için bedeninde çok büyük değişikliklerin oluşması gerekir. Solungaçların akciğere dönüşmesi, hem dolaşım hem de solunum sisteminde büyük değişikliklerin olmasını zorunlu kılar. Ayrıca karadaki sıcaklık değişiklikleri anidir ve karada yaşayan canlıların vücut sistemleri, bu yüzden de, denizdekilerden farklı olmak zorundadır. Bunların dışında amfibiler, vücut ağırlıklarını taşımak için balıklardan daha çok enerjiye ihtiyaç duyarlar. Bundan dolayı, hem amfibilerin vücut yapısının yeni enerji ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde farklılaşması, hem de ağırlıklarını taşıyacak ayaklarının kemik sistemleriyle beraber oluşması gerekir. Tüm bu saydığımız değişimler moleküler yapıda birçok değişimi gerektirir. Tek-hücreli bir canlının sahip olduğu moleküllerden çok daha fazlasına böyle bir değişim karşılık gelmektedir. Öyleyse böylesi bir değişimin tesadüfen gerçekleşmesinin, cansız maddeden tek-hücreli bir canlının oluşmasından çok daha fazla imkânsız olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kitabın tasarım delili bölümünde, ayrıntılı olarak, olasılık hesapları açısından böylesi bir ihtimalin tesadüfen gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu göstereceğim. (Elbette böylesi bir olasılık sorunu, bu geçişi tesadüflerin eseri olarak görenlere karşı bir cevaptır. Tanrı’nın yarattığı bir evrim sürecini öngörenler için düşük olasılıklar sorun oluşturmaz.)

Denizden karaya geçiş iddiası için fosil sorununa da cevap vermek gerekmektedir. Rhipidistian balıkları yüzgeçlerindeki kemiklerinin şekilleri gibi özelliklerden dolayı bir ara form olarak kabul edilmişti. 1938 yılında, Hint Okyanusu’nda, rhipidistianlarla aynı özelliklere sahip coelecanth (Latimeria) yakalandı. Bu balığın on milyonlarca sene önce kaybolduğu sanılıyordu. Bu balığın beyin, kalp ve diğer yumuşak organlarında yapılan incelemeler, bu hayvanın tamamen balık özelliklerine sahip olduğunu;[122] karada yaşayacak bir canlının dolaşım, solunum ve diğer bahsedilen farklılaşması gerekli yapılarına hiçbir benzerlik göstermediğini, dolayısıyla denizden karaya geçişin bir ara formu olamayacağını göstermiştir. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi, fosillerden yapılan çıkarımların güvenilmez olmasının en önemli sebeplerinden biri, genelde fosillerin sadece iskelet ve diş gibi sert yapılardan oluşması ve yumuşak yapıları kapsamamasıdır. Oysa canlı vücudunda yumuşak yapıların üstlendiği vazifeler, sert yapılardan çok daha fazladır. Fosiller üzerinden yorum yapan kişiler, eğer Evrim Teorisi’ni apriori olarak doğru kabul ediyorlarsa, ellerinde hiçbir veri olmasa da, fosillerine sahip oldukları canlıları nasıl görmek istiyorlarsa öyle yorumlamışlardır. Bu kişilerin yazılarını okuyan geniş kitleler ise, mevcut fosillerin ‘evrimci bir hayal gücü’ ile yorumlandığının farkında olmadan, fosillerden canlılığa ait tüm ayrıntıların anlaşılabileceğini sanarak yazılanlara inanmışlar, fosillerin söyleyebileceğinden fazla şey söylediği zannına kapılmışlardır.

Aslında coelecanth bulunmasaydı da, rhipidistianları, balıklardan amfibilere geçiş formu olarak kabul etmek için yeterli sebep yoktu. Öncelikle felsefi açıdan, homolojiden evrime ulaşmakla ilgili itirazın aynısı burada da geçerlidir. Sonuçta rhipidistianlardan amfibilere geçiş olduğu iddiası, benzerliklerden (her ne kadar benzerlik abartılmış ve yanlış sunulmuş olsa da) evrime ulaşmaktır ve bu kabul deney ve gözlem gibi kriterlerle doğrulanamamaktadır. Gözlenen ancak benzerliktir, yoksa bir türün yeni özellikleri olan bir türe evrimleştiği ne gözlenmiştir, ne de bir laboratuvarda bunun mümkün olduğu sergilenebilmiştir. Ayrıca Darwinci yaygın evrim anlayışı açısından, bir türden diğer bir türe geçiş, çok küçük aşamaların yavaş yavaş kat edilmesiyle mümkündür. Buna göre, rhipidistianların yüzgeçlerindeki kemiklerden bir bacağın çıkışına kadar birçok ara form olması gerekir; birçok yarım bacaklı veya tek bacaklı ara form bulunmalıdır. Darwinci doğal seleksiyon, ancak işe yarayan dört bacak oluştuktan sonra, bu ‘ucubeler’in elenmesini izah edebilir; fakat fosil kayıtlarında bu tip ara formların (ucubelerin) olmamasını açıklayamaz. Tesadüfi bir Evrim Teorisi’ni savunanlar ‘ara form’ diye hep vücut organları tam ve kendi ortamına mükemmel adapte olmuş canlıları göstermektedirler. Oysa DNA’daki rastgele mutasyonlarla ‘ucubeler’in oluşma olasılığı çok daha yüksektir. 20. yüzyılda hücrenin mikro dünyasının çok kompleks olduğu, canlılarda basit gibi gözüken bir değişimin bile moleküler seviyede ciddi değişikliklere karşılık geldiği anlaşıldı. Bu ise basit bir değişiklik için beklenmesi gereken ara formların sayısının, Darwin’in tahmin ettiğinden bile daha fazla olmasını gerektirir. Darwin’in zamanında -Darwin’in yaptığı gibi- fosil kayıtlarının eksikliğine sığınmak, ‘ucubeler’in fosillerinin yokluğu için de bir mazeret olabilirdi. Fakat dünyanın dört bir tarafında fosilbilim kazılarının yapıldığı günümüzde, bu mazeretin arkasına sığınmak mümkün değildir. Bu kazıların % 99’unun Darwin’in teorisini ortaya koyduktan sonra yapıldığını hatırlatmakta fayda görüyorum.

Sonuçta fosil kayıtlarına dayanarak denizden karaya geçişi izah etmek mümkün değildir. Ayrıca, Evrim Teorisi açısından daha da sıkıntılı bir konu karadan denize geçişi izah etmektir. Yaygın Evrim Teorisi anlatımlarına göre denizlerdeki balina gibi memeliler karadaki memelilerden evrimleşmiştir. Oysa böylesi bir geçiş de birçok ara türün varlığını gerektirir. Deniz ortamında görme, işitme, dolaşım, vücut sıcaklığını ayarlama, yavruları besleme gibi birçok kompleks işlev için çok büyük değişiklikler gerekir ve bu değişikliklerin büyüklüğünün denizden karaya geçiş kadar, hatta daha da fazla olduğu söylenebilir. Tahmin edeceğiniz gibi böylesi bir geçiş de olasılık sorununa takılacaktır. Ayrıca ikinci büyük sorun ise fosillerle ilgilidir. Bu kadar büyük değişiklik için on binlerce ara form olması gerekirken, balina gibi deniz memelilerinin karadaki memelilerden oluştuğunu gösteren ara formlar mevcut değildir.[123]

ATLAR VE FOSİLLER

Atın evrimini gösteren şema, Evrim Teorisi’ni anlatan kitapların çoğunda yer alır. Ünlü evrimci fosilbilimci Stephen Jay Gould ‘Full House’ kitabında, at fosillerini ele aldığı bölüme şöyle giriş yapar: “En yanlış hikâyeler genelde, en iyi bildiğimizi sandıklarımızdır; çünkü onları ne inceleriz ne de sorgularız. Herhangi birine evrimci serilerden hangisinin en ünlüsü olduğunu sorun, eminim ki en çok alacağınız cevap ‘Atlar, elbette’ olacaktır.” [124] Atlarla ilgili ilk düzenleme 1870 yılında Darwin’in yakın arkadaşlarından Huxley tarafından yapıldı; at serisinin ününün bir nedeni de evrimci serilerin ilki olmasıdır. Fakat daha 1876’ya gelindiğinde, at serisindeki bitmek bilmeyecek değişikliklerin ilki yapıldı. Ünlü Amerikalı fosilbilimci Othniel C. Marsh, Amerikalı atların, atların evriminde ana doğrultuyu oluşturduğuna Huxley’i ikna etti ve onun yardımlarıyla Huxley, serisini yeniden düzenledi. Bir sonraki neslin ünlü fosilbilimcisi William D. Matthew, Amerika Doğa Tarihi Müzesi’nin broşüründe yer alan ve sayısız kopyaları çoğaltılan ünlü çizimi yaptı.[125] Bu çizim evrimi anlatan kitapların vazgeçilmezleri arasındaki yerini aldı.

At serisinin en temel anlatımlarına göre, baştaki dört parmaklı eohippus’tan (Hyracotherium) günümüzün tek parmaklı (toynaklı) atı (Equus) türemiştir. Azı dişlerinin doğrusal olarak artışına dikkat çekilmiş ve hepsinden önemlisi baştaki tilki boyutundaki canlıdan günümüzün atının hacmine ulaşıldığı iddia edilmiştir. Fakat bulunan birçok fosille, ata benzeyen canlıların oluşumunun beş-altı atın arka arkaya dizilimiyle açıklanamayacağı anlaşıldı ve birbirlerine aykırı birçok at serisi çizimi yapıldı. Aslında at serileriyle ilgili olarak doğrusal artışı savunan şemalar Yeni-Darwincileri çok rahatsız etmiştir. Lamarck’ın teorisini ortaya koyduğu dönemden beri, evrimin, canlılara içkin kuvvetlerce yönlendirildiğini (orthogenesis) birçok bilim insanı savunmuştu. Darwin’den sonra da bu eğilim devam etti. Böylesi bir evrim anlayışının metafizik çağrışımları vardı, birçok bilim insanı bu yönlendirmeyi Tanrı’nın eseri olarak görmüştür. Sonuçta Yeni-Darwinciler, türlerin birbirlerinden bağımsız yaratıldığını savunanlardan daha da büyük bir gayret göstererek, doğrusal artışa göre dizilmiş at serilerinin yanlışlığını gösterme vazifesini üstlendiler. Çünkü rastgele mutasyonların; her türde daha büyük bir canlıyı, daha az parmağı, daha az uzun azı dişlerini oluşturmak gibi doğrusal eğilimleri ve daha önceden ‘belirlenmiş bir planı’ gerçekleştirmelerini beklemek için bir neden görmüyorlardı.

Aslında sayısı yüz binlere ulaşan hayvan türlerini benzerliklerine göre arka arkaya dizmek isteyenler, diledikleri hayvanları serilerinin dışında tutarak, işlerine gelen seriyi elde etme şansına sahiptirler. Yok olan türlerin, bütün türlerin % 90’dan fazlasını oluşturduğunu hatırlayalım. Günümüzde gördüğümüz fare, kedi, pars, kaplan, aslan gibi birbirlerine benzer hayvanların hepsinin yok olduğunu ve fosillerinin bulunduğunu ve fosil yaş sırasının fare, aslan, kedi, pars, kaplan sırası şeklinde olduğunu düşünelim. Doğrusal at sıralaması yapan bir fosilbilimcinin eline bu sıra geçse, muhtemelen aslanın ayrı bir tür canlı olduğunu iddia eder, fakat kaplana aslandan daha az benzeyen fareyi sıralamanın başına koymakta sorun görmezdi. Nitekim at fosillerinde de aynısı yapılmış, sıralamayı bozan fosiller dışta bırakılarak doğrusal sıralama oluşturulmuştur. Örneğin boy olarak, tilki büyüklüğündeki eohippus’a çok yakın olan, fakat çok sonra yaşamış olan Nannipus’u ele alalım. Bu tür, kendinden önce yaşamış birçok at benzeri türden kısadır. Eğer günümüzün atı Equus korkunç bir hastalık yayan bakteri türünün kurbanı olsaydı ve yaşayan tek at benzeri tür Nannipus olarak kalsaydı, at sıralaması nasıl olacaktı? Üstelik Nannipus üç tırnaklıdır ve bilinen at benzeri tüm türlerin en uzun dişlisidir.[126] Sonuçta boyu açısından önceki benzerlerinden kısa, dişleri açısından kendinden sonraki günümüz atından uzun dişlere sahip oluşuyla; atın evrimi ile ilgili gösterilen doğrusal eğilimlerin en önemlileriyle tezat teşkil etmektedir. Birçok fosilbilimcinin kendi at serisini sunmasının yarattığı karmaşa, sürekli artan yeni fosillerle klasik at sıralamasını savunmanın mümkün olmaması ve daha da önemlisi doğrusal sıralamanın ‘metafizik’ unsurların Evrim Teorisi’ne sokulmasını gerektirdiğinin anlaşılması sonucunda klasik at serileri itibarlarını kaybetti.

Gould gibi evrimci bir fosilbilimcinin at serilerini eleştirme nedeni de budur. Bu yüzdendir ki Gould, doğrusal artışla hiyerarşik bir merdivene fosilleri dizmek yerine, çalı gibi dallanan evrim modelini savunmakta ve kendi yaklaşımını ‘merdivenlere karşı çalılar’ (ladders versus bushes) olarak sunmaktadır. İşte tam bu noktada, Gould’un bu kaçışı niye yaptığını iyi tespit etmek gerekir. Eğer canlıların, doğrusal eğilimlerle evrimleştikleri söylenseydi Cope Yasası (Cope’s Law) gibi bir evrim yasasının olduğu söylenebilirdi. Aslında böylesi bir Evrim Teorisi sunumu, bu teorinin yanlışlanabilir unsurlar taşıması anlamına da gelirdi, çünkü doğrusal artışla uyuşmayan fosiller teoriyi yanlışlayabilirdi. Böylesi bir sunum başarılı olsaydı -tüm orthogenesis imalarına rağmen- hiç şüphesiz ki evrimciler de mutlu olurlardı; fakat yanlışlanmaya açık olmasına rağmen teorileri yanlışlanamadığı sürece bu mutluluk sürerdi. Bugün biliyoruz ki, bu şekilde bir Evrim Teorisi savunması, teorinin yanlışlanmasını da beraberinde getirecektir. Fosil kayıtları evrimcilerin önceden önerdikleri doğrusal eğilimlerin aykırı örnekleriyle doludur. Gould da bunun farkındadır; bu yüzden (ara formların yokluğu gibi sebeplerden de) o ve onun gibi düşünenler, ‘çalılı evrim modeli’ni benimseyeceklerdir. Böylesi bir modelde siz geçmişte tek toynaklı at benzeri bir canlı gösterseniz de, Mesohippus’un bulunduğu dönemde günümüzdeki atın aynısını gösterseniz de teoriyi yanlışlayamazsınız. Bir anda Mesohippus ile günümüz atı ayrı çalılara yerleştirilir ve ‘çalılı model’in zaferi kutlanır. Aslında ‘çalılı model’, Evrim Teorisi’ni yanlışlanmaktan koruyan, bulunan yeni fosillere karşı teorinin zor duruma düşmesini engelleyen, her duruma uymayı kolaylaştıran elastiki bir modeldir. Fakat bilimselliğin ölçütünü, bir teoriyi mümkün olan en açık biçimde yanlışlanmaya imkân tanıyacak şekilde formüle etmek olarak gören anlayış açısından, ‘Evrim Teorisi’nin çalılı modeli’ bilimselliğin ölçütlerini başarıyla karşılayamamaktadır. Doğrusal merdivenli at sıralaması ise yanlışlanmış, tarihteki yerini yanlış bir model olarak almış olsa da, kimi kitaplarda hâlâ günümüz atının oluşum hikâyesi olarak yerini korumaktadır. At-benzeri bir türün, kimi eski türlerin melezi olduğu olasılığı, bu türün bağımsız oluştuğu olasılığı ve eski bir türün evrim geçirmiş hali olduğu olasılığından (at-benzeri canlıların bu üç şıkkın bileşimiyle oluştuğu da düşünülebilir) hangisinin doğru olduğunu test edecek bilimsel bir düzeneği kimse sunamamaktadır. Bilimsel düzeneklerden çok önkabuller ve önkabullerden hangisinin daha rasyonel olduğuyla ilgili değerlendirmeler at-benzeri canlıların nasıl oluştuğuna dair anlatımların temelini teşkil etmektedir.

UÇUŞUN ORTAYA ÇIKIŞI VE FOSİLLER

Eğer evrimci biyologların iddia ettiği gibi canlıların evrimi yüz milyonlarca yıl boyunca sürdüyse ve milyonlarca canlı türü bu süreçteki ufak aşamalarla oluştuysa, milyonlarca türün büyük kısmının, bu ara geçişleri açıklayabilecek mahiyette olması gerekirdi. Örneğin Evrim Teorisi’ne göre, canlılardaki uçma özelliği dört kere birbirlerinden bağımsız olarak evrimleşmiştir. Bunlardan birincisi böceklerde, ikincisi kuşlarda, üçüncüsü yarasa gibi memelilerde, dördüncüsü pterosaurs gibi yok olan sürüngen türlerindedir. Olasılık hesapları açısından bir kere bile ortaya çıkmasının açıklanamadığı uçma gibi bir özelliğin, en az dört kez birbirlerinden bağımsız olarak ortaya çıktığını savunmak, tesadüfçü Evrim Teorisi açısından çok büyük bir sorundur. Bu dört defanın üçü için fosil delili göstermekte ciddi sıkıntılar vardır: Böceklerin uçuşu ile ilgili geçiş formlarında, uçan memelilerle ilgili olarak yarasaya geçişi sağlayan ara formlarda, yok olan pterosaurslar öncesi ara formlarda sıkıntı mevcuttur.[127] Bir de, 2006 yılında, daha önceden 50 milyon yıl kadar önce yarasayla uçan ilk türünün ortaya çıktığı zannedilen memelilerin, 130-160 milyon yıl kadar önce de uçan türlerinin olduğunu gösteren sincaba benzer bir memelinin (yok olan bir tür) fosil bulgularının Çin’de bulunmasıyla, memelilerde uçmanın ortaya çıkışı meselesi iyice karışmış ve 80 milyon yıl kadar bir boşluk ortaya çıkıvermiştir.[128]

Canlılarda uçuşun ortaya çıkışında, Archaeopteryx ara formların en temel delili olarak gösterilmiştir; bu ise dört defa ortaya çıktığı iddia edilen uçuşun, sadece biri ile ilgilidir. Archaeopteryx sadece uçuşun ortaya çıkışının değil, belki de bütün fosillerin en ünlülerinden biridir ve ‘evrim ile fosiller’den bahseden hemen hemen her kitapta yer alır. Archaeopteryx’in kuş gibi tüylerinin olmasına karşılık, dişleri ve pençeleri gibi özellikleriyle sürüngenlere benzediğinden, sürüngenler ile kuşlar arasında ara geçiş formu olduğu ileri sürülmüştür.[129] Günümüzde Güney Amerika’da yaşayan ‘Opisthocomus hoazin’ adlı kuş Archaeopteryx’e, pençelere sahip olmak gibi özelliklerle benzer olmasına rağmen tamamen kuştur. Evrim Teorisi’ni reddedenler bu sorundan dolayı “Küçük bir omurgayla uçan, pençeli bu canlı kuş kabul ediliyorsa, neden Archaeopteryx sürüngenler ile kuşlar arasında bir ara form olarak kabul edilmektedir” tipinde sorular sormaktadırlar.

Modern kuşlar dişlere sahip olmasa da, % 100 kuş olarak nitelenen eskiden yaşamış birçok kuşun da dişleri vardı.[130] Bazı sürüngenlerin ve memelilerin de dişleri yoktur. Eğer dişlere sahip olmak ilkellik ölçütü ise, insanın birçok memeliden ilkel olduğunun kabul edilmesi gerekmez miydi? Archaeopteryx’in tam yetkin bir uçuşa muktedir olması, onun, kuşlarla sürüngenler arasında bir ara form olmaktan ziyade bir kuş olduğunu gösterir. Darwinci, mikro değişimlerle gelişimi açıklayan genel yaklaşıma göre uçmak gibi kompleks bir özellik, uçmayı beceremeyen yüz binlerce ara formun aşılmasından sonra mümkündür. Buna göre uçmaya yaramayacak gelişmemiş tüyler, çifti olmayan tek bir kanat veya uçmaya elverişsiz gelişmemiş kanatlar gibi özellikleri taşıyan birçok ara formun bulunması gerekirdi. Oysa Archaeopteryx böylesi bir ara form değildir.

Londra’daki Doğa Tarihi Müzesi’nin araştırmacılarının, Archaeopteryx’in kafatası ve içkulağı üzerinde X ışınları aracılığıyla yaptıkları araştırmalar da, onun, modern kuşlar gibi uçabilen bir canlı olduğunu desteklemektedir. Bu araştırmalarda, Archaeopteryx’in beyninin büyüklüğü, şekli ve hacminin günümüz kargalarınınkine benzer olduğu saptanmıştır. İçkulak üzerindeki incelemeler de, onun rahatlıkla uçabilen bir kuş olduğunu göstermiştir.[131] Tüm bunlar, iskelete bağlı kalınarak yapılan tartışmalara açık öngörülerin bile, Archaeopteryx’in uçabilen tam bir kuş olduğunu, sürüngenlerle kuşlar arasında bir geçiş formu olarak ileri sürülemeyeceğini gösterir.

Daha önce değinildiği gibi fosiller, canlıların kemik yapısı ve dişleri hakkında bilgi verirken (birçok zaman bu yapılar da tam olarak bulunamaz), birçok zaman yumuşak dokular hakkında bilgi verememekte ve de bu yüzden fosiller hakkında birbirinden çok farklı yorumlar yapılabilmektedir. Archaeopteryx’in uçabilen bir canlı olması, onun kuşlar gibi bir kalbe, dolaşım ve solunum sistemine sahip olduğunu düşündürmektedir ki, bu yapılar kuşlarda sürüngenlerden çok farklıdır.[132] Fosillerin bu tip konularda tam bilgi verememesinin, canlıların anatomik yapısını birçok spekülasyona açık bıraktığı unutulmamalıdır. Canlıların biyolojik yapısında yumuşak dokular -bunlarla ilgili fosil kayıtlarından bilgi edinmek çok zordur- fosil kayıtlarının temelini oluşturan kemik ve dişlerden çok daha önemlidir. Ayrıca, Archaeopteryx’in yaşadığı dönemden 75 milyon yıl öncesine ait (225 milyon yıllık) Protoavis denen bir kuş türü, Texas’ta, Sankar Chatterjee ve arkadaşları tarafından bulunmuştur.[133] Bu dönem, dinozorların ilk ortaya çıktığı dönem olduğu için, kuşların dinozorlardan evrimleştiği iddiası bu keşifle anlamsızlaşmıştır. Kuşların atasının Archaeopteryx olduğunu söylemek, kimi zaman torunların dedelerinden daha yaşlı olabileceği ile aynı anlama gelmektedir.

Uçuşun kökeni ile ilgili çözülemeyen bir tartışma ise, uçuşun ‘ağaçlardan aşağı’ (trees down) mı, yoksa ‘yerden yukarı’ (ground up) mı başladığı hakkındadır. Her iki yaklaşımın da kendisine göre sorunları olmakla beraber, yerçekiminin daha az sorun oluşturduğu ‘ağaçlardan aşağı’ yaklaşımının daha çok benimsendiği söylenebilir. Bu iki yaklaşımdan ‘ağaçlardan aşağı’ yaklaşımını benimseyenler, Archaeopteryx’in atasının ağaçlara tırmanan dört ayaklı bir sürüngen olduğunu; ‘yerden yukarı’ yaklaşımını benimseyenler ise avını ön uzuvlarıyla yakalamaya çalışan iki ayaklı bir sürüngen olduğunu savunurlar. ‘Yerden yukarı’ yaklaşımına göre Archaeopteryx’in atası olması beklenen iki ayaklı sürüngenler Archaeopteryx’ten sonraki fosil tabakalarında göründüğü, buna karşın ağaca tırmanan dört ayaklı sürüngenler daha önceki fosil tabakalarında mevcuttur; bu olgular ‘ağaçlardan aşağı’ yaklaşımını güçlendirmiştir. Fakat diğer yandan, son yıllarda gittikçe popüler olan, canlıları benzerlikleri temelinde sınıflandıran ‘cladistic sınıflama’ temelli yorumlara göre Archaeopteryx’in atası iki ayaklı dinozorlardır (buna göre ise ‘yerden yukarı’ yaklaşımın benimsenmesi gerekir). Cladistler sınıflandırmalarını sadece canlıların benzerlikleri temelinde yaptıkları için ‘yerden yukarı’ yaklaşımın sorunlarına veya hangi canlının fosil tabakalarında önce göründüğü sorununa ciddi bir önem atfetmezler. Bu yüzden bu sınıflandırmandan hareket edenler Archaeopteryx’in atası olarak, ondan on milyonlarca yıl sonra yaşamış olan kuşa-benzer dinozorları göstermekte bir sorun görmemişlerdir.[134] Bu, son yıllarda popüler olan ‘cladistic’ canlılar sınıflamasının (bu sınıflamayı yapanların çoğu da evrimcidir) Evrim Teorisi’ne açtığı sayısız sorunlardan sadece birine örnektir.

İNSANIN KÖKENİ VE FOSİLLER

Biyolojik ya da fiziksel antropoloji insanın zaman ve mekân içindeki çeşitliliğini incelerken, bir alt ilgi alanı olan paleoantropoloji ise fosil kayıtlarına dayanarak insanın kökeni konusunu ele alır.[135] Bulunan fosiller kafatası, iskelet, dişler gibi sert organlar hakkında bilgi verdiği için, hiçbir zaman fosillere dayanarak elde edeceğimiz bilgiler, yaşayan bir canlıyı inceleyerek elde edeceğimiz bilginin yerini tutmamaktadır. Ayrıca, evrimci bilim insanlarının da belirttiği gibi, insanın köküyle ilişkilendirilen fosil belgelerin sayısı; yüz binlerce bitki ve deniz hayvanı kalıntısına, on binlerce tükenmiş sürüngen ve binlerce memeli hayvan fosiline karşın çok az sayıdadır. Evrimci bilim insanları, insan türünün, dünyanın ömrüne göre çok kısa bir zaman dünyada var olmasını, bataklıklarda fosil bırakmayışını, açık alanlarda yaşamasından dolayı cesetlerinin diğer canlılarca daha kolaylıkla yok edilmesini, insana dair bu fosil yetersizliğinin sebepleri olarak göstermektedirler.[136] En temelde fosillere dayalı evrim çıkarımı homolojiden evrime varmaya dayalı bir çıkarım olduğu ve desteğe sahip olamayacağı için eleştirilere açıktır; fakat insan türünün fosillerinin yetersizliği, bu türe mahsus daha fazla sorunun var olduğunu gösterir.

Fosil bulgularda bulunan Australopithecus türleri ve Homo erectus gibi türler, kimi evrimci fosilbilimcilerce insanlığın atası olarak gösteriliyorken,[137] evrimi reddeden fosilbilimciler bunları insanın atası olmayan maymun gibi türler olarak görmektedirler.[138] Sorun bu kadarla da kalmamakta, evrimi kabul eden bilim insanlarının içlerinde de birbirinden çok farklı ve birbirine zıt görüşler savunulmaktadır. Örneğin Australopithecus’un insansıların atası olduğunu Louis Leakey gibi ünlü paleoantropologlar da reddetmiştir.[139] Richard Leakey’in bulduğu Homo habilis’in bir Homo türü olup olmadığı, Homo erectus’un doğrudan Australopithecus’tan türeyip türemediği, Neanderthal’in modern insanın atası olup olmadığı evrimciler arasında süren birçok tartışmanın sadece ufak bir kısmıdır.[140]

Allan Wilson ve Vincent Sarih’in ‘insan soyu’ ile ilgili çalışmalarda moleküler yaklaşımı öne çıkarmaları ve mutasyonların düzenli bir hızda gerçekleştiği önkabulüne dayanan ‘moleküler saat’ hipotezi ise yeni bir bakış açısıyla beraber yeni sorunları beraberinde getirmiştir. Evrim Teorisi’ne tesadüfçü bir bakış açısıyla yaklaşanlar mutasyonları rastgele oluşan değişimler olarak değerlendirir; bu anlayışla mutasyonların düzenli bir hızda gerçekleştiği anlayışı arasında bir çelişki olduğunu ifade edip ‘moleküler saat’ yaklaşımına soğuk bakanlar olmuştur, fakat tesadüfçü mutasyonlarla ‘moleküler saat’ yaklaşımını beraber kabul edenler de olmuştur. Moleküler saat yaklaşımıyla varılan sonuçlar ile fosillere dayalı sonuçlar arasında çıkan farklılıklar yeni tartışmaların kaynağı olmuştur. 1970’li yıllarda insansıların (Hominidae) 15 milyon yıl kadar önce ortaya çıktığı, Ramapithecus’un fosil kalıntılarına dayanılarak savunuluyordu. Ama moleküler saat yaklaşımını benimseyenler, ilk Hominidae’nin 5 milyon yıl önce ortaya çıkmış olması gerektiğini savundular. 1976 yılında Pilbeam’ın, Pakistan’daki araştırma ekibi, bir Ramapithecus alt çene fosili buldu. Bu fosilin değerlendirilmesi sonucu 1932 tarihli ilk çene kurgusunun (reconstruction) yanlış olduğu anlaşıldı.[141] 1980’lerde Türkiye ve Pakistan’da bulunan Sivapithecus fosillerinin yorumu sonucunda da Ramapithecus’un bir insansı değil, bir Miosen kuyruksuz maymunu olduğu anlaşıldı.[142]

Bu örnek de, Evrim Teorisi’ne olan yaklaşımın, fosilleri yorumlama şeklini öncelediğinin bir göstergesidir. Yeni bulguların Ramapithecus’un insansılar kategorisinden çıkarılmasını gerektirdiği bir dönemde, diğer fosiller ve Ramapithecus’un daha önce farklı kurgulanan dişleri öyle bir yorumlanmıştır ki; Ramapithecus, soy ağacında doğrudan insanın atası olan eski yerinden yeni bir dala nakledilmiştir. Ünlü paleoantropoloji yazarı Roger Lewin kuramsal önyargıların, kanıtların yorumlanışına tüm bilim dallarında gölge düşürebileceğini, ama buna özellikle paleoantropoloji alanında sıklıkla tanık olunduğunu belirtir.[143] Kırk yıl boyunca -daha önce değinilen- Piltdown adamı ile ilgili sahtekârlığın anlaşılmasını engelleyen de kuramsal önyargılar olmuştur.

Paleoantropolojide çoğu zaman kemiklere ve dişlere dayalı çıkarımlar yapılmaktadır. İnsanın en ayırt edici yönünü ifade eden diline, törenlerine, davranış şekillerine dair kalıntılar (çok yakın tarihler dışında) bulmak mümkün olmadığı gibi; beyin ve karaciğer gibi kemikler ve dişlerden daha önemli olan yumuşak organların fosilini de bulmak kolay değildir. Bu geniş boşluk ise paleoantropolojideki kuramsal önyargılara daha çok dikkat edilmesini gerektirmektedir. Sonradan domuz dişi olduğu anlaşılan tek bir dişe dayanılarak, hayali Nebraska adamının; maymun-insan arası bir form olarak sunulup, birçok resmiyle ve günlük yaşantısıyla birçok yayında halka tanıtıldığını trajikomik bir örnek olarak anımsayabiliriz. Sonuçta ‘insan soyu’na dair anlatımların asıl temeli hâkim olan paradigmadır; bu paradigma, fosillerin yorumunu belirlemekte ve yüz binlerce yıl öncesine dair çizim ve hikâyeleri şekillendirmektedir.

Fosil bulguların, birçok zaman yumuşak organları ihtiva etmemesinin yanında, kimi zaman kafatası, kemik ve diş gibi organların çoğunun da eksik olması yüzünden, az bir parça bulgu ile canlının bütünü hakkında çıkarım yapılmak zorunda kalınması birçok soruna yol açmaktadır. Örneğin ünlü bir fosil olan ‘Kafatası-1470’i tarif eden paleoantropologlar, bu kafatasının çenesini kaldırıp yüzünü uzatabileceğimiz gibi, çeneyi içeri sokup yüzü kısaltabileceğimizi de söylerler… Aynı kafatası ile aynı türe ait olduğu düşünülen bazı kemikleri, dört sanatçıya veren National Geographic dergisi, bu sanatçılardan, bu canlıyı gösteren dişi bir figür yapmalarını istedi. Dört sanatçının her biri birbirleriyle alakasız çizimler yaptılar. Biri modern Afro-Amerikan görünümlü bir kadın, biri alınsız ve dinozor çeneli bir yaratık, birisi goril kollu sıska bir dişi, birisi ise vücudu kıllı, ağaca tırmanan bir canlı çizdi.[144] Bu sonuç, tek bir fosil takımının, nasıl farklı şekillerde sunulabileceğinin, fosil yorumunun ne kadar sübjektif bir ‘sanat’ olduğunun göstergesidir. Fosiller, en iyi ihtimalle, eğer doğru kurgu yapılırsa, bir türün diğerine iskelet ve dişlerinin ne kadar benzediğini gösterebilir. Hiçbir fosille, hangi türün hangi türden türediği, eğer bu fosilleri değerlendirmeniz gereken bir düşünce çerçevesini başka bir zeminde temellendirmemişseniz, gösterilemez. Bu çıkarım, ancak, Evrim Teorisi’ni en iyi açıklama olarak kabul eden bir görüşle fosiller yorumlandığında mümkündür. Aslında fosiller, Evrim Teorisi’ne inancın yerleşmesinde, genel kitlelerin zannından çok daha az etkili olmuşlardır. Bu yüzdendir ki, günümüz fosillerinin % 1’inin bile bulunmamış olduğu Darwin’in döneminde de bu teoriye birçok kişi inanmıştır; pek çok fosil türünün bulunduğu günümüzde de teoriyi inkâr edenler vardır. Eğer Evrim Teorisi’nin doğru olduğuna dair oluşmuş bir kanaat olmadan bahsedilen fosiller yorumlansaydı ‘insanın soyu’ olarak gösterilen fosillerin birçoğu orangutan, maymun veya benzeri türler olarak sınıflanacaktı.

Nature dergisinin bilim başyazarı Henry Gee, karamsar bir şekilde şu yorumu yapmıştır: “Fosiller nüfus kâğıtlarıyla gömülmezler. Fosilleri ayıran zaman sürecinin uzunluğu, onlar hakkında ata ve soy yoluyla bir şey söylememize imkân tanımaz… İnsan evrimine dair tüm kanıtlar küçük bir kutuya sığabilir… Mevcut evrim şeması, olgudan sonra yaratılmış, tamamen insan ürünü olup, insani önyargılarla şekillendirilmiştir… Bir fosil dizisinin, bir nesli temsil ettiğine dair iddia, bilimsel bir hipotez değil, çocuk uyutmak için anlatılan; masal değerinde, eğlenceli, hatta öğretici olabilen, fakat bilimsel olmayan bir niteliktedir.”[145]

İnsanın kökenine dair tartışmaların en çok odaklandığı konuların biri; insanın hayvanlardan mahiyet olarak mı, derece olarak mı farklı olduğudur. Bu tartışma açısından ise insanın dil kullanma ve matematiksel düşünme yeteneği gibi özellikleri; dik yürüme, belli şekildeki azı dişleri veya başparmağı gibi özelliklerden çok daha önemlidir. İnsanın doğuştan ‘dil öğrenecek yetenekte’ doğduğunu gösteren çalışmalar, insanla maymunumsular arasındaki uçurumu iyice açmıştır. Böylesi bir yeteneğe benzerlikte yakın olan, ne yaşayan maymunumsulardan bir ara form, ne de fosillere dayanarak bir ara form göstermek mümkün değildir. Bu farklılık ister bir derece farkı, ister mahiyet farkı olsun; dil kullanma becerisi ve matematiksel düşünme yeteneği gibi zihinsel özelliklerde, insanın bir sıçrama olduğunu, bu özelliklerin ‘tesadüfi küçük mutasyonlar’ ile açıklanamayacağını tasarım delili bölümünde savunacağım. ‘Mahiyet farkı-derece farkı’ tartışmasına, teoloji açısından da özel önem verildiği için, bu konuyu ise kitabın dinlerle ilgili bölümünde inceleyeceğim.

FOSİL-OLASILIK İKİLEMİ VE KESİNTİLİ DENGE KURAMI

Evrim Teorisi’nin ortaya konduğu dönemin başından itibaren Huxley’le ve daha sonra başkalarınca da ortaya konan sıçramacı modellere, özellikle ateist evrimciler tarafından ciddi itirazlar gelmiştir. Sıçramacı modeller özellikle fosil kayıtlarının eksiklikleri yüzünden ileri sürülmüştü; sıçramalı bir şekilde türler değişiyorsa, bu kadar çabuk değişen türlerin değişimini belgeleyen fosiller elbette ki bulunamazdı. Richard Dawkins, büyük değişikliklerle evrimin oluştuğunu savunanların, Fred Hoyle’nin benzettiği gibi, “hurdalıkta esen bir kasırganın Boing 747 uçağını yapmış olabileceğine” benzer bir görüşü savunduklarını söyler. Bu tarz değişimlerin olasılık açısından imkânsız olduğunu vurgular.[146] Ayrıca değişim ne kadar büyükse, zararlı etkisinin o kadar çok olacağını ve böylesi bir değişimle yeni bir tür oluşabilseydi bile, bu türün kendine eş bulmakta çekeceği zorluk nedeniyle, bu değişimi yeni nesillere aktaramayacağını söyler.[147] Eğer Dawkins’in benimsediği gibi ateist bir Evrim Teorisi savunulacaksa, Dawkins’in büyük değişimli (makro mutasyonlu) Evrim Teorisi’ni savunanlara yaptığı itirazlar tamamen yerinde görünmektedir. Huxley’in ve sonraki sıçramalı evrim savunucularının birçoğu, teistik bir evrimi savunmayı düşünmemişlerdi. Huxley’in yaşadığı dönemde, canlıların biyolojik yapısının moleküler seviyede ne kadar karmaşık olduğu bilinmiyordu, bu yüzden Huxley’in büyük değişimli evrim görüşünü savunduğu söylenebilir. Fakat moleküler seviyedeki karmaşıklık anlaşıldıktan sonra da bu görüşe yakın fikirleri benimseyenler olmuştur. Bunun en önemli sebebi, fosil kayıtlarında yüz binlerce türün varlığı tespit edilmiş olmasına rağmen; türden türe yavaş aşamalı geçişleri gösteren fosillerin bulunamamış olmasıdır.

Yakın dönemde fosil kayıtlarındaki bu boşlukları açıklamak için ünlü evrimci biyolog ve fosilbilimciler  Niles Eldredge ve Stephen Jay Gould ‘kesintili denge’ (punctuated equilibrium) kuramını ortaya attılar.[148] Bu kuramı onlar dışında Hallam, Raup, Stanley, Vrba gibi ünlü bilim insanları da onaylamaktadır.[149] Bu görüşe göre yeni özelliklere sahip türler, Darwin’in ve takipçilerinin zannettiği gibi küçük değişikliklerin bir araya gelmesiyle oluşmaz. Türler uzun süreli değişmezlik dönemlerinden (stasis) sonra hızlı değişimler gösterirler.[150] Bu hızlı değişim genelde izole olan küçük popülasyonlarda gerçekleşir. Coğrafi izolasyonun türleşmedeki öneminin en ayrıntılı ve sofistike açıklamasını Eldredge ve Gould teorilerini ortaya koymadan önce Ernst Mayr yapmıştı.[151] Bir türün popülasyonu, içinde yapılan çiftleşmelerle belli bir gen havuzunun paylaşıldığı bir birimdir. Eğer bu toplumun belli bir bölümü ayrılıp coğrafi olarak izole olursa, bu gen havuzunda küçük de olsa bir değişiklik olur. Bu yeni gen havuzunu paylaşan gruplarda ortaya çıkan değişikliklerle, bu gruplar, yeni bir tür veya bir alt-tür olarak adlandırılabilecek değişimlere de uğrayabilirler. Hawaii’nin honeycreeper’ında olduğu gibi bir kuşun gagası bu şekilde değişebilir, değişik bölgelerdeki insanların dış görünümlerindeki farklılıkları da bu şekilde açıklayabiliriz. Fakat bir kuşun kanadının veya insan beyninin ortaya çıkışını bu şekilde açıklanabildiğini söyleyemeyiz.

Türlerin melezleşme ve coğrafi izolasyon gibi faktörlerle kısmi değişimlere uğrayacakları yadsınamaz bir gerçektir. Katırın farklılığını inkâr edemeyeceğimiz gibi Hawaii’nin honeycreeper’ındaki farklılaşmayı da inkâr edemeyiz. Fakat daha önce belirttiğim gibi, Evrim Teorisi’nin ayırt edici yönü, türlerdeki ufak farklılaşmaları savunması değildir. Bu, ancak, Linnaeus gibi türlerin sabitliğini savunmuş birine karşı ileri sürülecek bir argümandır; günümüzde, bu anlamda, Linnaeus’un takipçisi ciddi tek bir bilim insanının olduğunu zannetmiyorum. Evrim Teorisi’nin ayırt edici yönü büyük değişimlerin (görmenin ortaya çıkışı veya deniz memelilerinin oluşumu gibi) evrimle oluştuğunu söylemesidir ki, bu şekildeki değişimlerin coğrafi izolasyonla oluştuğunu destekleyecek bilimsel bir delil sunmak mümkün gözükmemektedir. Bunların gösterilememesinden daha büyük sorun ise, bu şekildeki oluşumların tesadüfen (rastgele mutasyonlarla) gerçekleşmesinin -olasılıksal açıdan- imkânsız oluşudur.

Ateist Darwincilik ara geçiş formlarının fosillerinin eksikliği ve kompleks organların bir anda ortaya çıkmasının olasılıksal imkânsızlığı arasında bir ikileme düşmüştür. Ben bu ikileme ‘fosil-olasılık ikilemi’ diyorum. Darwin, ‘fosil-olasılık ikilemi’nde, Huxley’in fosil sorununu çözmeye öncelik veren sıçramalı yaklaşımına karşı olasılık sorununun çözümüne öncelik vermişti. Yeni-Darwincilerin ana doğrultusu, bu ikilemde Darwinci çözüme ağırlık verirken; fosilbilimci Gould, Huxleyci görüşe yaklaşmıştır. Darwin, fosillerdeki eksikliği araştırmaların yetersizliğine dayanan bir savunmayla karşılamaya çalışmıştı.[152] Günümüzde ise bu savunmayı yapmak zorlaşmış ve ‘kesintili denge’ kuramı ortaya atılmıştır.Yeni-Darwincilerin birçoğunun soğuk baktığı bu kuram, beraberinde bahsettiğimiz olasılıksal sorunları getirmektedir. Fred Hoyle’nin bahsettiği kasırgayı daha dar bölgede ama biraz daha uzun estirmek (Richard Goldschmidt’in ‘umulan canavar’ı gibi tek bir bireyde büyük değişiklik yerine, dar bir bölgede küçük bir toplulukta büyük değişimi beklemek) olasılık sorununu ortadan kaldırmaz. Goldschmidt mikro mutasyonların birikimiyle makro değişikliklerin oluşamayacağını savundu. Bu görüşün en bilinen örneklerinden biriyle açıklamak gerekirse; bu yaklaşıma göre bir sürüngenin yumurtasından bir gün bir kuş çıkmıştır. Bu makro mutasyonla oluşan canlı için ‘umulan canavar’ (hopeful monster) tanımlaması yapılır. Gould bir yandan Yeni-Darwincilerin Goldschmidt’i karikatürize ettiğini söylerken,[153] bir yandan da kendi teorisini ‘umulan canavar’ görüşünden ayırt etmeye çalışır.[154] ‘Umulan canavar’ beklentisi ile türleşme, bir türün tek bir bireyinde iken; ‘kesintili denge’ kuramında türleşme, coğrafi olarak izole bir grubun içinde dar bir zaman aralığındadır. Gould, bu dar zaman aralığının, türün sabit kaldığı uzun zaman diliminin % 1’i kadar bir süre olabileceğini söyler.[155] Her ne kadar Gould, görüşlerini, Goldschmidt’in görüşlerinden ayırt etmeye çalışsa da, sonuçta bu görüş de türlerin bir anda fosil tabakalarında görünmesinden ve ara fosil formlarının olmamasından kaynaklanan sorunu çözmeye yönelmiştir.

‘Kesintili denge’ kuramı fosil sorununu çözmeye ağırlık verdiği için olasılık sorunu ile karşı karşıyadır. Kitabın tasarım delili bölümünde, belli bir fonksiyonu olan tek bir proteinin oluşumunu izah etmeye tüm evrendeki maddenin, tüm evren-zamanı boyunca yaptığı bileşimlerin bile yetmeyeceğini göstereceğim. Oysa ‘kesintili denge’ kuramında yeni bir proteinin oluşumu şu şekilde açıklanacaktır: “Uzayın çok küçük bir bölümü olan Dünya’nın, küçük bir izole alanında, zaman olarak küçük bir dilimde, küçük bir toplumun genlerinde oluşan değişimlerle yeni protein ortaya çıkmıştır.” Çok daha geniş bir alanda ve zamanda olasılık olarak oluşumu izah edilemeyen yapıları, çok daha dar bir alanda ve zamanda, hem de canlıların üreme hücrelerindeki DNA’lar gibi çok hassas yapılar üzerinde oluşan rastgele değişimlerle açıklamak mümkün değildir. Sonuçta türler arası geçişe dair ara fosil formlarının, dar bir alanda hızlı geçişlerle evrim olduysa bulunmaması elbette daha normal karşılanacaktır. Ama terazinin öbür tarafını bu yaklaşım iyice havaya kaldırır: Olasılık sorunu havadadır.

‘Kesintili denge’ ile ilgili tartışmalar özellikle birçok ateist Yeni-Darwinciyi rahatsız etmiştir. (Aslında bu kuramı ortaya koyanların ve savunanların çoğunun da teizm ile bir ilişiği yoktur.) Ateist kanadın sözcüsü gibi hareket eden Richard Dawkins rahatsızlığını şu satırlarında dışa vurmaktadır: “Eldredge ve Gould derinden yüzeyseller. Sanatsal, edebi bir tavırla çok etkileyici konuşuyorlar, ama ciddi bir evrim anlayışı yerleştirecek hiçbir şey yapmıyorlar ve günümüz yaratılışçılarına, Amerikan eğitimi ve ders kitabı basımını altüst etme amacıyla yaptıkları rahatsız edecek denli başarılı mücadelelerinde düzmece bir yardım ve rahatlık sağlayabiliyorlar.”[156] Dawkins’in bu ifadeleri, objektif bilimsel bir tartışma ortamının oluşmasından çok, ‘evrim anlayışını yerleştirecek’ bir misyonerlik faaliyetinin arzusunu dile getirir gibidir. 20. yüzyıl ateizminin diğer ünlü bir ismi olan Dennett de Dawkins gibi ‘kesintili denge’ kuramından o kadar rahatsızdır ki, ünlü kitabı ‘Darwin’s Dangerous Idea’da (Darwin’in Tehlikeli Görüşü) bu görüşe cevap vermeye çalışmak için uzun bölümler ayırmıştır.[157] Evrimciliği tartışılmayacak Eldredge ve Gould gibi iki kişinin, Yeni-Darwinizm’in mikro mutasyoncu yaklaşımına ve adaptasyona getirdikleri eleştiriler ve geçiş formlarının eksikliğine dikkat çekmeleri şok etkisi yaratmıştır. Türlerin bağımsız yaratılışını savunanlar, yeni türlerin veya cinslerin veya familyaların bir anda ortaya çıktığını söylemektedirler. ‘Kesintili denge’ kuramında ise dar bir bölgede kısa bir zaman diliminde türlerin oluştuğu söylendiği için; fosillerin incelemesi ile bu iki görüşten hangisinin daha doğru olduğunu ortaya koyacak bilimsel bir düzenek ve test imkânı oluşturulamaz. ‘Kesintili denge’ kuramıyla ortaya çıkan tartışmalardan da iyice anlaşılmaktadır ki, önce fosiller incelenip sonra Evrim Teorisi’nin doğruluğu ortaya konmamakta; tam tersine, önce Evrim Teorisi en iyi açıklama olarak kabul edilmekte ve fosillerin yorumunda bu kabul tümdengelim kaynağı olmakta, canlıların evrimci sınıflandırılmaları bu kabul doğrultusunda oluşturulmaktadır.

‘Kesintili denge’ kuramının hangi ihtiyaçtan ortaya çıktığını incelediğimizde, fosil sorununun Evrim Teorisi açısından önemi ortaya çıkmaktadır. Bu kuram, fosillerle ara geçiş formlarını ortaya koymaktaki yetersizliklerden dolayı ortaya atılmıştır.[158] Bu durumuyla da bu yaklaşım mevcut fosilleri açıklayan bir kuram değil, mevcut fosillerden Evrim Teorisi’ni destekleyecek delilleri neden bulamadığımızı açıklamaya çalışan bir kuramdır. ‘Kesintili denge’ kuramının bu anlatımı, kendisinin yanlışlanabilmesine olanak tanıyacak bir görüş olmadığı için bilim felsefesinde ortaya atılmış olan yanlışlanabilir olmak kriterini karşılamaz. Bu teorinin asıl mahareti, mevcut fosil bulgularının Evrim Teorisi’ni yanlışlamasını önlemeye çalışmaktır. Diğer yandan ise ‘fosil-olasılık ikilemi’nde fosil sorununu çözmeye çalışan bu teori, kefenin öbür yanındaki olasılık sorununu daha yukarı taşımaktadır. Gerçi olasılık sorununu, tesadüfi ufak değişimlerle (mikro mutasyonlarla) evrimin oluştuğunu savunan görüşün de aşamadığını kitabın tasarım delili bölümünde göreceğiz. Fakat mikro mutasyoncu yaklaşımı savunanlar, daha geniş bir popülasyona ve zamana evrimi yaymanın, işlerini kolaylaştıracağını düşünmektedirler. Diğer yandan mikro mutasyoncu bir yaklaşım da olasılık sorununu aşmakta yetersiz olduğundan, hiç olmazsa fosillerden gelecek sorunu aşmada kolaylık sağlaması ‘kesintili denge’ kuramının bir avantajıdır. Bence bu bile bu kuramın göz önünde bulundurulması gerekli ilginç bir kuram olarak değerlendirilmesi için yeterlidir. Fakat bu kuram fosilleri, Evrim Teorisi’nin en önemli destekçisi zanneden yaygın kitle görüşünün aksine; fosilleri, halledilmesi, tevil edilmesi gerekli bir sorun olarak gören bir yaklaşımın eseridir. Bu kuramla beraber, en ünlü evrimci fosilbilimcilerin ifadelerinden yola çıkılarak ara fosillerin yokluğu sorununa dikkat çekilmiştir. Oysa Gould’un ifadesine göre, ara geçiş formlarının fosillerinin yokluğuna dair sorun daha önce ‘fosilbilimin ticari sırrı’ (the trade secret of paleontoloji) idi.[159] Dawkins ve Dennett gibi ateist evrimcileri kızdıran da bu ‘ticari sır’rın açığa çıkartılıp, hasım olarak gördükleri kampa koz verilmesi olsa gerek!

KAMBRİYEN PATLAMASI VE EDİACARA FAUNASI

Klasik Darwinci Evrim Teorisi anlatımına göre başta tek-hücreli bir canlı oluşmuş, canlılar önce türlere, sonra cinslere, sonra familyalara, sonra takımlara, sonra sınıflara, sonra filumlara ayrılmışlardır. Yüz milyonlarca yıl süren bu ayrışmadaki safhalar hep yavaş yavaş aşılmıştır. Fosil bulgulardan beklenen de, bu yavaş yavaş ayrışmayı doğrulayan, ‘Darwinci soy ağacı’nı destekleyen delilleri sunması olmuştur. Oysa Kambriyen Patlaması ve Ediacara Faunası, yavaş adımlarla ilerleyen evrimle ilgili klasik beklentilerle en zıt olguları oluşturmaktadırlar. Prekambriyen (Kambriyen öncesi dönem) dönemde 3 milyar yıl kadar sadece bakterilerin ve mavi-yeşil alglerin hüküm sürdüğünü fosil kayıtları söylemektedir. Oysa Kambriyen dönemine gelindiğinde (530 milyon yıl kadar öncesi), bir sürü birbirinden farklı çok-hücreli canlı, aniden, fosil kayıtlarında kendini gösterir. İçinde sınıf, takım, familya, cins ve türü barındıran filumların yarısından fazlası bu dönemde ortaya çıkmıştır. Yirmi bin gözlü ‘trilobit’ de, beş gözlü ‘opabinia’ da, hep bu dönemde, aniden, fosil kayıtlarında gözükmüşlerdir. Darwinci biyologların ve fosilbilimcilerin fosillerden bekledikleri, fosillerin ‘aşağıdan-yukarıya’ bir evrimi göstermesiydi. Buna göre, türler ancak yüz milyonlarca yıl içerisinde sınıflara ve filumlara ayrılmalıydı. Oysa fosil bulgular, Kambriyen’de, bir anda, filumların ortaya çıktığını göstermiştir. Bu da ‘aşağısı’ ile ilgili kayıtlar olmadan ‘yukarı’nın ortaya çıkmış olmasıdır ki evrimci beklentileri karşılamamıştır.

Darwin de Kambriyen dönemde birçok canlının aniden gözükmesiyle ilgili sorunun farkındaydı. O, teorisinin gerektirdiği gibi, bu dönemden önce binlerce çok-hücreli canlı olduğuna inanmaktan vazgeçmedi ve bu olguyu fosil kayıtlarındaki ve araştırmalarındaki yetersizliklerle açıkladı. Darwin’in döneminde bugüne kadarki fosil araştırmalarının              % 1’inden azının yapıldığını düşünürsek, bu mazaret, o dönem için yerinde gözükmektedir. Fakat günümüze kadar yapılan araştırmalar, ‘Kambriyen Patlaması’nı -yanlışlamak bir yana- desteklemiştir. 1909’da Charles Doolittle Walcott’un, Burgess Shale’de bulduğu fosiller, 1980’lerde Sirius Passet ve Chengjiang’da bulunan fosiller, Kambriyen dönemde, bir anda birçok canlı türünün ortaya çıktığını desteklemektedirler. Artık, fosil araştırmaların yetersizliği bir mazeret olarak ileri sürülemez. Kambriyen Patlaması yeni araştırmalarla destek kazanmıştır, fakat bu dönemden önce mikro mutasyoncu Darwinci yaklaşıma göre olması gereken ara formlar, bu kadar çok yapılan kazıya rağmen bulunamamıştır. Bu fosillerin bulunamaması, artık eksik araştırmaya bağlanamayacağı gibi, Kambriyen dönemden önceki fosillerin ‘tortu bırakmaması’ gibi Darwin tarafından ileri sürülen sebeplere de bağlanamaz. Nitekim Kambriyen Patlaması’ndan önceki üç milyar yıl boyunca Dünya’da hüküm sürmüş yegâne canlı olan tek-hücreli bakterilerin ve mavi-yeşil alglerin fosilleri bulunmuştur. Birçok ünlü fosilbilimcinin de söylediği gibi elimizdeki fosil kayıtları önemli ölçüde güvenilirdir.[160] Bu da göstermektedir ki Kambriyen Patlaması bir yanılsama değil, fosilbilimin ortaya koyduğu en enteresan olgulardan biridir.

Bir aralar Ediacara Faunası’ndaki canlıların, Kambriyen dönemde ortaya çıkan canlıların atası olabileceği düşünüldü. 1947’de, Avustralya’da, R. C. Sprigg tarafından Ediacara Faunası bulundu. Burada Kambriyen Patlaması’ndan 40 milyon yıl kadar önce (Prekambriyen dönemin sonlarında) çok-hücreli canlılar bulundu. Fakat fosilbilimcilerin de dikkat çektiği gibi, Ediacara Faunası’nın canlıları Kambriyen canlılarından o kadar farklıdır ki,[161] bu canlıların Kambriyen dönemindeki canlıların atası olduğu söylenemez. Ediacara Faunası’nda ve Kambriyen dönemde ortaya çıkan canlılar, ilk çok-hücreli canlı türleridir ve büyük bir çeşitlilik göstermektedirler. Kambriyen Patlaması’nın on milyon yıl kadar sürdüğü tespit edilmiştir; bu on milyon yıllık zaman dilimi tüm Kambriyen çeşitliliğin oluşma tarihidir. Dünyamızın 4,5 milyarlık yaşını göz önüne alırsak, bu süre dünyanın yaşının 1/450’sine karşılık gelmektedir. Eğer bu on milyon yılı, Ediacara Faunası’ndaki canlıların 40 milyon yıl önce ortaya çıkışı ile birleştirirsek, 50 milyon yılda dünyamızın çok-hücreli canlılarla dolduğunu söyleyebiliriz. Bu da dünyanın yaşının 1/90’ı gibi çok küçük bir dilime karşılık gelmektedir. Bu dönemden önce ne ‘kesintili denge’ kuramında ileri sürülen ‘coğrafi olarak izole olacak’ türler vardır, ne de bu dönemde ortaya çıkan çok-hücreli canlılara az da olsa benzeyecek, herhangi bir ‘ata form’ vardır. Hem ‘kesintili denge’ kuramının izole olacak ‘hammaddesi’, hem Yeni-Darwinciliğin mutasyona uğrayarak yavaşça değişecek ‘hammaddesi’ önceki dönemde yoktur. (Yavaş adımlarla, yani mikro mutasyonlarla canlıların oluştuğunu düşünenler için bu tablonun açıklanmasının ‘kesintili denge’ kuramcılarına nazaran daha zor olduğunu görmek de gerekir.) Önceden tek hücreliler gibi canlılar vardı ama bunlarla Kambriyen Patlaması’nda ortaya çıkanlar arasındaki fark çok büyüktür. Sonuçta ‘kesintili dengeciler’ de ‘yavaş aşamacılar’ da hammaddesi olmadan bir mönü hazırlamışlardır; bu farklı mönülerin talibi çok olsa da, Prekambriyen dönemin boşluğu, adeta unsuz-peynirsiz-domatessiz pizza yapımına mönü hazırlayıcılarını mecbur etmektedir!

Ediacara Faunası’nın ve Kambriyen çeşitliliğinin ortaya çıkışı ‘fosil-olasılık ikilemi’ açısından en büyük soruna sebep olmaktadır. Her şeyden önce fosillerden gelen bilgiler, tevil edilemeyecek kadar açık bir şekilde çok-hücrelilerin aniden, çok hızlı bir şekilde ortaya çıkışını göstermektedir. Darwin’in, klasik, uzun dönemde yavaş gelişimi savunan çizgisini devam ettiren ve olasılık sorununun çözümüne ağırlık veren bilim insanları bile bu olguyu reddedememektedirler.[162] Bir sonraki bölümde göstereceğim gibi, tek bir proteinin tesadüfi oluşumu için tüm evren-zamanı boyunca, tüm uzaydaki maddenin bileşimler yapması yetersiz kalacaktır. Oysa Ediacara Faunası ve Kambriyen Patlaması ile ortaya çıkan canlıların vücutlarında; on binlerce yeni protein, yepyeni hücreler, yepyeni organlar, yepyeni beden tasarımları ve yepyeni genetik bilgiler dünya sahnesinde görülmüştür. Eğer en iyimser şekilde Ediacara Faunası’nın başlangıcından Kambriyen Patlaması’nın bitimine kadarki süreyi toplasak bile, ortaya çıkan elli milyon yıllık süre; milyarlarca yıllık sürenin bile tek bir proteini açıklamakta yetersiz kaldığı düşünülünce, bu kadar büyük bir çeşitliliği açıklamakta çok yetersiz kalacaktır.

Kısa dönemde ortaya çıkacak tüm bu canlılardaki proteinler hücre içinde yeni fonksiyonları gerçekleştirecek şekilde organize olacaklardır, yeni hücreler ise yeni doku, organ ve beden bölümleri olarak organize olacaktır. Yeni bedenler, hiyerarşik olarak organize olmuş, her vücut bölümünün kendi fonksiyonlarını bildiği birer bütün olacaklardır. Sonuçta, Kambriyen Patlaması ve Ediacara Faunası ile birçok yeni vücut tasarımı ortaya çıkmıştır ve birçok ‘özelleşmiş kompleks’ beden bölümlerinden oluşan bu tasarımlar, ‘belirlenmiş kompleks bilgileri’ gerektirirler ki bunun da bir açıklamasının yapılması gerekir.[163] Kambriyen Patlaması ve Ediacara Faunası’nın yavaş aşamalı Evrim Teorisi’ne açtığı sorunlar beş maddede özetlenebilir:

1- Çok-hücreli canlılığın aniden ortaya çıkışı.

2- Çok büyük bir çeşitliliğin aniden ortaya çıkışı.

3- Evrimci ‘aşağıdan-yukarı’ beklentinin aksine birçok filumun aniden ortaya çıkışı.

4- Dünya tarihinin bu kadar dar bir aralığında, mikro düzeyde ortaya çıkan on binlerce protein gibi yapının tesadüfi oluşumunu açıklamanın olasılıksal imkânsızlığı.

5- Dünya tarihinin bu kadar dar bir aralığında, makro düzeyde ortaya çıkan özelleşmiş organlarıyla beden planlarını izah etmenin olasılıksal imkânsızlığı.

Türlerin bilinçli bir şekilde bağımsız yaratıldıkları veya evrimin bilinçli bir şekilde yaratılan bir süreç olduğu görüşü, Kambriyen Patlaması’nı ve Ediacara Faunası’nı açıklamakta zorluk çekmez. Çünkü bilinçle ve kudretle oluşturulmuş bir yaratılışı savunanlar için, türlerin aniden ortaya çıkışları -ister evrimle, ister bağımsız yaratılışla olsun- sorun değildir. Bilinçli, kudret sahibi, olaylara hâkim bir Güç’ün tasarladığı süreçlerde olasılık sorunu olmaz. Bir zarın milyon kere üst üste tesadüfen altı gelmesi olasılık olarak hemen hemen imkânsızdır; fakat bilinçle, zarları altı olarak koyabilen biri için bu imkânsızlık söz konusu değildir. Bu yüzden, bahsedilen beş maddedeki sorun sadece dış bir Güç’ün müdahalesini kabul etmeden, tesadüfi bir evrimi savunanlar için geçerlidir. Asıl sorun evrimin olup-olmadığı değildir; asıl sorun, canlıların tesadüfen mi oluştukları, bilinçli bir şekilde mi yaratıldıklarıdır.

EVRİM TEORİSİ OLMADAN BİYOLOJİ BİLİMİ OLUR MU?

Dobzhansky, Evrim Teorisi olmadan biyoloji bilimindeki hiçbir şeyin anlam ifade etmeyeceğini söylemiştir.[164] Bu iddia, biyoloji bilimine büyük bir haksızlık olarak görünmektedir. Canlıların tüylerinin, kalplerinin, beyinlerinin, kaslarının, kemik yapılarının, kanatlarının,dişlerinin veya moleküler yapılarının hepsi; mevcut türlerin -tarihlerinden bağımsız olarak ele alınmalarıyla- incelenmeleriyle tespit edilmiştir. Bir kimsenin, insanın maymunumsu canlılardan evrimleştiğine inanmasaydı, insan kalbi hakkında daha farklı bir bilgiye sahip olacağını veya kuşların sürüngenlerden evrimleştiğine inanmasaydı, kuşların kanatları hakkında daha değişik bir bilgiye sahip olacağını söyleyemeyiz. Tüm organların gerek moleküler yapıları, gerekse diğer organlarla bağlantıları mevcut türler üzerindeki gözlemlere dayanır. İşte biyolojinin en önemli bölümü gözlemsel ve deneysel desteğe sahip olan bu alandır.

Bir veterinerin, kuşun kanadı kırılırsa uygulayacağı tedavinin veya bir doktorun, insanın kalp bölgesinde yapacağı ameliyatın, bu teoriye inanmasından veya inanmamasından kaynaklanan bir farklılığı olmayacaktır. Evrim Teorisi’nin doğruluğuna inanç, doğal seleksiyonun türlerin yok olmasında en önemli mekanizma olduğu ve mutasyonlar ile coğrafi izolasyonun türlerin değişiminde çok önemli olduğu hususlarını kabul etmek için bile zaruri değildir. Bir biyolog, tüm bunların önemini kabul etmesine karşılık, bunların, canlılardaki özelliklerin ortaya çıkışını açıklamada yetersiz olduğunu düşünebilir. Nitekim günümüzdeki, Evrim Teorisi’ni reddeden veya bilimsel yetersizliğini savunan bilim insanlarının hemen hepsi; doğal seleksiyon, mutasyon ve coğrafi izolasyonun canlılar dünyasındaki önemini kabul etmektedirler.

Evrim Teorisi’nin ortaya koyamadığı bilimsel yasalara karşı, ‘insan türünün her bireyinin kan dolaşımının kalple sağlandığı’ şeklinde, her bir tür için mutlak bir biyolojik yargının veya ‘insan türünün bireylerinde kalbin genelde solda olduğuna (bazen sağda olabilir)’  dair olasılıksal bir biyolojik yargının varlığı ileri sürülebilir. Bu yargılar, fiziğin yasaları gibi, örneğin yerçekimi yasaları veya hareket kanunları gibi bütün evrene ait yasalar değildir. Biyolojinin incelediği canlılar, salt bu dünyaya ait olduğu için bu tarzda evrensel bir biyoloji yasası mümkün değildir. J.C. Smart, bir yasanın, uzay ve zamanla sınırlandırılmamış olması gerektiğini, bu yüzden biyolojide hiçbir yasanın bulunmadığını söylemiştir.[165] Bilim felsefesinde neye yasa denip denemeyeceği üzerinde çok tartışma yapılmıştır.[166] Bu tartışmalara girmemek için, biyolojik türlere dair elde edilen bilgilere ‘yargılar’ dedim. Bu yargılar, gözlemlerden yola çıkılarak yapılan genellemelerdir; karşınızda oturan kişi insan ise, onun kan dolaşımını sağlayan bir kalbinin olduğunu, teknolojik bir cihazla görmeden de öngörebiliriz. Biyolojideki bu yargılar sayesinde ameliyatlar ve tedaviler yapılır, gerekirse yapay organlar ve protezlerle canlı türlerindeki sorunlar çözülmeye çalışılır. Evrim Teorisi’nin doğruluğu veya yanlışlığı gibi bir önkabulden tamamen bağımsız olarak geniş bir biyoloji alanı mevcuttur. Bu alanlardaki bilgilerin, bilimselliğin; gözlemsellik, deneysellik ve öngörü gibi kriterlerinin hepsini karşıladığını söyleyebiliriz. Biyolojideki mevcut türlerin incelenmesine dayalı bilimsel bilgiler; Popper gibi filozofların ve Michael Denton gibi biyologların, Evrim Teorisi’ne yönelttikleri bilimsel kriterleri karşılayamama eleştirisinden de uzaktırlar.

Evrim Teorisi’ni apriori olarak doğru kabul edip tümdengelim kaynağı yapmadan da, canlıların sınıflaması gibi birçok bilimsel çalışma gerçekleştirilebilir. Darwin’den önce birçok ünlü biyolog canlıları homoloji temelinde, ama evrimi öngörmeden sınıflandırmışlardı. 1980’li yıllardan itibaren ön plana çıkan ‘cladism’in canlılar sınıflandırmasında da, fosilbilimden gelen bilgiler göz önünde bulundurulmadan canlılar sınıflandırılması yapılmaktadır. Cladism, Wilma George tarafından ‘evrim-dışı sınıflandırma’ olarak nitelendirilmiştir. Cladism, Aristoteles’ten beri canlılar sınıflamasına hâkim olan, canlıları birbirinin devamı olarak algılamayan yaklaşımı esas almıştır.[167] Günümüzde birçok müzede de sınıflama ‘cladism’in yaklaşımı çerçevesinde yapılmaktadır.

Türlerin karmaşık yapısı, gerçekte ‘tür’ün ne olduğunun tarifinde önemli güçlükler çıkarmış ve canlılar sınıflaması ile ilgili hiçbir model tüm güçlüklerin üstesinden gelememiştir.[168] Evrim Teorisi mutlak bir gerçek olarak kabul edilmeden de (Evrim Teorisi’ne karşı agnostik yaklaşıp) canlılar, benzerlikleri temelinde sınıflandırılabilirler. Bütün canlı sınıflamaları salt zihnin projeksiyonlarından ibarettirler; bu sınıflamalar ancak canlıları daha kolay tanımamız gibi pratik faydalara hizmet ederler. Zihnimizin bu projeksiyonlarının, canlılar dünyasında tam bir ontolojik karşılığının olduğunu düşünmek büyük yanılgıdır. Bu hatanın tarihteki en ünlü örneği Linnaeus’tur, üstelik o yaptığı canlılar sınıflaması ile Tanrı’nın düşüncelerini çözdüğünü söyleyecek kadar ileri gitmişti. Linnaeus’un sınıflaması Tanrı’nın düşüncelerinin keşfi olmadığı gibi, Darwinci sınıflamalar da canlıların kökeninin mutlak bilgisini vermekten uzaktır. Canlılar hiçbir sınıflamaya tam oturamayacak kadar istisnayı, çeşidi ve sürprizi barındırmaktadırlar. Belki de canlı türlerini anlamanın en iyi yolu, her bir türü, sınıflamalara bakmaksızın kendine has özellikleriyle ele almak ve sınıflandırmaların getirdiği kolaylıkların yanında yol açtıkları zararlardan korunmaktır.

Evrim Teorisi’nin bir teorinin doğru kabul edilmesi için gerekli bilimselliğin birçok kriterini karşılayamadığı, bu bölümün başından buraya dek ayrıntılıca gösterildi. Bu, Dobzhansky’nin dediği gibi bütün biyolojinin anlamsızlaşacağı anlamına gelmez, sadece ‘doğa tarihi’ üzerine bilgimizin çok sınırlı olduğunu kabul etmemiz gerektiği anlamına gelir. ‘Biyoloji’ canlılar üzerine bir çalışmadır; ‘Evrim Teorisi’ ise bu canlıların kökeni ve tarihi ile ilgilidir. Biyoloji biliminin birçok verisi, gözlem ve deney destekli olmasına karşın, Evrim Teorisi’nin bu tarz dayanakları yoktur. Canlılar sınıflaması, morfoloji, ekoloji gibi çalışma alanları için, canlıların kendi aralarında ve çevreleriyle sabit, istikrarlı ilişkileri ‘canlıların tarihi’ne ilişkin bilgilerden çok daha değerlidir.[169] ‘Canlıların tarihi’nin yaratıcısı olduğu bazılarınca iddia edilen tesadüfi mutasyonlar, analiz edilemeyen yapıları ile bilimin araştırma alanına giremezler; fakat türler hem bedenleri, hem üremeleri, hem davranışları, hem moleküler yapıları gibi gözlenebilen ve sabit özellikleriyle (gözlemlenemeyen tarihsel hikâyeleriyle değil) biyoloji açısından gerçekten değerli olan bilgileri sunarlar. Evrim Teorisi mutlak bir gerçek olarak kabul edilmeyince; ne kuşların uçuşu, ne balıkların yüzgeçlerinin vazifesi, ne ipekböceğinin ipek üretmesi, ne memelilerin üremesi üzerine bilgilerimizin hiçbirisi yok olmaz. Canlıların sınıflandırılması da mümkündür; doktorların ve veterinerlerin faaliyetleri de aksamaz. Sadece ‘doğa tarihi’ üzerine bilimsel cehaletimizi kabul ederek, bu konudaki araştırmaların daha devam etmesi gerektiği sonucuna varırız.

Bu araştırmalarda, Evrim Teorisi’nin, türleri birbirlerinin ardılları kabul eden yaklaşımı da göz önünde bulundurulması gerekli önemli bir hipotez olarak iş görebilir, hatta görmelidir. Fakat mevcut veriler, ‘doğa tarihi’ konusunda nihai mutlak yargıya varmayı mümkün kılmamaktadır. Daha önceki sayfalarda ayrıntılıca göstermeye çalıştığım gibi, mevcut paradigma, Evrim Teorisi’nin doğruluğunu eğitim sistemleri aracılığıyla empoze ettirerek, canlılarla alakalı bütün olguların bu teoriye göre yorumlanmasını istemekte; bu teorinin bilimsel kriterleri karşılamadaki zaafları, paradigmada gedik açılmaması için tartışma konusu bile yaptırılmamaya çalışılmaktadır. Ne yazık ki fizik gibi alanlarda muhalif görüşlere gösterilen hoşgörü, biyoloji alanında, özellikle Evrim Teorisi söz konusu olunca gösterilmemektedir. Bu hoşgörüsüzlüğün bir kaynağı Evrim Teorisi’ni dinsizlik olarak algılayıp bu teoriye adına din adına ‘cihad’ ilan edenlerdir. Diğer bir kaynak ise bu teoriyi ateizmleri adına araçsallaştırmaya çalışanlardır.

‘Doğanın içinde kalma’yı felsefi bir ilke olarak benimseyen natüralist-materyalist bir ontoloji sahibinin, Evrim Teorisi’ne inanmak dışında görünür hiçbir çaresi yokken; Tanrı’nın merkezde yer aldığı bir ontolojiyi benimseyen biri, ‘Tanrı için her şey mümkündür’ ilkesince, Evrim Teorisi’ni de, türlerin bağımsız yaratılışını da kabul edebilir. Tanrı merkezli ontoloji, Evrim Teorisi dışında da imkânları mümkün kıldığı için, ‘sadece doğanın içinde kalmak’ gibi apriori bir ilkeyi benimsememek yüzünden, teistlerin tavrı, Evrim Teorisi’ni kabul edenlerden farklı olacaktır. Aslında teist ontolojinin sunduğu alternatif imkânlar, bir teistin daha objektif bir şekilde Evrim Teorisi’ne yaklaşmasını sağlayabilir. Çünkü teist, Tanrı merkezli ontolojisini Evrim Teorisi ile uzlaştırabilir, oysa günümüz biyolojisinin ‘kendiliğinden türeme’ ile türlerin oluşamayacağını göstermesinden sonra; bir ateistin, türlerin birbirlerinden bağımsız oluşumunu, ontolojisini değiştirmeden kabul etmesi mantıken mümkün değildir. Bu yüzden Richard Dawkins, ancak Evrim Teorisi ile rasyonel bir ateizmin mümkün olabildiğini savunmuştur. Fakat bir teist için bunun tam tersi, yani türlerin bağımsız yaratılışının kabulü, mutlak bir ihtiyaç değildir. Tanrı’ya inancı olan kişilerin Evrim Teorisi’ni reddetmek zorunda olduğu iddiası, tamamen yanlış bir görüştür. Bu konu kitabın bundan sonraki dinlerle ilgili bölümünde işlenecektir.


[1] Charles Darwin, Origin of Species, s. 71-100.

[2] Theodosius Dobzhansky, Evolution, Genetics and Man, s. 83.

[3] Ernst Mayr, Populations, Species and Evolution, Harvard University Press, Cambridge (1990), s. 279.

[4] Wilma George, Darwin, s. 48.

[5] Charles Darwin, The Origin of Species, s. 71-100.

[6] Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, s. 87.

[7] Jeremy Rifkin, Darwin’in Çöküşü, s. 90-91.

[8] Ludwig Wittgenstein, Estetik Betimleme Din ve Freud Hakkında Dersler, çev: Zeki Algün, İlya Yayınevi, İzmir (2001), s. 68-69. Bu kitap, Wittgenstein’ın verdiği derslerin talebeleri tarafından kitaba çevrilmesiyle oluşmuştur.

[9] Charles Darwin, The Origin of Species, s. 101-113.

[10] Charles Darwin, The Origin of Species, s. 130-172.

[11] Francisco J. Ayala, The Mechanisms of Evolution, ‘Scientific American’, Eylül, (1978), s. 57.

[12] Theodosius Dobzhansky, Evolution, Genetics and Man, s. 23.

[13] Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, 11. Baskı, Meteksan, Ankara, (2000), s. 644.

[14] H. Kettlewell, Darwin’s Missing Evidence, Scientific American dergisinde, Mart, (1959), s. 48-53.

[15] Jonathan Wells, Icons of Evolution, s. 137-157.

[16] Charles Darwin, Voyage of The Beagle, s. 288.

[17] John Maynard Smith, Evrim Kuramı, çev: Hüsen Portakal, Evrim Yayınevi, İstanbul, (1997), s. 180.

[18] Sylvia S. Mader, Biology, 5. Baskı, Mc Graw Hill, Boston (1996), s. 316.

[19] Jonathan Wells, Icons of Evolution, s. 186.

[20] Theodosius Dobzhansky, Evolution, Genetics and Man, s. 83.

[21] Duane T. Gish, Creation Scientists Answer Their Critics, Institute for Creation Research, El Cajon, (1993), s. 34. Gish, radikal bir Evrim Teorisi düşmanı olarak bilinmektedir. Uç görüşleri olan Gish’in bile türlerin sabitliğini savunmaması, bu görüşün hemen hemen hiçbir taraftarı olmadığının ilginç bir örneğidir.

[22] Richard Dawkins, Kör Saatçi, s. 118.

[23] Richard Dawkins, Kör Saatçi, s. 119.

[24] Richard Dawkins, Kör Saatçi, s. 120-123.

[25] Stephen Jay Gould, Full House The Spread of Excellence from Plato to Darwin, s. 152-155.

[26] Paul Davies, The Last Three Minutes, Basic Books, New York (1994), s. 49-50.

[27] Ernst Mayr, Toward A New Philosophy of Biology, s. 18-19.

[28] W. B. Gallie, Explanations in History and The Genetic Sciences, (ed: Baruch A. Brody, ‘Readings in the Philosophy of Science’ içinde) Prentice Hall, New Jersey (1970), s. 156.

[29] Alan Chalmers, Bilim Dedikleri, 3. Baskı, çev: Hüsamettin Arslan, Vadi Yayınları, Ankara (1997), s. 30.

[30] Bertrand Russell, Felsefe Sorunları, 2. Baskı, çev: Vehbi Hacıkadiroğlu, Kabalcı Yayınevi, İstanbul (2000), s. 63-64.

[31] Bryan Magee, Karl Popper’ın Bilim Felsefesi ve Siyaset Kuramı, Çev: Mete Tunçay, Remzi Kitabevi, İstanbul (1982), s. 18-19.

[32] Rudolf Carnap, On Inductive Logic, (ed: Baruch A Brody ‘Readings in The Philosophy of Science’ içinde), Prentice Hall, New Jersey (1970), s. 451-474.

[33] Rudolf Carnap, Statistical and Inductive Probobility, (ed: Baruch A Brody ‘Readings in The Philosophy of Science’ içinde), Prentice Hall, New Jersey (1970), s. 443.

[34] Karl R. Popper, Daha İyi Bir Dünya Arayışı, çev: İlknur Aka, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul (2001), s. 106-107.

[35] Karl R. Popper, Bilimsel Araştırmanın Mantığı, çev: İlknur Ata ve İbrahim Turan, Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi, İstanbul (1998), s. 130-134.

[36] Karl R. Popper, Bilimsel Araştırmanın Mantığı, s. 114-115.

[37] Karl R. Popper, Darwinism as a Metaphisical Research Program, (ed: Michael Ruse, ‘But is it Science’ içinde) Prometheus Books, New York (1996), s. 144.

[38] Karl R. Popper, Tarihsiciliğin Sefaleti, s. 113.

[39] Karl R. Popper, Darwinism as an Metaphysical Research Program, s. 144-145.

[40] Karl R. Popper, Darwinism as an Metaphysical Research Program, s. 147.

[41] Karl R. Popper, Bilimsel Araştırmanın Mantığı, s. 168-170.

[42] Karl R. Popper, Darwinism as an Metaphysical Research Program, s. 145.

[43] Karl R. Popper, Darwinism as an Metaphysical Research Program, s. 145-146.

[44] Karl R. Popper, Darwinism as an Metaphysical Research Program, s. 148.

[45] Michael Denton, Evolution A Theory in Crisis, s. 79-92.

[46] Marcel Schützenberger, Mathematical Challenges to The Neo-Darwinian Interpretation of Evaluation, ed: P.S. Moorhead, M.M. Kaplan, Wistar Institute Press, Philedelphia (1967); Aktaran: Duane T. Gish, Creation Scientists Answer Their Critics, s. 36-37.

[47] Michael Ruse, Taking Darwin Seriously, Basil Blackwell, New York (1989), s. 4.

[48] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 26-27.

[49] Michael Ruse, Taking Darwin Seriously, s. 158.

[50] Thomas Robert Malthus, An Essay on The Principle of Population, s. 13-18.

[51] Egbert Giles Leigh, Adaptation and Diversity, Freeman Cooper Company, San Francisco (1971), s. 225-243.

[52] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 39-41.

[53] Thomas S. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, s. 103-111 ve 240-251.

[54] Richard Rorty, Kuhn, (ed: W.H. Newton-Smith ‘A Companion to The Philosophy of Science’ içinde), Blackwell Publishers, Massachussets, (2001) s. 204.

[55] Thomas S. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, s. 264-270.

[56] Steve Woolgar, Bilim İdesi Üzerine Sosyolojik Bir Deneme, çev: Hüsamettin Arslan, Paradigma, İstanbul (1999), s. 34-35.

[57] Steve Woolgar, Bilim İdesi Üzerine Sosyolojik Bir Deneme, s. 57.

[58] Barry Barnes, Bilimsel Bilginin Sosyolojisi, 2. baskı, çev: Hüsamettin Arslan, Vadi , Ankara (1995), s. 43-44.

[59] Thomas S. Kuhn, The Function of Dogma in Scientific Research, s. 356-357.

[60] Duane T. Gish, Creation Scientist Answer Their Critics, s. 11-15.

[61] Roger Lewin, Modern İnsanın Kökeni, çev: Nazım Özüaydın, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, Ankara (1999), s.62-64, 72-73.

[62] Stephen Jay Gould, Abscheulich, Atrocious, s. 46-48.

[63] Jonathan Wells, Icons of Evolution, s. 89-92.

[64] Thomas S. Kuhn, The Function of Dogma in Scientific Research, s. 359.

[65] Duane T. Gish, Fosiller ve Evrim, s. 130.

[66] Thomas S. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, s. 94-111.

[67] Thomas S. Kuhn, The Essential Tension, s. 139-140.

[68] Paul Feyerabend, Özgür Bir Toplumda Bilim, 2. Basım, çev: Ahmet Kardam, Ayrıntı Yayınları, İstanbul (1999), s. 140-142.

[69] Philip E. Johnson, Darwin on Trial, s. 146.

[70] Ralph A. Alpher-Robert Herman, Genesis of The Big Bang, Oxford University Press, New York (2000), s. 17.

[71] Joseph Silk, Evrenin Kısa Tarihi, çev: Murat Alev, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, Ankara (2000), s. 32.

[72] Halil Kırbıyık, Babillerden Günümüze Kozmoloji, İmge Kitabevi, Ankara (2001), s. 110.

[73] Hugh Ross, The Fingerprint of God, Whitaker House, New Kensington (1989), s. 95-96.

[74] Ralph A. Alpher, Robert Herman, Genesis of The Big Bang, s. 18-19.

[75] David Filkin, Stephen Hawking’in Evreni, çev: Mehmet Harmancı, Aksoy Yayıncılık, İstanbul (1998), s. 100.

[76] Ralph A. Alpher, Robert Herman, Genesis of The Big Bang, s. 76-81.

[77] Ralph A. Alpher, Robert Herman, Genesis of The Big Bang, s. 107.

[78] Hugh Ross, The Creator and The Cosmos, Naupress, Colorado (1993), s. 36-37.

[79] David Filkin, Stephen Hawking’in Evreni, s. 248.

[80] Hubert Reeves, İlk Saniye, çev: Esra Özdoğan, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul (2001), s. 26-27.

[81] Robert E. Butts, ‘William Whewell’, The Cambridge Dictionary of Philosophy, ed: Robert Audi, Cambridge University Press, 2. Baskı, Cambridge (1999), s. 850-851.

[82] Hugh Ross, The Creator and The Cosmos, s. 32.

[83] Steven Weinberg, İlk Üç Dakika, 10. Baskı, çev: Zekeriya Aydın-Zeki Aslan, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, Ankara (1999).

[84] Hugh Ross, The Creator and The Cosmos, s. 58.

[85] Caner Taslaman, Big Bang ve Tanrı, s. 64-75.

[86] Anthony Flew, Darwinian Evolution, Transaction Publishers, New Brunswick (1996), s. 51.

[87] Peter J. Bowler, Evolution The History of an Idea, s. 125.

[88] Jonathan Wells, Icons of Evolution, s. 60-61.

[89] Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, s. 523.

[90] Charles Darwin, The Origin of Species, s. 434.

[91] Ronald H. Brady, On The Indepence of Systematics, Cladistics I, (1985), s. 113-126; Aktaran:  Jonathan Wells, Icons of Evolution, s. 63.

[92] Jonathan Wells, Icons of Evolution, s. 68-69.

[93] Jonathan Wells, Icons of Evolution, s. 72.

[94] De Beer, Homology: An Unsolved Problem, Oxford University Press, (1971); Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, s. 142-155.

[95] Wen-Hsiung Li, Molecular Evolution, s. 54-55.

[96] David M. Hillis, Homology in Molecular Biology, Novartis Symposium 222, John Wiley And Sons, Chichester, (1999), s. 27-45; Aktaran:  Jonathan Wells, Icons of Evolution, s. 67.

[97] Michael Denton, Evolution A Theory in Crisis, s. 149-151.

[98] Cornelius G. Hunter, Darwin’s God, s. 42.

[99] Mike Benton, ‘Is A Dog More Like Lizard or Chicken.

[100] Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, s. 274-306.

[101] H. Wantanabe ve diğerleri, ‘DNA Sequence and Comparative Analysis of Chimpanzee Chromosome 22’, Nature 429, 27 Mayıs 2004, s. 382-388.

[102] H. Wantanabe ve diğerleri, ‘DNA Sequence and Comparative Analysis of Chimpanzee Chromosome 22’, s. 383.

[103] Tarjei S. Mikkelsen ve diğerleri, Initial Sequence of The Chimpanzee Genome and Comparison with The Human Genome’, Nature 437 , 1 Eylül 2005, s. 69-87.

[104] A. Wilson ve diğerleri, Horses Damp The Spring in Their Step, Nature, 414, Aralık (2001).

[105] J. Warwick Glover, The Human Vermiform Apendix, CEN Technical Journal, Nisan (1998), s. 31-38.

[106] W. Reik-M. Constancia, Making Sense of Antisense, Nature (1997).

[107] Peter J. Bowler, Evolution The History of an Idea, s. 122-123.

[108]Michael Richardson, Heterochrony and The Phylotypic Period.

[109] Jonathan Wells, Icons of Evolution, s. 94-99.

[110] Stephen Jay Gould, Abscheulich, Atrocious, ‘Natural History Dergisi’, Mart, (2000), s. 46-48.

[111] Arthur O. Lovejoy, The Great Chain of Being, Harper and Brothers, New York (1936), s. 285.

[112] Louis Agassiz, On The Succession and Development of Organized Beings at The Surface of The Terrestial Globe, ‘Edinburg New Philosophy Journal’, Sayı: 33, (1842). ; Aktaran: Peter J. Bowler, The Evolution History of an Idea, s. 119-121.

[113] Charles Darwin, The Origin of Species, s. 419.

[114] Stephen Jay Gould, Darwin ve Sonrası, s. 227-235.

[115] Charles Darwin, The Origin of Species, s. 291-292.

[116] Charles Darwin, The Origin of Species, s. 293.

[117] Charles Darwin, The Origin of Species, s. 297-300.

[118] Charles Darwin, The Origin of Species, s. 310-316.

[119] Charles Darwin, The Origin of Species, s. 233.

[120] John Maynard Smith, Did Darwin Get it Right?, (ed: Michael Ruse, ‘But is it Science?’ içinde), Prometheus Books, New York (1996), s. 198.

[121] Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, s. 189.

[122] Barabara J. Stahl, Vertebrate History: Problems in Evolution, McGraw Hill Book Co., New York, 1974; aktaran Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, s. 178-180.

[123] E. J. Slijper, Dolphins and Whales, University of Michigan Press, Michigan, 1962.

[124] Stephen Jay Gould, Full House, s. 57.

[125] Stephen Jay Gould, Full House, s. 59-61.

[126] Stephen Jay Gould, Full House, s. 70-71.

[127] E.C. Olson, The Evolution of Life, The New American Library, New York 1965.

[128] Jin Meng, ‘A Mesozoic Gliding Mammal from Northeastern China’,  Nature, 14 Aralık 2006.

[129] Peter J. Bowler, Evolution the History of an Idea, s. 192.

[130] Duane T. Gish, Creation, Evolution and The Historical Evidence, s. 276.

[131] Angela Milner ve diğerleri, The Avian Nature of The Brain and Inner Ear of Archaeopteryx, Nature,        5 Ağustos 2004.

[132] Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, s. 177-178.

[133] Sankar Chatterjee, Protoavis and The early Evolution of Birds, Palaeontographica 254 (1999).

[134] Jonathan Wells, Icons of Evolution, s. 116-120.

[135] Conrad Phillip Kottak, Antropoloji, çev: Serpil N. Altuntek, Ütopya Yayınevi, Ankara (2002), s. 13.

[136] Güven Arsebük, İnsan ve Evrim, 2. Baskı, Ege Yayıncılık, İstanbul (1995), s. 4-5.

[137] Richard Leakey-Roger Lewin, Göl İnsanları, s. 29-75; Roger Lewin, Modern İnsanın Kökeni, s. 26-41

[138] Martin L. Lubenow, Bones of Contention, s. 78-168; Duane T. Gish, Fosiller ve Evrim, çev: Adem Tatlı, Cihan Yayınları, İstanbul (1984), s. 109-150.

[139] Richard Leakey-Roger Lewin, Origins Reonsidered, Doubleday, New York (1992), s. 110.

[140] Mary Maxwell, Human Evolution, Columbia University Press, New York (1984), s. 294-296.

[141] Roger Lewin, Modern İnsanın Kökeni, s. 33.

[142] Roger Lewin, Modern İnsanın Kökeni, s. 32.

[143] Roger Lewin, Modern İnsanın Kökeni, s. 74-75.

[144]Behind The Scenes’, National Geographic 197, Mart 2000, s. 140.

[145] Henry Gee, In Search of Deep Time: Beyond The Fossil Record to A New History of Life, The Free Press, New York (1999), s. 116-117; Aktaran:  Jonathan Wells, Icons of Evolution, s. 220-221.

[146] Richard Dawkins, Kör Saatçi, s. 299-300.

[147] Richard Dawkins, Kör Saatçi, s. 296-298.

[148] Niles Eldredge-Stephen Jay Gould, Punctuated Equilibria: An Alternative to Phyletic Gradualism, (ed: T. J. M. Schopf, ‘Models in Paleobiology’ içinde), Freeman Cooper and Company, San Francisco (1972), s. 82-115.

[149] Francisco J. Ayala, Beyond Darwinism? The Challange of Macroevolution to The Synthetic Theory of Evolution, (ed: Michael Ruse, ‘Philosophy of The Biology’ içinde), Prentice Hall, New Jersey (1989), s. 121.

[150] Stephen Jay Gould, Darwinism and The Expansion of Evolution Theory, (ed: Michael Ruse, ‘Philosophy of Biology’ içinde), Prentice Hall, New Jersey (1989), s. 106.

[151] Ernst Mayr, Animal Species and Evolution, Harvard University Press, Massachusetts (1963).

[152] Charles Darwin, The Origin of Species, s. 291-316.

[153] Stephen Jay Gould, The Panda’s Thumb, W.W. Norton and Co., New York (1980), s. 188.

[154] Stephen Jay Gould, Change in Developmental Timing as A Mechanism of Macroevolution, (ed: J. T. Bonner, ‘Evolution and Development’ içinde), Sunderland, Massachusetts (1982), s. 388.

[155] Stephen Jay Gould, The Meaning of Punctuated Equilibrium and Its Role in Validating A Hierarchical Approach to Macroevolution, (ed: R. Milkman, ‘Perpectives on Evolution’ içinde), Sinauer Press, Massachusetts (1982), s. 84.

[156] Richard Dawkins, Kör Saatçi, s. 309.

[157] Daniel C. Dennett, Darwin’s Dangereous Idea, Simon and Schuster, New York (1996).

[158] Stephen Jay Gould, Is A New and General Theory of Evolution Emerging, (ed: Michael Ruse, ‘But is it Science?’ içinde), Prometheus Books, New York (1996), s. 187-188.

[159] Stephen Jay Gould, The Panda’s Thumb, s. 181.

[160] Simon Conway Morris, Cambrian Explosion of Metazoans and Molecular Biology: Would Darwin Be Satisfied?, International Journal of Developmental Biology 47, 7-8 (2003), s. 505-515.

[161] Simon Conway Morris, The Crucible of Creation, Oxford University Press, Oxford (1988), s. 29-31.

[162] M. Benton, Francis J. Ayala, Dating The Tree of Life, Science 300 (2003); Simon Conway Morris, The Crucible of Creation.  

[163] Stephen C. Meyer, The Origin of Biological Information and The Higher Taxonomic Categories, Proceedings of the Biological Society of Washington, vol. 117, no. 2 (2004), s. 216-220.

[164] Theodosius Dobzhansky, Nothhing in The Biology Makes Sense Except in The Light of Evolution, American Biology Teacher, Mart 1973, s. 125-129.

[165] Paul Thompson, Biology, (ed: W. H. Newton-Smith, ‘A Companion to The Philosophy of Science’ içinde), Blackwell Publishers, Massachusetts (2001), s. 17-18.

[166] Örnek olarak şu makalenin okunmasını tavsiye edebilirim: Rom Hare, Laws of Nature, s. 213-228; Michael Scriven, Explanations, Predictions and Laws, (ed: Baruch A. Brody, ‘Readings in The Philosophy of Science’ içinde), Prentice-Hall, New Jersey (1970), s. 88-104.

[167] Michael Denton, Evolution A Theory in Crisis, s. 139-140.

[168] Kevin de Queiroz, The General Lineage Concept of Species and The Defining Properties of The Species Category, (ed: Robert A. Wilson, ‘Species’ içinde) MIT Press, Cambridge (1998), s. 49-89.

[169] Raymond J. Nogar, Evolution: Scientific and Philosophical Dimensions, (ed: Vincent E. Smith, ‘Philosophy of Biology’ içinde), St. John’s University Press, New York (1962), s. 61.

You may also like...